Sinema Endüstrisi Sanatı Dışlıyor - Emre Güntekin

13 Şubat 2013

Geçtiğimiz günlerde Radikal gazetesinden Ezgi Başaran ünlü sinema sanatçısı Kadir İnanır’la bir söyleşi gerçekleştirdi. Kürt sorunundan günümüzde sinema sanatının durumuna kadar Kadir İnanır’ın söyledikleri çarpıcı görüşler içeriyor.

Kürt sorunu konusunda altına imza atılacak noktalara değiniyor. Ancak Kadir İnanır’ın sanıyoruz hayatın ritmini yakalamak gibi bir sorunu bulunuyor. Doğru zamanda doğru notaya basamıyor, es geçiyor. 2010 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni’nde Ahmet Kaya’ya yapılan saldırıyla ilgili olarak "Ahmet Kaya'ya saldırı ben içerideyken olmuş. Benim olduğum yerde arkadaşıma kim yanlış yapabilirdi. 3-5 yavşak-zibidinin haddine mi dostuma çatal atmak!" demişti. Aradan 11 yıl geçtikten sonra. Hâlbuki o dönem Ahmet Kaya’ya sahip çıkmış olsaydı, bugün dostum dediği Ertuğrul Özkök gibilerinin linç kampanyası bu kadar karşılıksız kalır mıydı?

Ya da 1986 yılında oynadığı “Katırcılar” filmiyle kaçakçıların dramını anlatan İnanır, Roboski Katliamı’nın üzerine sıcağı sıcağına bu sözleri sarf etseydi bugün kazandığının kat kat fazlası bir sempati kazanmış ve Kürt sorununda insanların daha duyarlı olmalarının önünü açmış olmaz mıydı? Ancak doğruları geç ifade etmiş olması, Kadir İnanır’ı doğrulara ve gerçeklere gözlerini kapayanlardan ayrı bir yere koymamıza engel değil.

***

Kadir İnanır’ın Kürt sorununda dile getirdiklerini bir kenara bırakacak olursak, söyleşide dile getirdiği diğer bir noktaya odaklanmak gerek. Kadir İnanır sinema sektörünün makûs talihini yüzümüze tekrar vuruyor. Üzerine kafa yorulmuş, sanatsal olarak güçlü ama seyirciyi cezbetmeyen filmler bir tekme de sinema endüstrisinden yemeye devam ediyor. Söyleşide İnanır, Cannes Film Festivali’nde ödül alan Michael Haneke’nin Amour (Aşk) filminin başına gelenleri örnek gösteriyor. Amour filmi Türkiye’de Ankara ve İstanbul’da üç salonda gösterilirken, aynı dönemde vizyona giren Fetih 1453 filminin 842 salonda gösterilmesi üzerinden sinemanın eğlence kültürünün bir parçasına dönüşmesinin nedenlerini ortaya koyuyor. Kadir İnanır’ın bıraktığı yerden bu sorunun nedenlerini incelemek gerekiyor.

Aslında meselenin kökleri Kadir İnanır’ın Ezgi Başaran’a söyleşinin sonunda attığı fırçada yatıyor. Neoliberal dönüşümler sadece kapitalist üretimin, işçi ve emekçilerin yaşam standartlarının düşürülmesinin, devletlerin ekonomik yaşamdan elini eteğini çekmesinin sınırlarıyla yetinmiyor. Benzeri dönüşümleri kültür ve sanatta, özellikle muazzam kârlar getirebilecek ve daha da önemlisi kitlelerin bilincinde istenilen yönlendirmeyi sağlayabilecek sinemada da aramak gerekli.

Özellikle kitle iletişim araçlarının ve internet üzerindeki sosyal ağların gelişmesi bireylerin algısında genel beğeni kalıplarını daha etkin hale getiriyor. Sürekli olarak reklamların dönmesi, sürekli olarak göz önünde olan isimlerin yer aldığı, pespaye esprilerle donanan, devasa bütçeler harcayarak oluşturulan efektlerin adeta pornografik bir hazza dönüştürülerek ön plana çıkarılması ve sıradan bir izleyicinin bir filmden etkilenmesini sağlayabilecek ne kadar durum varsa her an karşı karşıya kalmamız sinema sanatında beğeni kıstaslarının daha da sığlaşmasına yol açıyor. Her şey beklentisi bu kadar düşük olan seyirciye hitap edecek bir film çekmeye kalıyor.

