Türkiye Büyük Sermayesinin Gelişimi - I
Geç kapitalistleşen bir ülkede kapitalizme özgü sınıfların tarih sahnesine çıkış şekli ve gelişimi, o ülkedeki sınıf mücadeleleri ve buna denk düşen politik yaşam üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Söz konusu etki Türkiye özelindeki belirleyiciliğini günümüze kadar sürdürmüştür. Bugün Türkiye politik yaşamında karşımıza çıkan meselelerin kökenlerinde bu etkinin payının hiç de azımsanmayacak bir düzeyde olduğu gözlemlenebilir. Bu nedenle Türkiye'de kapitalizmin gelişimini incelemeden ve büyük sermayenin gelişimine paralel olarak geçirdiği süreçleri anlamadan Türkiye sınıflar mücadelesinin öne çıkan sorunlarına doğru çözümler getirmek pek de mümkün değildir. Egemen sınıf içerisindeki çatışmaların yoğunlaştığı son yıllarda bağımsız sınıf tavrını izlemek devrimci Marksist bir örgütsel donanımdan beslenilmediği koşullarda özellikle zor olmaktadır. Kamuculuk, devletçilik, aydınlanma, sivilleşme, AB, laiklik, cumhuriyet, şeriat tehlikesi, İslamcılık, egemen sınıf içindeki çatışmalar ve bunların uzantısı olan birçok konu hakkında net bir fikir sahibi olmak için Türkiye'nin kapitalistleşme süreci ve Türkiye büyük sermayesinin gelişimini tarihsel süreçleri içinde kavramak zorunludur. Bu, egemen sınıfların etkisinden kurtularak bağımsız sınıf siyasetinden ödün vermemek ve devrimci Marksizmin ışığında yol almak adına çok büyük bir öneme sahiptir.
Asyatik Üretim Tarzının Etkisi
Türkiye'de kapitalizm, kendi iç dinamikleri ile gelişmemiş, dış faktörlerin dayatması sonucu bir devlet projesi olarak yukarıdan örgütlenmiştir. Asya tipi üretim tarzının hâkim olduğu diğer coğrafyalarda olduğu gibi Osmanlı'da da merkezi devlet, ağır vergilerle nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan küçük köylüyü soyup soğana çeviriyor ve tüm toprağın ve mülkün sahibi olarak bireysel zenginleşmeyi (burjuvalaşmayı) önlüyordu. Zanaatkârlık da kendi kendine yeterlilik içinde, sıkı devlet kontrolü altında bireysel bir zenginleşme alanı olamazdı. Tüm toplumsal artı, saray şatafatı ve dev bir orduyu beslemek için merkezi devlet aygıtı tarafından silip süpürülüyordu. Bu durumda kırsal kesim sonsuz bir durgunluk içinde zamanın anlamsızlaştığı yüzyılları eritirken şehirler salt bir idari merkez durumundan öteye gidemiyordu. Toplumsal işbölümü son derece kısıtlıydı. Ekonomik yaşantının daha baştan kötürüm kılındığı bu ortamda (özel mülkiyet, bireysel teşebbüs ile meta dolaşımından söz etmek uzun yüz yıllar boyunca mümkün olmamıştır) ticaretle zenginleşen bir sivil gücün (burjuvanın) önem kazanması mümkün olamazdı.
Piyasaya yönelik kitlesel üretimin ya da kayda değer bir meta döngüsünün söz konusu olmadığı kapitalizm öncesi dönemlerde köylünün sırtından elde edilen toplumsal artıyı öğüten dev ordular sayesinde Osmanlı devleti bir imparatorluğa dönüşmüştü. Fetihlerden elde edilen yağma ve köylülerden alınan vergilerle sağlanan sarayın görkemli yılları, 18.yy ile birlikte çoktan mazide kalmaya başlamıştı. Modern tekniğin ilerlettiği Avrupa orduları ve seri üretimin yıkıcı gücüne dayanan Avrupa ekonomisi karşısında 19. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için dağılma anlamına gelmişti. Resmi Türk tarihinin masalları bir yana Osmanlı'nın çöküşü, Asya despotizminin Avrupalı kapitalizm karşısındaki makûs talihinden başka bir şey değildi.
Avrupa'da sivil toplumun içerisinden çıkan burjuva unsurlar ekonomik, bilimsel, kültürel ve yönetsel atılımın taşıyıcısı olmuşlarken Osmanlı despotizminin bu gelişmelere bir yanıt üretebilmesi mümkün değildi. Despotizmin kendisi bu atılımların yeşereceği sivil toplumu baştan yok ediyordu.
