SEKA'DAN TEKEL DİRENİŞİNE EKSİKLİKLER;
ZAFER MÜMKÜN MÜ?

1980’lerden beri süregelen sermayenin saldırılarına karşı mücadelede, işçilerin sendika bürokratlarını ezip geçememelerini sağlayan en önemli faktörlerden birisi ideolojikti. Temel misyonu işçi mücadelelerini düzen sınırlarında tutmak olan sendika bürokrasisinin, bununla ilişkili olarak en önemli görevi burjuva ideolojisinin işçilere nüfuz etmesini sağlamaktır. Bu başarıldığı sürece sendika bürokrasisi ve kapitalistler rahat olurlar. İşte, içinden geçmekte olduğumuz bu dönemde bu durum fazlasıyla geçerlidir. İşçiler, mücadelelerinin temel eksenini 'vatan savunması, bu memleket bizim' gibi milliyetçisi- sosyal şoven bir hatta oturtarak, sınıf ekseninden uzaklaştıkça uzaklaşmıştır. Vatansever, yurtsever demagoji sınıf mücadelesinde kapitalistlerin sahip olduğu en etkili silahtır. Yenilginin ideolojik boyutları göz önüne alındığında, bunun aynı zamanda Türkiye radikal solunun yenilgisi olduğu açığa çıkar.

Kapitalist sınıfın Özal hükümetlerinden sonraki en iyi icra komitesi olan AKP hükümetinin işbaşına geçmesiyle işçi sınıfına yönelik saldırıların ivme kazanacağı belliydi. Aradan geçen yaklaşık 3.5 içinde neoliberal ajandının büyük bir kısmının tamamlandığını söyleyebiliriz. Kapitalistlerin önümüzdeki dönemdeki hedefleri, ücret politikalarında sermaye lehine yapılacak yeni düzenlemeler, zenginlere vergi indirimi, sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortasında yapılacak yeni düzenlemeler ve özelleştirmedeki son hamleler olacak. Daha uzun vadedeyse AB'ye uyum programıyla neoliberal saldırılarda daha da derinlere inilecek. İşçi cephesinin içinde bulunduğu durumun, kapitalistlerde bu hamleleri yaparken fazla zorlanmayacakları kanaatini oluşturduğu ortada.
Öte yandan halihazırda özelleştirilmeye çalışılan TEKEL'de çalışan işçiler direnişteler, üstelik bu işletmenin Türkiye'nin birçok ilinde fabrikası var ve bünyesinde on binlerce işçi çalışıyor. Bunun dışında tütün üreticisi köylüler söz konusu özelleştirmenin doğrudan mağduru durumundalar. Ayrıca TEKEL işletmelerinin olduğu Anadolu illerindeki esnaf vb. kesimlerde dolaylı biçimde bu özelleştirmenin mağdurları olacak. Bunların dışında PETKİM, şeker fabrikaları vb birçok kurumda çalışan on binlerce işçi özelleştirme saldırısının kendilerini vurmasını bekliyor. Sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası tüm yoksul halkı darbeleyecek şekilde yeniden düzenleniyor. Bütün bunlar milyonlarca işçinin 380 ytl asgari ücrete çalıştığı bir ülkede oluyor aynı zamanda. Peki nasıl oluyor da sermaye çevreleri saldırılarında kendilerini bu kadar rahat hissedebiliyor?

