STALİNİZM Mİ BOLŞEVİZM Mİ?
Gericiliğim hakim olduğu dönemler, işçi sınıfını parçalayıp zayıflatmakla kalmaz, hareketin genel ideolojik düzeyini aşağı çeker ve politik düşünceyi çok önceleri aşılan evrelere geri döndürür. Böyle durumlarda öncünün görevi her şeyden önce kendisinin akıntı tarafından geri sürüklenmesine izin vermemektir. Öncü akıntıya karşı yüzmelidir. Eğer güçler ilişkisinde ortaya çıkan çok elverişsiz bir durum daha önceleri kazanılmış olan politik mevzilerin korunmasına izin vermiyorsa, öncü en azından ideolojik konumunu korumalıdır, çünkü onda geçmişin ağır bedelli deneyimleri ifadesini bulur. Budalalar bu politikayı sekter bulacaktır. Gerçekte bu, tarihsel gelgitte tekrar ortaya çıkacak olan yeni bir büyük atılıma hazırlanmak için tek yoldur.
Marksizm'e ve Bolşevizm'e Verilen Tepki
Büyük politik yenilgiler değerlerin yeniden ele alınışını gerekli kılar. Bu genellikle iki şekilde olur. Bir tarafta yenilgiden çıkarılan deneyimlerle zenginleşen gerçek öncü, devrimci düşüncenin mirasını dişiyle tırnağıyla savunur ve bu temelde, gelişecek kitle mücadeleleri için yeni kadroların eğitimiyle uğraşır. Diğer tarafta, yenilgiyle korkuya kapılan rutinciler, merkezciler ve bilgiçler devrimci geleneğin otoritesini yıpratmak için ellerinden geleni yaparlar ve kendi ‘yenilik' arayışlarında daha da gerilere giderler. Herhangi birisi, böyle bir yenilgiden sonra çoğu zaman yerlerde sürünme şeklini alan ideolojik tepki örneği gösterebilir. İkinci ve Üçüncü Enternasyonalin tüm literatürü, böyle örneklerden oluşur. Marksist analizden alınan ilhamdan değil. Yenilgilerin nedenlerini açıklamaya yönelik basit, ciddi bir çabadan değil. Geleceğe dair tek bir sözden değil. Hiçbir şey. Bunun yerine basmakalıp laflar, uzlaşmacılık, yalanlar, ve her şeyden önce de kendi bürokratik ayrıcalıklarını koruma kaygısı. Bu çürümeyi görebilmek için, Hilferding veya Otto Bauer'den bir on satırı şöyle bir gözden geçirmek yeterlidir. Komintern'in teorisyenlerinden bahsetmeye bile değmez. Meşhur Dimitrov önünde bir bardak bira duran dükkancı kadar cahil ve sıradan. Bu insanların zihinleri Marksizm'i bırakmak için fazla tembel: Onun ırzına geçiyorlar.
Marksizm'e Dönüş
Marksizm en yüksek ifadesini Bolşevizm'de buldu. Bolşevizm'in bayrağı altında proletaryanın ilk zaferi kazanıldı ve ilk işçi devleti kuruldu. Hiçbir güç şimdi bu gerçeği tarihten silemez. Fakat Ekim Devrimi'nin ardından bürokrasi ve onun baskı, yağma ve sahtekarlık düzeninin zafer kazanması bir çok biçimci ve yüzeysek kafanın kestirme bir sonuç çıkarmasını beraberinde getirdi: Herhangi bir kimse Bolşevizm'den vazgeçmeden Stalinizm'le mücadele edemez. Schlamm gibileriyse daha ileri gidiyor: Stalinizm'e dönüşerek yozlaşan Bolşevizm, Marksizm'den kaynaklanır, sonuç olarak herhangi biri Marksizm temelinde kalarak Stalinizm'le savaşamaz. Bolşevizm'den Marksizm'e dönmeliyiz diyen, daha az tutarlı başkaları da var. Nasıl? Hangi Marksizm'e? Marksizm, Bolşevizm biçimine girip ‘iflas' etmeden önce çoktan sosyal demokrasi biçiminde çökmüştü. O zaman, ‘Marksizm'e Dönüş' sloganı İkinci ve Üçüncü Enternasyonal'in üzerinden Birinci Enternasyonal'a atlamak anlamına gelmez mi? Tarihsel açıdan iflas etmiş bir akım olarak Bolşevizm'den vazgeçilmesini önerenlerin hiçbiri farklı devrimci bir yön çizemediler. Böylece sorun basitçe Kapital'i okuma tavsiyesine indirgeniyor. Buna zor itiraz ederiz ama, Bolşevikler de Kapital'e çalışmışlardı, hem de iyi bir şekilde. Fakat bu Sovyet devletinin yozlaşmasını ve Moskova duruşmalarının sahneye konmasını engelleyemedi. Öyleyse ne yapılmalı?