Sinema filmini yaratanlarla onu izleyenler arasında diyalektik bir ilişki olsa da, uygun bir ambalajla sunduğunuz takdirde de  nelerin izlenebileceğini bu ülkede gördük. Sıkça örneğini gördüğümüz şekilde televizyonda milyonlarca izleyicisi olan Kurtlar Vadisi, Behzat Ç gibi diziler gişe getirisi gözetilerek sinema salonlarına taşınıyor. Muro gibi bir garabet için bile “sinemasever”lerin salonları doldurduğunu göreli çok olmadı. Türkiye’nin en beğenilen komedyeninin sahne sahne dolaşmak yerine, sinemanın nimetlerinden yararlanmak adına muhteşem bir fikre imza atarak stand up şovunu sinema şaheseri olarak pazarlamasına şahit oluyoruz.

Tanıl Bora, Cem Yılmaz’ın Gora filmiyle ilgili zamanında şunları yazmıştı: G.O.R.A., her yerden fışkıran bir reklam kampanyası eşliğinde gösterime girdi. Felluce’yi de, AB’yi de, her şeyi de örten bir tanıtım bombardımanı... Herkes bunu konuşuyor; herkese bunu konuşturuluyor. Öyle ki, bazı arkadaşlarıma elektronik mesaj yazarken ‘Tanıl B.O.R.A.’ diye imzalamışım - gayrıihtiyarî etkilenme midir, dikkat çekmek için midir, bilemem...

Şurası açık: Halkımız/milletimiz gülmek, eğlenmek istiyor ve bunu ‘kopma’, ‘yarılma’ derecesinde yapmak istiyor. Cem Yılmaz zaten bunun işareti: Hudutsuz gülme vaadi.”(Birgün, 19.11.2004) Aradan geçen zamanda bu kalıplarda en ufak bir değişim görülmedi. Sinemanın kaymağını yiyenlerse arz ve talep ilişkisini gözeterek sinema salonlarını sanatsal olarak yerlerde sürünen ancak izleyici çekebilme potansiyeli yüksek filmlere ayırıyor.

Rakamlar da sinemanın içine düştüğü içler acısı hal konusunda yalan söylemiyor. İlk olarak 2012 yılının Türkiye’de en çok izlenen filmlerine bir göz atmakta fayda var. Aşağıda filmler, izleyici sayıları ve hâsılatları sıralanıyor.

Film

İzleyici Sayısı

Hâsılat

1. Fetih 1453

6.565.850

55.710.841 TL

2. Evim Sensin

2.602.366

23.690.977 TL

3.Berlin Kaplanı

1.982.762

18.246.578 TL

4. Buz Devri 4

1.866.563

18.464.193 TL

5. Sen Kimsin?

1.592.471

14.218.718 TL

6. Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti

1.410.169

13.063.637 TL

7. Hobbit: Beklenmedik Yolculuk

919.276

10.741.573 TL

8. Çanakkale 1915

890.521

7.472.906 TL

9. Moskova’nın Şifresi: Temel

828.222

7.494.482 TL

10.Çakallarla Dans: Hastasıyız Dede

826.979

7.685.732 TL

(Kaynak: Box Office Türkiye)

Yukarıdaki verilerde görüldüğü üzere Fetih 1453 toplam hâsılatın % 13,5’ini, toplam izleyici sayısının da % 15,3’ünü elde etmiş. Listenin geri kalanında ise neredeyse yıllar yılı değişmeyecek bir bileşim var: Pespaye “komedi”ler, yüksek bütçeli – bol reklamlı Hollywood filmleri, Türk’ün Türk’e propagandası filmler. Özellikle listenin başını çekmesi açısından Fetih 1453 ayrıca ele alınabilir. Film, birçok yönden, zamanın ruhunu yansıtması açısından önemli bir yerde duruyor. Yeni Osmanlıcılık hayallerinin tam da depreştiği bir dönemde İstanbul’un fethi gibi kitlelerin ruhunu okşayacak filmler bir de yüksek sermaye ortaya konulduğunda belki sanatsal bir başarı değil ama ciddi bir gişe başarısının hayal olmadığını gösteriyor.