Toplumsal dokunun en zeki ve yeteneklileri için belki de tek adres ordu ve bürokrasi idi. Ayrıca imparatorluğu kurtarmak esas olarak askeri ve idari bir mesele olarak görüldüğü için bu kurumların genç unsurları Avrupa'daki gelişmeleri yakından takip etmek için devlet tarafından Avrupa'ya yollanıyorlardı. Troçki 1908 Türk Devrimi adlı yazısında bu konuya şu şekilde değinmiştir: “ Türkiye'de, ancak embriyon halinde bir endüstri vardı; proletarya zayıf ve sayıca yetersizdi. Türk aydınlarının en yetişmiş unsurları yeteneklerini sergilemek için orduya girdiler. Aralarından pek çoğu Batı Avrupa'da öğrenim gördü ve orada var olan rejimleri yakından tanıdı; Türkiye'ye döndüklerinde ise Türk askerinin yoksulluğu ve bilgisizliğiyle ve devletin yozlaşmasıyla karşılaştılar. Bu durum duygularını tetikledi ve subaylar, hoşnutsuzluğun ve devrimin odağı oldular.” Gerçekten de toplumun esas zinde gücü subayların önderlik ettiği ordu ile sivil bürokrasideki tepkisel unsurlar ve çok cılız olan aydınlardı. Bu unsurlar, imparatorluğu kurtarmanın (aynı zamanda kendi ayrıcalıklı konumlarını kurtarmanın da) radikal dönüşümler aracılığı ile olabileceğini çoktandır anlamışlardı, bunun yansıması olarak da meşrutiyetten cumhuriyete, Osmanlıcılıktan milliyetçiliğe ve bunun yansıması olarak da yerli müteşebbislere dayanan bir burjuva toplum fikrine doğru netleşmişlerdi. İttihat ve Terakki'den Kemalist kadrolara uzanan zinde güçler, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve akabinde gelen Türk-Yunan Savaşı'nın yarattığı olağanüstü koşullar çerçevesinde burjuva cumhuriyeti ortaya çıkaracaklardı.
Cumhuriyetin Kuruluşu
Milliyetçilik (yurtseverlik) bir burjuva ideolojisidir. Burjuvazinin feodal sınıflara karşı yürüttüğü mücadelede bir sınıfın ifadesi olarak ortaya çıkmış ve burjuva devrimlerin ardından hızla yayılmıştır. Çözülen Osmanlı'da milliyetçiliği taşıyacak bir burjuva sınıf yoktu, sadece burjuva gelişimin etkisinde olan asker-sivil bürokrasi bulunuyordu.
Hal böyleyken Osmanlı'nın dağılması giderek boyutlanıp Anadolu'nun da paylaşılması gündeme geldiğinde vatan savunmasına geçebilecek yegâne güç yine asker-sivil bürokrasinin içinden çıkabilirdi. Köylülerin Yunan işgali karşısındaki tepkisizliği, hatta savaş sırasında cephede savaşanlardan çok cepheden kaçanların olduğu düşünüldüğünde durum daha iyi anlaşılabilir. Fransızlara Antep, Urfa ve Maraş bölgelerinde gösterilen halk direnişinin ulusal duygulardan ziyade dini duygularla, özellikle de Fransızlarla birlikte intikam için dönen Ermeni milliyetçilerine karşı olduğu hatırlanmalıdır.
Türk-Yunan Savaşı'nın kazanılması ve diğer işgalcilerin Anadolu'dan çekilmesini takiben Kemalist kadrolar, milli mücadelenin neticesinde elde ettikleri büyük prestij ve otoriteyi bir kopuş yaratmakta kullandılar ve kafalarındaki burjuva cumhuriyeti yaratmaya koyuldular. Bunun için İttihatçılardan beri sürekli tekrarlanan “yerli müteşebbislerden müteşekkil bir sermaye sınıfı” oluşturma projesine koyulacaklardı.
Cumhuriyetin ekonomik yörüngesinin çizildiği Şubat 1923 tarihli İzmir İktisat Kongresi net bir liberal ekonomik program öngörüyordu. Kongrede yayımlanan deklarasyonda kurulacak cumhuriyetin, özel kesimin yatırım amaçlarına uygun iktisadi politikalar geliştirip uygulayacağı ve kademeli olarak tüketim ve yatırım mallarında devlet tekellerinin kaldırılarak yerine özel yatırımların teşvik edileceği dünyaya duyuruluyordu. Böylelikle cumhuriyetin kapitalist yolu, hem içeriye hem de “dışarıya”, gayet net bir biçimde ilan ediliyordu. Başından beri sahip olunan milli bir sermaye yaratma hedefi bu kongrede alınan kararlarla hayata sokulmaya başlandı. İşte Türkiye'nin en zengini "Koç" efsanesi borç batağındaki bir bakkaldan zirveye bu şekilde çıkarıldı.