Sorunun Kökenleri

Bu sorudaki şaşkınlığın arkasında, özellikle bu dönemde çok etkili olabilecek olan, işçi sınıfının potansiyel olarak sahip olduğu güç yatıyor. Öte yandan bu potansiyel güç, sınıf mücadelesinin genel seyrinden bağımsız olarak, otomatik biçimde harekete geçmez. Dolayısıyla sorun da bu potansiyelin neden harekete geçmediği ya da nasıl harekete geçirileceğidir.
Kapitalist sınıfların işçi sınıfı ve yoksul halk aleyhine uygulamaya soktukları neoliberal programın Türkiye'de çeyrek asırlık zaman dilimini aşan bir tarihi var. Bu zaman dilimi, sınıf savaşımı adına sert mücadelelerle geçti. İşçi sınıfı bu süreç boyunca çok büyük ölçüde savunmada kaldı. Bunun istisnası, işçi sınıfının yoksul halkın desteğini alarak kapitalistlere karşı mücadelelerini genelleştirdiği 1989-91 taarruz dönemidir. NETAŞ direnişi, Zonguldak madencilerinin Ankara yürüyüşü gibi mücadeleler, radikalliği ve genelliğiyle sadece kendi şehirlerindekilerin değil ülkedeki tüm ezilen kesimlerin desteğini kazanmış, yönetici sınıfların pompa-ladığı tüm liberal değerlerin baştan aşağı sorgulanmasını sağlayarak, sınıf mücadelesinin daha da derinleşip keskinleşmesinin zeminini hazırlamıştı.
İşçi sınıfının bu karşı taarruzu, genel bir mücadele dalgası olarak 12 Eylül’den günümüze dek uzanan 25-26 yıllık sürecin yegane örneğidir. Bu mücadele dalgası, işçi sınıfına soldan etki edecek güçlerin olabildiğince etkisiz olduğu bir ortamda, 91'in ortalarından itibaren gücünü tüketmeye başladı. Burjuvazinin her türlü dolambacı, baskısı, ideolojik politik manevrası işçilerin kendiliğinden iradesinin kırılması içindi. Birinci Körfez Savaşı'nda Türk egemenlerinin savaşa hazırlık bağlamında başlattığı yurtseverlik bombardımanı ve Kürt sorunu bağlamında yükseltilen milliyetçilik, sendika bürokratlarıyla el ele veren burjuvazinin başını büyük bir beladan kurtarmasında çok büyük kolaylıklar sağladı. İşçi sınıfına etki edebilecek, devrimci bir örgütün varlığı sorunu böyle anlarda temel belirleyen olma özelliğindedir.

Genel Sorun Yerellik

Konumuz 89 Bahar Eylemlikleri ya da onun neden yenildiği değil elbette ama eğer söz konusu olan SEKA'dan TEKEL'e işçi mücadelelerinin kaderiyse, devrimcilerin her türlü ilgisini hak eden bu konunun işlenmesi zorunludur.
Nitekim, 91 Zonguldak madencilerinin Ankara yürüyüşünün ardından hızla yavaşlayan bu sürecin ardından işçi sınıfı mücadelelerinde günümüze dek aynı radikallik ve genelliğe bir daha yaklaşılamamıştır. Türkiye egemen sınıfı, burjuva hükümet ve partilerin politik istikrarsızlıklarına ve ekonomik krizlere rağmen neoliberal programı uygulamayı sürdürmüş, işçi sınıfının 89-91 döneminde kazandıkları kat ve kat geri alınmış, 1994 ve 2001'de olduğu gibi kapitalistlerin krizlerini emekçiler ödemiştir.
Bütün bu saldırılar elbette ki işçi sınıfı tarafından tepkisiz karşılanmamıştır. Neoliberal saldırılardan en yoğun biçimde etkilenen kamu emekçilerinin sendikal mücadeleleri, SEKA'nın kapatılması direnişi gibi birçok mücadele verilmiştir. Öte yandan saman alevi gibi parlayıp sönen bu mücadeleler belirgin bir kazanım yaratmaktan uzak kalmışlardır. Eylemler genelleşememiş; direniş, özelleştirmelerin- işçi düşmanı herhangi bir yasanın sadece doğrudan muhatabı olan işçiler tarafından yürütülmüştür. Örneğin herhangi bir kurum özelleştirilirken sadece o kurumda çalışan işçiler mücadele etmiş, diğer işkollarında kendi işyerlerinin özelleştirilme sırasını bekleyen işçiler öylece bakmışlardır. Bu gibi durumlarda, direnişteki işçiler büyük çoğunlukla kendi fabrikalarının ötesini gören bir ufka sahip olmamış, diğer işyerlerini mücadeleye katmaya dönük ciddi bir çaba içinde oldukları gözükmemiştir. Bunda işçilerin sendika bürokrasisinin güdümünden çıkamamaları etkili olmuştur. İşçiler sendika bürokratlarının direktiflerine çok büyük ölçülerde uymuşlar, kendi işyerlerinin dışındaki tüm faaliyetleri sendika bürokratlarına emanet etmişlerdir. Mücadelenin başarısının, genelleşmesi ölçüsünde arttığı düşünüldüğünde, kendi iş yerleri dışında kalan mücadele pratiklerini sendika bürokratlarına bırakan işçilerin 'kuzuyu kurda teslim ettiklerini’ söyleyebiliriz. İpleri, patronların elinde olan sendika ağalarının en çok korktukları şey mücadelenin radikallik kazanmasıdır. Sendika bürokratlarına bel bağlamının yanı sıra dönemine uygun olarak her biri özünde işçi düşmanı olan kimi burjuva partilerden medet ummak, başlı başına işçilerin inançsızlığının bir göstergesi olarak bu dönemde sıkça görülen bir durumdu. Yine eylemlilik süreçlerinde sendika bürokratlarının sözde güvenlik bahanesine kanarak veya bizzat kendilerinin sahip olduğu ön yargılarla radikal soldan ve öğrencilerden uzak durmaya çalışan işçiler böylelikle kendilerini tamamen yalıtarak sendika ağalarıyla baş başa kalmışlardır.
Bütün bu süreç boyunca işçilerin sendika bürokratlarını ezip geçememelerini sağlayan en önemli faktörlerden birisi ideolojikti. Temel misyonu işçi mücadelelerini düzen sınırlarında tutmak olan sendika bürokrasisinin, bununla ilişkili olarak en önemli görevi burjuva ideolojisinin işçilere nüfuz etmesini sağlamaktır. Bu başarıldığı sürece sendika bürokrasisi ve kapitalistler rahat olurlar. İşte, içinden geçmekte olduğumuz bu dönemde bu durum fazlasıyla geçerlidir. İşçiler, mücadelelerinin temel eksenini 'vatan savunması, bu memleket bizim' gibi milliyetçisi- sosyal şoven bir hatta oturtarak, sınıf ekseninden uzaklaştıkça uzaklaşmıştır. Vatansever, yurtsever demagoji sınıf mücadelesinde kapitalistlerin sahip olduğu en etkili silahtır. Yenilginin ideolojik boyutları göz önüne alındığında, bunun aynı zamanda Türkiye radikal solunun yenilgisi olduğu açığa çıkar.
İşçiler, genellikle sorunu salt işlerini kaybetmek veya kısmi hak kaybı olarak algıladıklarından, durumu patronların işçi sınıfına yönelik uzun ölçekli bir saldırı politikası olarak ele almayıp, işçilerin birliği yaklaşımını pratiğe dökmek konusunda olabildiğince geri davrandılar. Bunun sonucu olarak eylemlerini politikleştirip, genelleştirmek için çaba sarfetmeyip kendilerini izole ettiler. Oysa, kapitalist sınıfların topyekün, uzun erimli saldırılarına karşı verilen mücadelenin kazanması açısından sahip olunması zorunlu olan şey sınıf perspektifidir.