Bolşevizm Stalinizm'den Sorumlu mudur?
Stalinizm'in Bolşevizm'in devamı olduğu doğru mudur? Bu ısrarla bütün gericiler tarafından iddia edilmektedir. Stalin'in kendisi de bu görüşü sahiplenmektedir. Menşevikler, Anarşistler ve kendini Marksist gören sol sekterlerin hepsi buna inanmaktadırlar. Onlar, “Biz bunu zaten önceden görüyorduk. Diğer sosyalist partileri yasaklayıp, Anarşistler'in bastırılmasından sonra, sovyetlerin (işçi konseyleri) içinde Bolşevik diktatörlüğünün kurulması Ekim Devrimini, ancak bir bürokratik diktatörlükle sonuçlandırabilirdi. Stalin, Leninizm'in hem devamcısı hem de iflasıdır.” diyorlar.
Bu görüşlerdeki yanlışlık, Bolşevizm'in, Ekim devrimi ve Sovyetler Birliği ile özdeşleştirilmesiyle başlıyor. Karşıt güçlerin birbirleriyle mücadelesinin tarihsel süreci yerine bir boşluk içerisinde Bolşevizm'in evrimi koyulmaktadır. Halbuki Bolşevizm, işçi sınıfıyla sıkı bağları olan, ancak onunla da özdeşlik arz etmeyen bir politik eğilimdir.
İşçi sınıfını çevreleyen 100 milyon köylü, çeşitli uluslar, baskı, yoksulluk ve cahillik mirasına sahip bir Sovyetler Birliği var. Bolşevikler tarafından inşa edilen devlet, sadece Bolşeviklerin düşünce ve iradelerini değil, aynı zamanda ülkenin kültürel düzeyini, nüfusun sosyal birleşimini, zorbalıklarla dolu bir tarihin ve daha az zorba olmayan dünya emperyalizminin baskısını yansıtmaktadır.
Sovyet Devleti'nin dejenerasyon sürecini Bolşevizm'in evrimi olarak göstermek, toplumsal gerçeklikleri görmezlikten gelmektir. Bu yapılırken de toplumsal gerçekliğin sadece bir parçası olan Bolşevizm, saf bir mantıkla gerçeklikten soyutlanarak gerçekliğin yerine geçirilmektedir. Temelde yapılan bu hatanın adını koyarak bile bu hatanın bütün izlerinin silmek mümkündür.
Bolşevizm kendisini Ekim devrimi ve ondan çıkan Sovyet Devleti ile hiçbir şekilde özdeşleştirmemiştir. Bolşevizm kendini tarihin sadece bir faktörü ama “bilinçli” bir faktörü olarak görmüştür. Bu faktör çok önemlidir ama bu aşamada en belirleyici olan değildir. Biz sadece ulusal çapta değil uluslararası çapta da hiçbir zaman tarihsel subjektivizm günahını işlemedik. Tarihsel gelişimin temelinde yükselen sınıf mücadelesini gördük.
Tarihsel Süreç
Köylülüğe ve özel mülkiyete taviz verirken, parti üyeliğine ilişkin sıkı kurallar koyarak partiyi düşman güçlerden temizlerken, diğer partileri yasaklarken, NEP dönemini başlatarak taviz verirken, emperyalist hükümetlerle anlaşmalar sonuçlandırırken, Bolşevikler, baştan beri teorik olarak net olan çok temel bir gerçekten sonuçlar çıkartıyorlardı. Bu temel gerçek, iktidarın ele geçirilmesi ne kadar önemliyse de bunun Parti'yi tarihsel sürecin yegane hükümdarı haline getirmediğidir.
Devleti ele geçirdikten sonra Parti, doğal olarak daha önce sahip olmadığı bir güçle toplumu etkileme olanağına sahip olur. Ancak bunun karşısında Parti, toplumun diğer kesimlerinden gelen on kat daha fazla etki ve baskıyla karşı karşıya kalır. Düşman güçlerin doğrudan saldırısıyla iktidardan da uzaklaştırılabilir. Gelişmelerin daha yavaş bir tempoda gerçekleşmesi durumunda Parti, iktidarı elinde tutmasına rağmen içten içe dejenerasyona uğrayabilir.