Devlet desteğiyle yerli bir sermaye sınıfının oluşturulması fikri “modern” burjuva cumhuriyet fikrinin bel kemiğidir. Kemalist kadrolar, İttihatçıların yükselttiği “Ey Türk Zengin Ol” ve “Mutavassıt bir burjuvazi ihdas etmek” sloganlarını takip ederek devletin kaynaklarını ve siyasi iktidarın ekonomik imtiyazlarını ayrıcalıklı koşullarda özel şahıslara devrederek türedi bir zenginler sınıfı yaratmaya gayret ettiler. Hem İttihatçılar hem de Kemalist kadroların yeni palazlanan iş çevreleriyle aralarında sıkı ve organik ilişkiler bulunmaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında köşeyi dönenler, yeni siyasi kadrolarla yakın ilişkiler, bazen ortaklıklar kuranlar, bu ilişkilerden elde ettikleri konumlarla ticaret, ulaştırma, ithalat gibi alanlarda imtiyazlar elde etmeyi becerenlerdi. Yeni kurulan ulusal bankacılık sistemini de kullanarak devlet eliyle zengin olmak Türkiye kapitalist sınıflarının en köklülerinin geçmişidir. Tek parti rejiminin taşıyıcısı CHP, bu dönemde, ayrıcalıklı bürokrasinin palazlanmakta olan yerli sermaye ve Anadolu eşrafı ile sarmaş dolaş olduğu bir platforma dönüşmüştü. CHP bürokrasinin sıralarından, elde edilen avantalar ve spekülasyonlar yoluyla, bizzat burjuvalaşma yoluna giren hatırı sayılır bir türedi iş adamı topluluğu da zamanla gelişecek ve ağırlık kazanmaya başlayacaktır. Özellikle, küçük bir Anadolu kasabası iken başkent ilan edilen Ankara'nın hızla başkentleştirilmesi sürecinde bürokratik kadroların iş çevreleriyle döndürdüğü dolaplarla yapılan vurgunlardan sonra bol miktarda yerli sermayedar yaratılmıştır.
Bu dönemde yerli sermayeyi teşvik kapsamında yerli ortaklar bularak Türkiye'de iş yapmak isteyen yabancı sermayeye izin verilmiş, bu sayede yerli-yabancı işbirliğine dayalı birçok şirket ortaya çıkmıştır. Yabancı tekeller sadece ortaklıklar yolu ile değil Türkiye'deki şubeler ve dağıtımcılık işlerini yerli şirketlere vererek ya da kurulan ithalat bağlantıları vasıtası ile yeni cumhuriyette at koşturmaya başlamışlardı. Yani, kimi Kemalistlerin ya da Kemalizme sol bir kisve giydirmek isteyenlerin iddia ettikleri türden bir anti-emperyalistliklikten söz edilemez.
İttihatçılardan Kemalist kadrolara her anlamda bir devamlılıktan söz edilebilir. Bunların başında da işçi sınıfına ve sosyalist harekete burjuva düzen lehine tahammülsüzlük geliyordu. 1908 Devrimi'nin ezilen ve sömürülen yığınlar arasında yarattığı güven ve mücadele dalgasının yarattığı grev hareketinin önüne geçmek isteyen İttihatçı yeni iktidarın Ekim 1908'de alelacele hazırlattığı Tatil-i Eşgal Kanun-ı Muvakkati ile grevler yasaklanıyor, grevci işçilere ağır para ve hapis cezası öngörülüyordu. Bu, işçi hareketine vurulmuş ağır bir darbe idi. İşçi hareketi, gelişiminin daha en başında aldığı bu darbe ile süreklilik ve gelenek yaratma şansını uzun yıllar sonrasına sarkacak şekilde kaybetmiştir.
İşçilerin başlattığı grev dalgası ve sosyalizm fikrinin işçiler arasında yayılması İttihatçıları korkutmuştu. İttihatçılar da burjuva yaklaşımlarının sonucu ve egemen sınıfın bir parçası olarak çözümü işçi sınıfını baskılamak ve demokratik hakları ortadan kaldırmakta buldu.
