Kapitalizm Çevreyle İmtihanında, Kopenhag'da Bir Kez Daha Sınıfta Kaldı
Aralık ayında Danimarka'nın başkenti Kopenhag'ta 120 ülkenin devlet başkanının katılımıyla düzenlenen İklim Zirvesi, onca hazırlıklara ve medyadaki tüm tantanaya rağmen tam anlamıyla bir fiyaskoyla sonuçlandı ve dünya kapitalizminin ağababaları küresel ısınmaya ve bozulan ekolojiye karşı kıllarını bile kıpırdatmayacaklarını bir kez daha dosta düşmana göstermiş oldular.
Küresel kirlenmeyi önlemek amacıyla 1997 yılında imzalanan ve şu ana kadar herhangi bir somut gelişme göstermeyen Kyoto Protokolü'nün 2012'de sonlanacak olması hasebiyle toplanan iklim konferansına emperyalist güçlerin çekişmeleri sahne oldu. Bugün dünya üzerinde sera gazı salınımının başını çeken birinci ülke ABD, ikincisi ise Çin'dir. ABD'nin başını çektiği gelişmiş ülkeler atmosfere sera gazı salınımının kotaya bağlanması fikrine zaten ezelden beri sıcak bakmıyorlardı. Çin ise iki hafta süren konferans boyunca hasımlarını şaşırtacak derecede kendine güvenli bir duruş sergiledi ve endüstriyel üretimini dizginlemesine sebep olacak yaptırımlar uygulanmasına kesinlikle müsaade etmeyeceğini her fırsatta gösterdi. Çin'in bu inatçılığı elbette ki içerde uyguladığı muazzam emek sömürüsünden ve ekonomisindeki artan gelişmeden ileri geliyor. Çin bulduğu her fırsatta kendi çıkarlarını uluslararası alanda genişletecek adımlar atıyor, G-20'de sivriliyor, Ortadoğu'ya üs kurma planları yapıyor ve nihayet iklim zirvesinde de dünyanın yok oluşu pahasına, sermaye birikiminde kısıtlamalara gitmeyeceğini bildiren deklarasyonlara imza atıyor. ABD ise yine bilindik pozlarında. Kendi batık bankalarını, finans-kapitalin kalelerini kurtarmak için trilyonlarca doları bir çırpıda hibe eden ABD, Afrika ve Asya'daki ülkelerin iklim harcamaları için ancak 3.5 milyar dolarcık ayırabiliyor. Bu para ABD için bir çerez parasıdır, iklimdeki bozulmaları düzeltmek içinse kesinlikle yetersizdir. Üstelik 2020'ye kadar AB ülkelerinin de katkılarıyla 100 milyar doları bulması beklenen bu miktar sunulurken dayatılan bazı şartlar da var. Örneğin bu ülkelerin bu yardımları alırlarken sosyal harcamalarda kısıtlamalara gitmeyi, devlet harcamalarını azaltmayı, temel kamu hizmetlerini özel sektöre devretmeyi kabul etmeleri gerekiyor. Tüm bunlara ise Sudan'ın temsilcisi “Afrika ülkelerinden bir intihar anlaşmasını imzalamalarını bekliyorlar” diyerek tepki gösterdi. 3-5 ülkenin aralarında anlaşıp dayattığı ültimatom niteliğindeki bu anlaşmayı elbette ki 193 katılımcı ülke kabul etmedi.
Konferansın sonunda kararname metni olarak duyurulan şey ise tam bir skandal. Kapitalizmin uluslararası temsilcileri kendi aralarındaki çekişmelerin somut gerçekliğinde kendi kapitalist gelişimlerine dezavantaj teşkil edebilecek en ufak bir fikre dahi var güçleriyle saldırıyorlar. Dolayısıyla Kyoto'ya da katılmayan ABD hiçbir yaptırımı kabul etmeyeceğini Obama'nın ağzından bir kez daha teyit ettirdi. Çin, ABD, Brezilya, Hindistan ve Avrupa ülkelerinin tek anlaşmaya vardıkları nokta ise şu oldu: Gezegenin ölümü pahasına kapitalist üretime devam. Kapitalizme zeval gelmemesi bu adamların tek derdi. Gezegen falan umurlarında bile değil. Nasıl umurlarında olsun ki. Kapitalizm değil midir üretimi kara bağlı kılan, karı tek amaç haline getiren? Tüm dünyada halihazırda var olan ekonomik krizin gittikçe derinleşeceği de düşünülürse; harıl harıl tüm sosyal harcamaları kısmaya çağıran, emekçiyi sömürüyle patronları krizden kurtarmaya tabi kılan, borç yükünde boğulan, kredi balonlarıyla hababam şişen kapitalizm mi çevre için birşeyler yapacakmış? Kardan başka bir şey gözü görmeyen bu kör topal sistem mi çevreyi kurtarmak için para harcayacakmış? Tüm bunlar umurlarında mı ki! Marks'ın yıllar önce söylediği söz hala olanca gerçekliğiyle önümüzde dikiliyor. Kapitalizm hala gölgesini satamadığı ağacı kesiyor. Kesmeye de devam edecek. Ta ki işçiler kendisine dur diyene dek.
