Ergenekon Işığında Derin Devlet

Derin devlet tartışmaları Ergenekon operasyonuyla birlikte yeniden alevlendi. Türkiye'nin katliamlarla, suikastlerle, provokasyonlarla dolu tarihinin yıllardır en gizemli (!) öznesi olarak önümüzde duran bu kavram yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Her ne kadar bu operasyon burjuva medyada demokratikleşme yolunda bir adım olarak lanse edilse de asıl amacın cerahati dışarıya akmaya başlayan yaraya pansuman yapmak olduğu açıktır.

Türkiye'de derin devletin varlığına değinmeden önce artık iyice muğlaklaştırılan bu kavramın sınıfsal niteliğini ortaya koymak zorunluluktur. Bu tartışma için sınıflı toplumların oluştuğu eski çağlara kadar gidebiliriz. Sınıfların ayrışması ve sınıfsal çatışmaların başlaması sonucunda egemen sınıfların baskı mekanizmalarının örgütlü bir şekli olarak devlet kavramı ortaya çıktı. Engels devletin tanımını şu şekilde yapar : “Devlet, daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür; bu toplumun , önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden , kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama, karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların , kendilerini ve toplumu, kısır bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri için ve görünüşte toplumun üstünde yer alan , çatışmayı hafifletmesi , “düzen” sınırları içinde tutması gereken bir erklik gereksinimi kendini kabul ettirir. İşte toplumdan doğan, onun üstünde yer alan ve ona gi tgide yabancılaşan bu erklik, devlettir.”

Kapitalist toplumlarda devletin konumu konusunda önemli yanılsamalar mevcuttur. Engels'in dev l etin toplumdan doğan ve ondan uzaklaşan bir güç olduğu konusundaki yaklaşımı bugün bir kez daha vurgulanması gereken bir noktadır. Zira devletin sınıflar üstü bir kurum olduğu, sınıflararası uzlaşmanın bir zemini olduğu konusundaki küçük burjuva yaklaşım oldukça yaygındır. Bunda yerleşmeye başlayan burjuva demokrasisi ile alt sınıflara verilen kimi hakların (seçme ve seçilme hakkı vs.) etkisi büyüktür. Fakat kaynağını ister bonapartizmden, ister faşizmden isterse de gelişmiş bir burjuva demokrasisinden, nereden alırsa alsın, sınıflı toplumlarda devletin değişmeyen bir tek karakteri vardır. Bu konuda Lenin Marks'ı n yaklaşımını kesin bir dille ifade eder: “Marks'a göre, dev let, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir “düzen”in kurulmasıdır. ” Devletin ortaya çıkışından itibaren yerine getirmekle görevli olduğu sorumluluk budur.

Öte yandan, tarih, sınıf savaşımlarının bir ürünüdür. Kapitalist toplumlarda da tarihe yön verecek olan sınıf çatışmaları kesintisiz devam edecektir. Burjuvazinin baskı ve sömürüsü devam ettikçe, proletaryanın tepkisi yoğunlaşacaktır. Bu durum karşısında ise burjuvazinin “yasal” baskı aracı olan devlet ve onun polis, gizli servisler ve ordu gibi kurumları devreye girerek bu tepkiyi bastırmaya çalışacaklardır. Kimi durumlarda ise devreye devletin içinde gelişen, fakat onun kurumları arasında herhangi bir yasallığı bulunmayan aygıtları ortaya çıkacaktır. Gerek katliamlar, suikastler, provokasyonlar yoluyla gerekse medya ve iletişim araçları aracılığıyla psikolojik bir mücadele başlatarak sınıf hareketini baltalamaya, yok etmeye çalışacaklardır. Bu yöntemler devletle bir arada gelişen derin devleti oluşturur. Fakat tıpkı burjuva devlet mekanizmasında olduğu gibi, derin devletin de ipleri burjuvazinin elindedir. Burjuvazi kendini boyunduruk altında tuttuğu kitleler karşısında güçsüz hissettiği anda kendi yasallığını da aşıp derin devleti ön plana çıkararak durumu kurtarmaya çalışır. Bu sayede, yasal devlet mekanizmasının sanki bu olaylarla bir ilişkisi ve bilgisi yokmuş gibi bir aldatmacaya, yasal devletin meşruluğunu sağlamaya dönük bir aldatmacaya gidilir.