Kemalist kadroların bu gelenek konusunda İttihatçılardan eksiği yoktur, fazlası vardır. Bunların başında da TKP'nin Bolşevik önderliği Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katledilmesini saymak gerekir. Bu katliamın Türkiye sınıf mücadeleleri üzerinde kendi dönemini aşan çok büyük etkileri olmuştur. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi ile TKP'nin Stalinistleştirilmesi sürecinin önündeki engeller ortadan kalkmış, bu sürecin sonucunda TKP, Kemalist rejimin payandası tasfiyeci Menşevik-Stalinist bir hatta oturarak düzen dışı mücadele yolunu terk etmiştir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinin dışında da her türlü mücadele yolu Kemalist iktidar tarafından kapatılmak istenmiştir. Kemalist kadrolar, semiren burjuvaziye her türlü kolaylığı sağlarken kendisi de her türlü avantadan yararlanırken işçilerin en basit demokratik haklarını yasaklamış, emekçilere ve ezilenlere karşı baskı ve sindirmeye dayalı bir çizgi örgütlemekten geri durmamıştır. İlk sendikal konfederasyon olan Türk-İş ancak 1952 yılında kurulabilmiştir, grevler yasaklanmış, 1 Mayıs'lar öncesinde fişlenen isimler düzenli olarak tutuklanmışlardır.
Emekçilerin olası uyanışına karşı ideolojik alanda da “halkçılık” demagojisine başvurulmuştur. Halkçılık adı altında sınıfların varlığı reddedilmiş ulusun farklı sınıflardan oluşmayıp tamamen uyumlu, çıkar birliğine dayalı bir bütün olduğu iddia edilmiştir. Halkçılık komedisinin yanısıra Kemalist rejim kendi meşruiyetini “devrimci”, “antiemperyalist” gibi sıfatlarla bezenmeye çalışarak sağlamaya çalışmıştır. Komik sayılabilecek bu iddialar toplumsal muhalefet üzerinde büyük tesir sahibi olmuş, hatta bu etki bugüne kadar uzanmıştır. Bunda sol muhalefetin temel örgütleyicisi ve taşıyıcısı olma durumundaki TKP'nin Stalinizasyon sürecini takiben teşhire yönelmek yerine Kemalist rejime sunduğu “sol” desteğin ve bu tavrı yeni nesillere öğretmesinin payı büyüktür.
1929 Büyük Buhranı
Tüm kapitalist ülkeleri saran 1929 büyük buhranı İzmir İktisat Kongresi'nde çizilen liberal rotanın sert bir kayaya toslaması anlamına geldi. Bunun ardından ekonomide korumacılık devri başlamış oldu. İthalata kotalar kondu, gümrük vergileri arttırıldı. TL devlet koruması altına alındı. Kemalist kadrolar tümüyle tarıma dayalı bir hammadde ihracatçısı ülke konumundan ayrılmak zorundaydılar, çünkü kriz söz konusu ihracatı hem epey büyük oranlarda kısmış hem de ucuzlatmıştı. Bu durumda tek parti iktidarı mecburen devletçiliğe dayalı bir sanayileşme çizgisine geçiş yapmıştır. Bu model, devletin aktif bir yatırımcı olarak sermaye birikimini genişletmesine dayanıyordu. Özel sermaye de devletçiliği destekliyordu, çünkü emekçi sınıfların sırtından karşılanan bu sanayileşme çizgisi bu sektörlere girdi sağlayan, bunların ürünlerini pazarlayan ve kullanan, kamu yatırımlarını çeşitli ihalelerle gerçekleştiren özel sermaye için de büyük avantalar anlamına geliyordu. Özel sanayi kuruluşları da Teşvik-i Sanayi adı altından büyük avantalardan yararlanıyorlardı. Devletçilik, bir kapitalist gelişme modelinden başka bir şey değildi. Bugün dahi devletçilikten ve kamuculuktan matah bir şeymiş gibi bahsedenler, kamu ve devletin sınıf karakterini gözler önünden kaçırarak bu burjuva yönelimlerin savunusunu yapmaya çalışıyorlar. Ama 1930'ların hikâyesi, kamuculuk ya da devletçilik gibi kavramları bize komünistlikmiş gibi yutturanları yeterince teşhir etmektedir.
Söz konusu devletçilik sürecinin sınıflar üzerindeki etkisi bu konuyu daha açık bir hale getirmektedir. 1930'lu yıllarda sanayideki %10-12'lik büyümelere karşın 1932-39 yılları arasında reel ücretler ortalama %12 oranında gerilemiştir. Yine bu dönemde Kemalist tek parti yönetimi sendikal mücadele ve siyasal örgütlenmeler üzerinde yasaklar ve ağır baskı uygulamaları işçi sınıfına nefes aldırmamıştır. Haziran 1938'de yayınlanan Cemiyetler Kanunu her türlü sınıfsal örgütün, sendikanın, cemiyetin kurulmasını, hatta Türkiye'de sosyal sınıfların varlığından bahsedilmesini dahi yasaklıyordu. Emekçi halkın büyük sıkıntıları karşısından sermaye sınıfı giderek güçlenmiş ve siyasi otoriteyle arasındaki bağları nasıl kullanacağı konusunda büyük tecrübe sahibi olmuştur.