Bakın kapitalistlerin iklim konfrensanının raporlarında ne deniyor: “Küresel ısınmadaki artış 2 dereceden fazla olmamalıdır.” Ama nasıl? Bu konuda tek kelime bile yok. İklim konferansında çıkan kararların hiçbirinin yaptırım ilkesi yok. Dolayısıyla “meli malı”larla dolu bu “evrensel” metindeki kararları diledikleri gibi çiğneyebilecekler. Kapitalist diplomasideki ali cengiz oyunları da gün gibi ortadayken, Kyoto'da verilen hiçbir söz tutulmamışken yaptırım kararına bile sahip olmayan bir konferans ancak bir komedi olarak nitelendirilebilir. Bu anlamıyla da tamamen bir fiyaskodan ibarettir. Kaldı ki tüm dünyadaki bilim adamlarının genel-geçer görüşüne göre bu oranlar bile küresel dengenin bozulmasını önlemek için çok yetersiz rakamlar. Ayrıca karbondioksit salınımının sınırlanmasıyla ilgili en ufak bir iyi niyet belirtisi bile çıkan kararda mevcut değil. Bu konuda da herhangi bir rakam belirlemekten özenle kaçınılmış!
Fakat başka ne beklenebilirdi ki? Koca konferans tamamen emperyalist hesaplaşmaların gölgesinde geçti. Öyle ki Çin ve ABD arasındaki çekişmeleri gören biri, bunun dünyanın geleceğini doğrudan etkileyecek bir iklim konferansı olduğunu değil; iki ülkenin pazar paylaşımlarında öne geçmek için birbirlerinin üretimlerine kısıtlamalar getirmeye çalıştığı ve çevreyle ilgili her tür yatırımın yemin billah reddedildiği bir diplomatik buluşma olduğunu düşünürdü. Emperyalizmin tepesindeki birçok ülke de kararlı duruşundan dolayı Çin'e yüklendi. Ama onyıllar boyu gezegeni yok olmaya terkeden ta kendileri değil miydi? Şimdi onların yerini Çin alıyor ve dünya yok olma tehlikesini günden güne daha fazla hissediyor. Bugün atmosferdeki gaz seviyesinin normal sınırından yüzlerce kat yüksek olduğu söylenmekte. Buzulların erimesi, sıcaklık artışları, yakın zamanda gündeme gelebilecek susuzluk tehlikesi hep bunun sonuçları. Bunları yaratan da doğanın dengesi için hiçbir önlem almayan kapitalizmdir. Nasılsa bu harcamalar patronlara kar getirmeyecek, o zaman dünya yok oluşa terkedilebilir. Afrikalı emekçiler susuzluktan ölmüşse kime ne!
Kapitalistlerin demokrasi oyunu gibi, iklim savunuculuğu oyunu da Kopenhag'daki konferansla gün gibi ortaya çıkmıştır. Dünyayı kapitalizmin yarattığı tahribatlardan ve yok oluştan kurtaracak olan ancak işçi devrimleriyle kurulacak yeni bir dünya olabilir. Dev tekellerin, emperyalist devletlerin tüm korkuları da bundan zaten. Bu yüzden “demokrasinin kalesi, kapitalizmin yüz akı” denen Danimarka'da hükümet 100.000 göstericinin üzerine, eğitimli köpeklerle, coplarla ve gaz bombalarıyla saldırıyor, yüzlerce kişiyi gözaltına alıyor. Bu yüzden bu baskı. Varsın polis terörünü her fırsatta azdırsınlar, varsın gezegene daha fazla zehir saçmak için birbirlerini paralasınlar. İşçilerin devrimi gezegeni de kurtaracak, tıpkı üzerinde yaşayan milyarlarca emekçiyi sömürünün boyunduruğundan kurtardığı gibi.