Türkiye'de Derin Devlet

Derin devlet kavramı, Türkiye gündeminde eski bir tartışma konusudur. Burjuvazi, medyasıyla veya sözcüleriyle bu tartışmayı derin devletin var olup olmadığı noktasına kilitlemeye çalışmaktadır. Özellikle kontrgerilla aracılığıyla yapılan eylemler sonrası bu tartışma sürekli olarak alevlendirilmiştir. Bizim açımızdan derin devletin var olup olmadığı tartışma konusu değildir. Zaten bakıldığında burjuvazinin eski cellatları ve sözcüleri bile eteklerindeki taşları dökmüşlerdir. Uzun yıllar sol hareketin önünü kesme misyonunu edinmiş Süleyman Demirel derin devletin varlığını kabul etmek zorunda kalmıştı. Burjuvazinin bir başka celladı Kenan Evren'in bu konuda sarf ettiği sözler ise daha anlamlıdır. “Evet, derin devlet var. Devlet yönetiminde zaaf belirirse o zaman derin devlet duruma el koyar.” Bu itiraf, aslında derin devletle yasal devlet arasındaki geçişkenliğin net bir anlatımı. 12 Eylül'e gelinen süreçte Evren'in bahsettiği zaafın nasıl yaratıldığını biliyoruz. 1 Mayıs 1977'de Taksim'de, sonraki yıllarda Maraş'ta, Çorum'da, Beyazıt'ta örgütlenen katliamların, düzenlenen pek çok suikastin amacı bizzat bu “zaafı” yaratıp, devrimci sınıf hareketini baltalamak ve kaos ortamı yaratarak askeri darbeye meşruiyet yaratmaktı. Bunu da istedikleri şekilde gerçekleştirmeyi başardılar.

80'li yılların sonu ve 90'ların başında sınıf hareketi yeniden canlanmaya başladı. Öte yandan Kürt hareketi de tırmanışa geçmekteydi. Egemen sınıflar bu tehlike karşısında yeniden “derin”lerde gizledikleri yapılanmaları gün ışığına çıkardılar. Özellikle egemen sınıfları rahatsız eden Kürt hareketine karşı düğmeye basıldı. Katliamlar, köy yakmalar, faili meçhuller, işkencelerle dolu bu süreç 12 Eylülden sonraki en karanlık dönem oldu. Bu süreçte Hizbullah da desteklendi, kollandı hatta yönlendirildi. Hizbullah, Batman ve Diyarbakır başta olmak üzere hemen her gün Kürt hareketinden insanları sokak ortasında güpegündüz katlediyordu. Bütün bu süreci yönetenler aslında herkes için açık olmalı ve yine derinle yasalın iç içe geçtiği de ortadadır.

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç ve Turan Dursun gibi gazeteci ve yazarlara yönelik düze nlenen suikastler, beslenip büyütülen Hizbullah benzeri dinci örgütlere mal edildi. Bu durum, laiklik söylemlerini kullanan şoven güçlerin toplumsal tabanını genişletmeyi amaçlıyordu. Böylesi bir ortamda gerçekleşen Sivas Katliamı ise geçmişte pek çok örneğinde olduğu gibi Alevileri hedef aldı. Refah Partisi'nin belediye başkanlığında hızla İslamcılığa kayan kentte Aziz Nesin'in konuşmaları bahane edilerek büyük bir provokasyona imza atıldı. Günler öncesinden planlandığı belli olan katliam, şehir merkezinde kameraların önünde saatlerce sürdü. Emekçi ve devrimcilerin hak arama mücadelelerine anında müdahale edebilen devlet Sivas katliamını saatler boyunca izledi.

Sivas katliamının ardından tepki, kontrgerilla ve devlete yöneldi. Yükselen “Kahrolsun kontrgerilla” sloganlarına karşısında Genelkurmay Başkanlığı tarafından verilen yanıt, işin özünü anlatmaktadır: "... Kontrgerilla diye bir şey yokt ur. Genelkurmay'a bağlı eski adı Özel Harp Dairesi olan Özel Kuvvetler Komutanlığı vardır. Kontrgerilla denerek Türk ordusunu hedef alan bu iddiaları nefretle kını yoruz..." İsmin “Özel Kuvvetler Komutanlığı” ya da başka bir şey olması durumu değiştiren bir şey değil elbette.