Köylülük ve işçiler, devletçilik döneminde büyük bir yoksullaşmayla yüz yüzeyken İkinci Dünya Savaşı'nın estirdiği sert rüzgârların tüm acılarına da katlanmak zorunda kaldılar. Seferberlik hali işçi ücretlerini geriletirken; köylüler, yüksek vergiler ve ürünlerine piyasa fiyatının altından el konulması gibi uygulamalarla çok zor yıllar geçirmekteydiler. Devletçilik döneminde sermaye ve bürokrasi el ele emekçilerin kanını emmekteydi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş vurgunculuğu almış yürümüş, rüşvet mekanizmasını ustalıkla kullanarak ve karaborsacılık, istifçilik gibi yöntemlerle semiren yeni zenginler ortaya çıkmıştır.
Bu arada rejim muhalifleri ağır baskı altında kalıyor, tutuklamalar sıradan şeyler haline geliyordu. Tüm bunlar olurken Kemalist yönetim, yerli sermaye yaratma konusunda savaş rüzgârlarından istifade etmek için Nazilerden esinlenen uygulamalara başvurmakta çekince görmedi. Bunların başında varlık vergisi uygulaması geliyordu. Buna göre Türkiye vatandaşı olan Müslüman olmayan halkların servetinin önemli bir bölümüne bu vergi ile devletçe el konulmuş, vergiyi ödeyemeyen veya ödemeyen kişiler Aşkale'de kurulan çalışma kampına gönderilmiştir. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu CHP grup toplantısında şunları söylüyordu: “Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”
Aralık 1942 ve Ocak 1943'te İstanbul'da gayrimüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirdi. El değiştiren mülkler arasında İstiklal Caddesi'ndeki yapıların büyük bir kısmı bulunuyordu. Satılan mülklerin %67 kadarı müslüman Türkler, %30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı. 21 Ocak 1943 'ten itibaren İstanbul'da binlerce gayrımüslime ait ev ve işyerleri haczedilerek haraç mezat satıldı. Yerli sermaye gücünün yettiğince bu vurgundan istifade ederek pastasını genişletti. Varlık Vergisi Kanunu ile toplam 314.900.000 TL vergi tahsil edildi. Bu rakamın %70'i İstanbul'da toplandı. Toplam tahsilât, 394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin %80'ini buluyordu.
İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Taşlar Yerinden Oynamaya Başlıyor
Devleti (ve aynı şey demek olan kendi ayrıcalıklı konumlarını) kurtarmanın yolu olarak üstyapıyı burjuva düzenin koşulları doğrultusunda yeniden örgütlemek ve buna uygun düşen bir yerli sermaye sınıfı yaratmak olarak gören Kemalist bürokrasi ve ordu kendisini devletin sahibi esas güç olarak görmüştür. Sayesinde elde ettiği avantalarla zenginleşen büyük sermaye sınıfı ordu ve sivil bürokrasinin bu pozisyonunu kabullenmiştir ne de olsa çeşmenin başını hala onlar tutmaktadır.
Ne var ki zamanla giderek palazlanan ve ekonomik güç anlamında epey aşama kaydeden büyük sermaye zamanla bu gelişimini politik alanda ve devlet yönetiminde de göstermek isteyecektir. Osmanlı İmparatorluk geleneğini devralan Kemalist askeri ve sivil bürokrasi ise devlet katındaki güç ve otoritesini paylaşmak istemeyecek, burjuvaziyi son kertede tebaadan saymaya devam etmek isteyecektir. Bu meseleden doğan çelişki, günümüze kadar devam eden egemen sınıf içerisindeki çatışmanın özünü oluşturacaktır.
Tek parti diktatörlüğü boyunca palazlanan sermaye sınıfı, kendi siyasal partisini örgütleyemezdi. Bu yüzden CHP içinde varlık gösteriyordu. Ama ekonomik gücünü arttırdıkça kendine güveni de artan büyük burjuvazi İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisine bulduğu uluslararası ortakların da desteğiyle kendi partisini örgütleyecekti. Yeni oluşan uluslararası konjonktürün etkisiyle çok partili hayata geçişe set çekemeyen CHP, bizzat kendi içinden ayrılanlarca kurulan DP'ye boyun eğecek, böylelikle egemen sınıf içindeki çatışma yeni bir evreye girmiş olacaktı.