Zaten yıllar yılı çevrimiçi bir döngü oluşmuş durumda. 2005 yılından 2013 yılına kadar tüm bir yıl boyunca en fazla seyirci çeken filmler incelendiğinde kitlelerin tercihlerinin nasıl dar bir kalıba sıkıştığını görebiliriz:

Yıl

Film

2013 (Ocak)

Celal ile Ceren

2012

Fetih 1453

2011

Eyvah Eyvah 2

2010

New York’ta Beş Minare

2009

Recep İvedik 2

2008

Recep İvedik

2007

Beyaz Melek

2006

Kurtlar Vadisi: Irak

2005

Hababam Sınıfı Askerde

(Kaynak: Box Office Türkiye)

Bütün bir Türkiye yaklaşık on yıldır döndürüp dolaştırıp Mahsun Kırmızıgül ve Şahan izliyor! Peki, bu nasıl mümkün olabiliyor? Meseleyi anlamak oldukça basit aslında: Fetih 1453 örneğinde bahsettiğimiz gibi ya günün siyasal meselelerine yüzeysel bir şekilde sırtını yaslayacaksın ya da Recep İvedik gibi televizyonda bir kez başarı yakalayan bir karakteri döndürüp dolaştırıp pazara sunacaksın. Elbette bu başarının arkasında gazetesiyle televizyonuyla medyanın desteğinin ve yönlendirmesinin, genel izleyici kitlesinin sosyal ağlarda yarattığı beğeni furyasının etkilerini görmek gerek. Özellikle muhafazakâr medyanın bu konuda Mahsun Kırmızıgül için nasıl canla başla çalıştığını hatırlamamak elde değil. Öyle ki “Bebeğim” şarkısının klibiyle başlayan bir ekran serüveninden neredeyse yeni bir Yılmaz Güney yaratmaya kalkıştılar. Mahsun’un New York’ta Beş Minare filminin senaryosunu Egemen Bağış’a, Güneşi Gördüm filmini de Cemil Çiçek’e okutarak görüş aldığı da o dönem basına yansımıştı.

Konuyu ilerletecek olursak, yazının başında dediğimiz gibi kapitalizmin konusu olan her türlü meta için olduğu gibi sinema endüstrisinde de arz-talep mekanizması sistemin ruhu konumunda. İzleyicinin neleri tercih edeceği zaten daha filmler piyasaya sürülmeden belli olduğuna göre bu talebi karşılayacak pazarı oluşturmak meselenin en basit kısmı haline geliyor.

Sinema tekellerinin öncelikli tercihleri Fetih 1453 gibi salonların boş kalmayacağı, yüksek bütçeli ve gişe garantisi olan filmler olurken, düşük bütçeli bağımsız filmler salonların üvey evladı muamelesi görüyor. Kadir İnanır’ın bu konudaki örneğini yazının başında aktarmıştık. Bir diğer örnekse Emin Alper’in “Tepenin Ardı” filmi. Karşılaştırma yapacak olursak “Tepenin Ardı” filmi Türkiye’de 14 kopya ile 14 şehirde vizyona girebilirken, Fransa’da aynı film 25 kentte 30 salonda gösterildi. Avrupa’da sinema salonlarında düşük bütçeli filmlere sinema salonlarında yaşam şansı tanıyan DCP teknolojili salon oranı % 55’ken, Türkiye’de bu oran sadece % 15.