Türkiye'de derin devlet tar tışmaları 1996 yılında yeni bir kırılma yaşadı. Her ne kadar Ertuğrul Özkök gibi burjuva kalemler, Türkiye ' de derin devlet kavramının ortaya çıkışını bu tarih olarak göstermeye çalışsa da tartışmaların asıl eksenini derin devlet içerisinde yapılan operasyonlar oluşturdu. Susurluk 'ta meydana gelen ve emniyet-siyaset-faşist maf ya ilişkisini açık bir şekilde g ündeme oturtan kaza, bu operasyonun başlatılması yönünde ilk adım oldu. Derin devletin üzerinde kontrolü zayıfladığı oranda, sivil-askeri bürokrasi, bu olaya el atacaktı ve Susurluk kazası bunun için iyi bir araç olabilirdi . Ayrıca koalisyon hükümetlerinden ve bunun yarattığı istikrarsızlıktan bıkan sermaye çevrelerinin de yaygın desteğini kazandı. Bu temizliğin sınıfsal niteliğinin üzerini örtbas etmek amacıyla toplumun önüne farklı gündemler konuldu. Bu amaçla bir yandan Refah Partisi' nin anti-laik tutumu hedef gösterilirken, diğer tarafta Tansu Çiller ve Mehmet Ağar önderliğindeki Doğru Yol kanadının faşist çevrelerle ve emniyetle girdikleri gizli ilişkiler ortalığa saçıldı. Derin devletin ve arkasındaki güçlerin açığa çıkarılması talebiyle başlayan “Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık eylemleri” bir süre sonra Refah Partisi ' ne karşı laik Türkiye mitinglerine evriltildi. Böylelikle laikçi refleksler, şeriat paranoyası ve bu konudaki aşırı hassasiyet oluşturmak için yapılan çalışmalar meyvelerini vermiş oluyordu. Derin devlete karşı uç veren potansiyeli olan bir toplumsal dinamik, düzen içinde eritildi ve hatta hakim sınıfların elindeki bir koz haline dönüştürüldü. Muhalefet ısrarla p asifist eylemlere yönlendirilirken, temiz toplum için 1 günlük genel grev talep eden KESK'e burjuvazi cephesinden büyük tepkiler geliyordu.

Susurluk ' tan sonraki süreçte geçmişte devrimcilere yönelik pek çok katliam örgütleyen ve bir dönem devle t tarafından ASALA ' ya karşı mücadelede de kul l anılan, hatta 12 Eylül darbecisi Kenan Evren tarafından alnından öpülecek kadar sevilen Abdullah Çatlı gibi faşistler, derin devlet içerisinde n tasfiye edildiler. Bu faşistler belli ki son kullanma tarihini doldur muştu. 28 Şubat 1997' de yapılan postmodern darbeyle Refahyol hükümetinin düş(ürül)mesiyle birlikte derin devlet içerisindeki yeniden yapılanma tamamlandı ve hakimiyet artık ulusalcı güçlere geçti.

AKP İktidarı Dengeleri Değiştiriyor

AKP'nin iktidara yükselmesi derin devletin yeni bir kirli savaş stratejisi geli ştirmesine neden oldu. Bu savaşın asıl dayanak noktasını egemen sınıflar arasındaki çıkar çatışmaları oluştur du. Yerli ve yabancı sermayenin dayattığı neoliberal politikaları tavizsiz uygulayan AKP hükümetinin yürürlüğe soktuğu reformlar kimi noktada ulusalcı bürokrasinin hakimiyet alanını zedelemekteydi. Öte yandan Kürt sorununun çözümü konusunda yıllardır dayatılan askeri yöntemlerin yerine siyasi çözümlerin getirilmesi yönünde çıkışlar baş gösteriyordu. Zira sermaye çevreleri Kürt meselesinde askeri yöntemlerle harcanan dev kaynaklara yanarken, diğer taraftan Kürt illerindeki kronik istikrarsızlık nedeniyle boş kalan pazardan istifade etmek amacındaydılar. Bu durumun ekonomik yanıyla ilgili kısmı. Siyasal yanı büyük sermaye için belki de daha önemli. Kürt sorununda askeri yöntemler uygulanmaya devam ettiği, Kürt illerindeki istikrarsızlık sürdüğü müddetçe ülke yönetimindeki asker-sivil bürokrasi ağırlığı kırılamayacaktı.