Stalinist bürokrasinin çürümesinden Bolşevizm'e karşı imha edici argümanlar bulmaya çalışan sekter mantıkçıların anlayamadıkları, işte bu tarihsel sürecin diyalektiğidir.
Söyledikleri özünde şudur: “Dejenerasyona karşı garantileri içinde taşımayan devrimci parti kötüdür.” Ancak bu kriterin kendisi yanlıştır. Bilimsel düşünce somut analizleri gerektirir. Bunu yapmak için Bolşevizm'den kopmaları gerekmiyordu. Tam tersine, Bolşevizm'in içinde onun kaderini açıklayıcı her şeyi bulabilirlerdi. Onlar şu sonucu çıkardılar: “Stalinizm kesinlikle Bolşevizm'in içinden büyüdü, mantıksal olarak değil ama diyalektik olarak; devrimci bir olumlama olarak değil ama Thermidorcu bir karşıtlık olarak. Bu ikisi aynı şey değildir.
Devrimi Savunmak
Bolşeviklerin, SSCB'de iktidardaki partinin dağılma nedenlerini açıklamaları için Moskova Mahkemelerini beklemeleri gerekmiyordu. Bu gelişmeleri çok önceleri teorik olarak tahmin etmiş ve üzerinde tartışmışlardı. Ekim Devriminden yıllar önce Bolşeviklerin öngörülerini hatırlayalım: “Ulusal ve uluslararası arenada güçlerin belirli bir bileşkesi işçi sınıfının öncelikle Rusya gibi geri kalmış bir ülkede iktidarı ele geçirmesine olanak tanıyabilir. Ancak yine aynı güçlerin bileşkesi, gelişmiş ülkelerin proletaryasının zaferi olmaksızın, Rusya'daki hükümetin yaşayamayacağını kanıtlar. Kendi başına kalırsa Sovyet rejimi ya düşecektir ya da dejenere olacaktır.”
Kendim, bunun üzerine 1905'te başlayarak defalarca yazdım. Rus Devrimi Tarihi adlı kitabımda Bolşevik liderlerinin 1917-1923 yılları arasında bu konuda yaptıkları bütün açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamaların hepsi aynı sonuca varıyor; Batı'da devrim olmazsa Bolşevizm ya içerden bir karşı-devrim ya da dışardan gelecek bir müdahale ile veya ikisinin bileşik etkisi sonucu yıkılacaktır.
Mart 1923'te yapılan 11. Parti Kongresi'nde Lenin, NEP dönemi sırasında genelde burjuva politikacılarının, özellikle de Liberal Profesör Ustrialov'un Sovyet Devleti'ne destek verme niyetinden söz etti. Ustrialov'un müdahale yanlısı bir burjuva olarak şöyle diyordu: “Ben Sovyetlerin desteklenmesi taraftarıyım, çünkü bugünkü çizgisiyle giderek burjuva iktidarına doğru kaymaktadır.”
Lenin soğukkanlı ve sert bir şekilde partiyi varolan tehlikeye karşı uyarıyordu: “Ustrialov'un söylediği mümkündür. Bunu açıkça ifade etmemiz gerekiyor. Tarih her türlü dönüşümlerin tanığıdır. Politikada güvenimize, inançlara, sadakate ve başka yüce ahlak değerlerine bağlı kalmak son derece önemsizdir. Tarihsel sonuç büyük kitleler tarafından belirlenir ki bunlar küçük bir grup insandan memnun değillerse, onlara pek de nazik davranmazlar.” Kısaca Parti, gelişmenin tek faktörü değildir: Tarihsel alanda ise tek belirleyici olan değildir.
Sol Muhalefet
Tarih bir kaç kişi tarafından yapılmaz, bunlar “en iyi” bir kaç kişi de olsa. Bu “en iyiler” bile düşman yani burjuva kültürünün etkisiyle dejenere olabilirler. Sovyet Devleti sadece sosyalizm yolunu terk etmekle kalmaz aynı zamanda Bolşevik Partisi elverişli olmayan tarihsel koşullar altında Bolşevizm'i de kaybedebilir. Bu tehlikenin anlaşılmasından dolayıdır ki Sol Muhalefet, 1923'te ortaya çıkmasından beri gün be gün artan dejenerasyonun belirtilerini görerek, büyüyen Thermidor'un karşısına proletarya öncülerinin bilinçli iradesini koymaya çalıştı.