Geçtiğimiz yıl sinema salonu patronları açısından iyi geçmemiş olacak ki, birçoğu Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar’a duacı. Sinema salonu sahibi Fırat Dilbaz bakın bu iki isme ne kadar duacı: “CM101MMXI Fundamentals” ile “Celal ile Ceren”in olmadığını düşünmek bile istemiyorum. Bel bağladığımız, bizlere nefes aldıracağına inandığımız birkaç film iş yapmadı. Durumumuz oldukça kötüydü. Köşeye sıkıştığımız bir zamanda bu iki filmin gösterime girmesiyle nefes alabildik. Şahan Gökbakar ile Cem Yılmaz için ne söyleyebiliriz ki? Sinemacı olmanızdan mutluluk duyuyoruz.”

Bir başkası, her iki ismin film çekmemiş olması durumunda sinema endüstrisinin büyük bir krizin içerisine yuvarlanacağından dem vururken, öteki  her iki ismin de teşvik edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bir diğeri de benzeri şekilde bu iki ismin yer almadığı bir sezonun zor geçtiğini hatırlatıyor. Zaten son on yıla baktığımızda belirli isimlerin filmleri listelerin tepesinde yer bulabiliyor. Zaten özellikle birçok ilde gerçek bir sanat filmine ulaşabilmek mümkün değil. Amour filminin sadece Ankara ve İstanbul’da gösterildiğini hatırlatmak yeterli. Bu durumda Diyarbakır’da oturan vatandaşa Mahsun Kırmızıgül’ün, Ordu’dakine de Cem Yılmaz ve Şahan ikilisinden birinin filmini izlemek düşüyor!

Parçadan bütüne gidildiğinde aslında her şey birbirine bağımlı ve birbirini metalaştırıyor. Filmler sinema salonları sahiplerinin insafında, sinema salonları da AVM kültürünün kıskacında. Artık şehir merkezlerinde sade bir sinema bulabilmek bile çölde su bilmekle eş değer hale gelebiliyor. Düşünün her gün milyonlarca kişinin ziyaret ettiği Taksim’deki tek bağımsız sinema salonu sayılabilecek Emek Sineması yıkılmanın eşiğinde. Yine İstiklal Caddesi’nde Cadde-i Kebir Sinemaları olarak adlandırılan tarihi sinemalar bir bir kapatıldı. İzleyiciler sinema için pıtrak gibi çoğalan AVM’lere yönlendirilirken, bir sanat olarak sinema tüketim kültürünün bir nesnesine dönüşmek zorunda kalıyor. Alışveriş-sinema-eğlence üçgeni artık ayrılmaz bir bütün haline dönüşmüş durumda ve bunu sağlamanın artık en yakın aracı devasa ve ışıl ışıl AVM’ler.

Sinema salonlarının kendisi de ayrı bir döngüye sahip. Sinema salonu ekonomisi de sahipler açısından can alıcı bir noktada duruyor.  Tamamını bu adresten okuyabileceğiniz Sinema Salonu Ekonomisi başlıklı makalede yazar bu ekonominin döngüsünü şu şekilde aktarıyor: "The Big Picture: The New Logic of Money and Power in Hollywood" adlı kitabın yazarı Edward Jay Epstein, sinema salonu ekonomisinin artık tamamen mısır-kola-mısır döngüsüne dayandığını yazıyor. Sinema salonlarını besleyen kanal, artık filmin kendisi değil. Salonlar biletten sağlanan gelirle değil, patlamış mısır ve kola satışlarıyla dönüyor.”

İnsan sadece Türkiye’deki tabloya baktığında kim bilir Hollywood’da neler dönüyordur diye düşünmekten kendini alamıyor. Türkiye sinema endüstrisi Hollywood yanında ufak bir minyatür halinde kalıyor. Ancak bütün bu sürece izleyicinin de pasif bir şekilde baktığını düşünmemek gerek. Celal ile Ceren filmine karşı örgütlenen ve filmi IMDB’de en kötü filmler listesine taşıyan “organize suç şebekesi” sinemanın genel seyirci kitlesi içerisinde bu bayağılıktan sıkılan ve hazzetmeyen bir kesim olduğunu ortaya çıkardı. Mesele, bu öfkenin sistemi nasıl dönüşüme zorlayabileceğinin çarelerini üretmekte yatıyor.