Ne var ki Türkiye büyük sermayesi asker-sivil bürokrat tabakanın elinde yetişmiştir. Bu nedenle basiretsizliği kanına işlemiştir. Bunun örneklerini yakın zamanda tekrar tekrar gördük. Bu dönemde Şemdinli'de bir kitap evinin bombalanmasıyla başlaya n süreç, egemen sınıflar arasındaki mücadeleyi yeni bir aşamaya ulaştırdı. Bombalamayı gerçekleştirenlerin suç üstü yakalanması ve JİTEM 'in bölgede ki faaliyetlerinin deşifre edilmesiyle birlikte, AKP cephesinden ciddi bir saldırı başlatıldı. Şemdinli ' de suçüstü yakalanan askerler hakkında “iyi çocuklar” ifadesini kullanan Yaşar Büyükanıt da bu saldırı dalgasından nasib ini al dı. Fakat bu saldırı karşı tarafça hiç zorlanılmadan durduruldu. Fatura bilindiği gibi, ucu Yaşar Büyükanıt'a kadar uzanan Şemdinli İddianamesi'ni hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya'ya çıkarıldı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte derin devletin saldırılarının yönü değişti. Bu kez hedefte laikliğin savunucuları olarak görülen kesimler ve azınlıklar bulun uyordu. Amaç Milli Görüş çizgisinin bir uzantısı olan AKP'yi laiklik konusunda sıkıştırmak ve önünü kesmekti. Bu yüzden laikçi çevreleri seferber edecek, şeriat korkusunu canlandıracak gelişmeler olmalıydı. Çünkü, cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken, AKP 'nin Kemalist bürokrasinin kalesi konumundaki cumhurbaşkanlığı makamına kendi adayını getirmesi onlar açısından geleceği pek de aydınlık kılmıyordu. Bu saldırıları gerçekleştirenler ilk anda şeriatçı olarak lanse edilse de gerçekler gizlenemeyecek kadar açıktı. Danıştay saldırısından sonra adları daha sık gündeme gelmeye başlayan Veli Küçük, Muzaffer Tekin gibi isimler daha önce kimler tarafından yönlendirildiği iyi bilinen kontrgerillanın içinde bulunmuş ve liderliğini üstlenmiş eski askerlerdi .

M illiyetçiliğin azdırılmasında ve şovenist rüzgarın sokakları teslim almasında yasal süreçler de derin devletin istediği yönde işletildi. 301 gibi yasalar Hrant Dink , Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi yazarların aleyhinde bir linç gösterisine dönüştürülerek, bu isimler faşizan çevrelerin hedefi haline getirildi. Bu pervasızlığın uygulayıcılarından biri olarak karşımıza yine tanıdık isimler çıkıyor. Son Ergenekon operasyonuyla tutuklanan Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi isimler bu duruşmalarda toplumu tahrik ederek milliyetçiliğin y ükselmesine ön ayak oldular. Bunun arkasından gelen Rahip Santoro, Hrant Dink suikastlerinin ve Malatya 'da üç Hıristiyan 'ın katledilmesinin sorumluları arasında bu isimler etrafında şekillenen karanlık örgütlenmeleri n ortaya çıkması , statükocu güçlerin pomp aladıkları şovenizmin asıl amacını ortaya koymaktadır. Amaçlanan Kürt sorununa paralel olarak toplumu terörize etmek, psikolojik savaş başlatmak, demokrat çevreleri baskı altına almak ve militarizmi güçlendirmekti. Bunun en önemli aracı da linç kültürünü geliştirmekti.

Cumhuriyet Mitingleri

Bu saldırıların sınıfsal boyutunu belirtmiştik. Öte yandan genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça sadece “derin” metotlarla ilerlenemeyeceği düşünüldüğünden sivil ayağın güçlendirilmesi gerektiği düşünüldü. AKP ' nin ve liberal burjuvazinin ilerleyişini durdurmak için geniş kalabalıklar bir araya getirilecekti. Bu amaçla, milliyetçilik ve laiklik söylemi, AKP karşıtlığı için birleştirildi. Amaç, milliyetçiliği kullanarak AKP karşıtı bloğu MHP ' yi de içinde alacak şekilde genişletmekti. Böylece sivil ayak tamamlanmış olacaktı. Nitekim bu çalışmalar 14 Nisan 2007 ' de ilkinin yapıldığı C umhuriyet Mitingleri serisiyle başladı. Yüz binleri arkasına takan devletlü kanat böylelikle AKP ' nin hızı kesmeyi başardı. Fakat 22 Temmuz Seçimlerinde AKP' nin oy patlaması yapması ve cumhurbaşkanlığı koltuğunu da Abdullah Gül ' e teslim etmesi üzerine bu kitleselliğin geçici bir yanılsamadan ibaret olduğu anlaşıldı.

Bugün gelinen noktada TÜSİAD sermayesinin ve siyasal kanadı AKP 'nin güçlenerek yola devam ettikleri görülmektedir. Son dönemde özellikle Kuzey Irak konusunda ordunun, ABD ve liberal sermayeyle operasy on için mutabakat sağlaması AKP ' nin hareket alanını genişletti. Önceden AKP ' nin attığı her adımda gürleyen paşaların, son başörtüsü tartışmalarında olduğu gibi köşelerine çekilmeleri bunun göstergesidir. Bu doğrultuda bakıldığında, Ergenekon operasyonu, derin devlet içerisinde artık zamanını doldurmuş, toplumun gözünde iyice deşifre olmuş isimlere yönelik bir budama olarak algılanmalıdır. Oysa Ergenekonun buzdağının görünen yüzü olduğunu oldukça saf olmayan herkes biliyor.