Ne var ki sübjektif faktörün yetersiz olduğu ortaya çıktı. Lenin'e göre bu mücadelenin sonucunu belirleyecek olan “kitleler”, yoksulluktan ve Dünya Devrimi'ni beklemekten yoruldular, moralman yıkıma uğradılar. Bürokrasi mücadelede baskın çıktı, devrimci öncüleri sindirdi, Marksizm'i ayaklar altına aldı, Bolşevik Parti geleneğinin ırzına geçti. Stalinizm galip gelmişti. Bolşevizm Sol Muhalefet adıyla, Sovyet Bürokrasisi ve onun Komintern'inden koptu. Gelişmelerin gerçek seyri budur.
Kitleler Aldatılıyor
Resmi bağlamda Stalinizm Bolşevizm'den türemiştir. Moskova Bürokrasisi bugün hala kendini Bolşevik Partisi olarak adlandırmakta ve bu ismi kitleleri daha iyi kandırmak için kullanmaktadır. Kabuğu öz, görüntüyü de gerçek gibi algılayan teorisyenlerin halleri gerçekten acıklıdır. Bu teorisyenler Stalinizm'i, Bolşevizm'le özdeşleştirerek Thermidorculara en büyük hizmeti sunmakta ve böylelikle açıkça gerici bir rol oynamaktadırlar.
Bütün diğer partilerin yasaklanmış olmasından dolayı, nüfusun farklı kesimlerinin birbirine karşıt olan çıkarları ifadesini hükümet kuran parti içinde bulacaktır. Politik çekim gücü ne kadar öncü proletaryadan bürokrasiye kaymışsa partinin ideolojisi ve toplumsal tabanı da o kadar değişmiştir. Parti, gelişmelerin hızından dolayı, son 15 yıl içinde sosyal demokrasinin 50 yıllık kaymasından daha radikal bir şekilde dejenerasyona uğramıştır.
Şu anda partide yapılan temizleme harekatı Bolşevizm ve Stalinizm arasında bir çizgi çekilmesinden çok öte bir anlama sahiptir. Bu temizleme kandan bir ırmak yarattı: Eski nesilden bütün Bolşeviklerin, iç savaşa katılan orta yaş neslin önemli bir kısmının ve Bolşevik geleneğini ciddiye alan gençlerin yok edilmesi. Bu, Bolşevizm ve Stalinizm arasında sadece politik değil fiziki bir uyuşmazlığın olduğunu gösteriyor. Bu nasıl gözden kaçırılabilir.
‘Devlet sosyalizmi'
Anarşistler, Stalinizm'i yalnızca Bolşevizm'in ve Marksizm'in değil, genelde ‘Devlet Sosyalizminin' organik ürünü olarak görüyorlar. Onlar Bakunin'in ‘Özgür Komünler Federasyonu' teorisini daha modern olan ‘Özgür Sovyetler Federasyonu' ile değiş tokuş etmeye razılar. Ancak daha önce de olduğu gibi merkezi devlet gücüne karşılar. ‘Gerçekten ‘devlet', Marksizm'in bir dalı olan sosyal demokrasi iktidara geldikten sonra kapitalizmin ajanı haline getirilmiştir. Başka bir dalı ise ayrıcalıklı bir kesim yaratmıştır. Açık ki, bütün kötülüklerin kaynağı devletin kendisinde yatmaktadır.'
Geniş bir tarihsel açıdan bakıldığında bu nedensellikte gerçek payı vardır. Devlet bir zorlama aygıtı olarak politik ve ahlaksal çürümenin kaynağıdır. Deneyimin gösterdiği gibi bu ‘işçi devleti' için de geçerlidir. Sonuç olarak Stalinizm, devlet gibi bir ‘deli gömleğinden' kurtulamamış toplumun içinde bulunduğu koşulların ürünüdür.
Bu koşullar, insanlığın genel kültür düzeyi ve her şeyden önce de proletarya ve burjuvazi arasındaki güçler dengesini karakterize etse de, Marksizm'in ve Bolşevizm'in değerlendirmesine dair herhangi bir ipucu vermez.
İşçi devleti bile olsa, devletin kökeninin sınıf barbarlığına dayandığı ve gerçek insanlık tarihinin devletin ortadan kaldırılması ile başlayacağı konusunda Anarşistlerle anlaşsak da, hala önümüzde şu sorun durmaktadır: Hangi yöntem ve yollar nihai olarak devletin ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Anarşist yöntemlerin bizi bu amaca ulaştırmayacağını deneyimler sonucu gördük.
Açık İhanet
Dünyanın en önemli anarşist örgütü CNT'nin liderleri, en kritik anda burjuva bakanları oldular. Anarşizm teorisine ihanetlerini ‘olağanüstü koşulların