Özellikle son dönemde ordunun tavrı dikkate alındığında bir darbe planının onlar için Kaf dağının ardında olduğu ve sermayenin neoliberal programına engel teşkil edebilecek bir siyaset izlemeyeceği açıktır. Türkiye ' de 28 Şubattan 12 Eylüle ve 12 Marta kadar darbelerin hepsinin yönetici sınıflar arasında ve uluslararası ölçekte sağlanan mutabakatın ürünü olarak yapıldığı gözden çıkarılmamalıdır. Egemen sınıf içindeyse bugün var olan mutabakat değil ayrışmadır. Uluslararası dayanağın da söz konusu olan AKP olduğu müddetçe sağlanamayacağı kesindir.

Türkiye'de sol hareke t içerisinde bazı kesimler Ergenekon operasyonu ' na içerlerken, kimileri de demokratikleşme nutukları atmaktan geri kalmadı. TKP kendini statükocu güçlerin arkasına yedeklemiş sloganlarını öne çıkararak, durumu liberal işbirlikçiliğin “ yurtseverliğ e” bir saldırısı olarak şu şekilde ifade etti: “ Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi isimlerin içinde bulunduğu çoğu doğrudan ABD tezgâhında yetişmiş "ulusalcı" gruba yapılan operasyon ülkede esmesi istenen liberal-işbirlikçi rüzgârı kuvvetlendirecek. Operasyon bu kişilerden ziyade girilecek sürece gösterilecek yurtsever tepkileri bertaraf etmeyi hedefliyor.” Milliyetçi sloganlar üzerinden ABD karşıtlığını örgütlemeye çalışan ve “Ülkemizi ABD' ye böldürmeyeceğiz. ” gibi sloganlarla statükonun sesine “sol”dan bir ses ekleyen TKP' nin, egemen sınıfların uzlaşısı içerisinde gerçekleşen bu operasyon karşısında aldığı tutum, bu güçlerin geçmişte devrimcilere, Kürt halkına yaptıklarına en ufak bir eleştiri getirmekten yoksun bulunmaktadır. TKP, g eçmişte yapılan suikastleri gericilere, dincilere havale ederek AKP karşıtlığı üzerinden yürüttüğü sığ politikalara devam etmektedir. Bu suikastleri gerçekleştiren kontrgerillanın ABD tezgahında yetişmiş olduğunu söylerken bu ülkede bunları kimin yönlendirdiğine y önelik en ufak bir sorgulama yoktur TKPnin tavrında. Öte yandan TKP gibi egemen sınıfların değirmenine su taşımaktan çekinmeyen sol liberaller de bu operasyonu demokratikleşmenin ilk adımı olarak lanse etmekten geri durmadılar. Bu durum, derin devletin sadece görünen yüzünün budandığı ve egemen sınıfların bunun kökenine inme gibi bir niyetinin b ulunmadığı ortamda, sol liberallerin statükoya karşı bir başka cepheye yedeklendiğinin göstergesidir. Bu cepheninse yabancı sermayenin istihdam yaratmasını ilerici sayabilen, AB'ye yaklaşımında tam bir ikiyüzlülüğü içeren bir çizgi olduğundan bahsetmekte fayda var.

Bizim açımızdan sorun net. Egemen sınıflar arası çatışmada fatura “Ergenekon Operasyonu” yla derin devletin gün ışığına çıkmış taraflarına k esilmektedir. Bu, ne bir demokratikleşme çabasının , ne de derin devlet kavramının tamamen ortadan kaldırıldığının habercisidir. Burjuvazi egemenliğini sürdürdüğü sürece devlet, emekçiler ve ezilenler üzerindeki baskılarını kesintisiz sürdürecektir. Yürütülen kirli savaşların, derin devletin hesabını ne sermayenin işbirlikçileri ne de statükonun, vatanseverliğin savunucul arı sorma gücüne sahiptir, çünkü derin devletin üzerine gidildiğinde burjuva rejimden geriye pek bir şey kalmayacaktır. Bu tarihsel görev, proletaryanın öncülüğünde gerçekleşecek bir sosyalist devrim tarafından burjuvazinin, onun baskı araçları ve tüm kurumlarının tarih sahnesinden silinmesiyle yerine getirilecektir.