Yaygınlaşan Umutsuzluk

Kapitalist sınıfların tüm dünyada sömürü oranlarını yükseltmek için uygulamaya soktuğu neoliberal ajanda temelinde vargücüyle saldıran Türkiye yönetici sınıfı karşısında gerekli politik radikallik ve genelliğin sergilenememesi yenilgileri peşi sıra getirdi. Üst üste alınan yenilgilerden sonra sınıf savaşında mücadeleci unsurların üzerine koyu bir karamsarlık havası çöktü. Sosyal mücadelelerin ezeli düşmanı olan umutsuzluk, işçiler arasında gemisini ‘kurtaran kaptan anlayışının’ gelişmesinin en önemli belirleyeni oldu. Böylece, örneğin Bakırköy Sümerbank işçileri direnirken sıranın kendilerine gelmesini bekleyen SEKA, TEKEL gibi işletmelerdeki işçiler direnişteki sınıf kardeşlerini öylece izlediler.
Sosyal mücadeleler birşeyleri değiştirme, bir etkide bulunabilme iç güdüsünden beslenirler. Bunun başarılamayacağı düşüncesi mücadelenin sararıp solmasına neden olur. İşte 1990'larda başlayıp günümüze kadar etkili olan ruh hali ne yazık ki böyle. Bu yüzden zamanla umutsuzluk havası yaygınlaşıp, meydanlara çıkmanın bir getirisinin olmadığı kanısı işçiler arasında yayıldı. Gösterilerin, grevlerin sıklığı ve gücü azaldı. Böyle bir durumda solun güç kaybetmesi kaçınılmazdı. Gerçekten de ülkede yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı hızla artarken, sınıflararası uçurumlar hızla büyürken sol da hızla kan kaybetti. Kent yoksulları, solun ve işçi mücadelelerin zayıfladığı durumlarda yüzlerini sisteme muhalifi gözüken, sol söylemleri ve dini retoriği kullanan, yoksul halka "patronaj" yardımlarında bulunan İslamcı parti ve tarikatlara yüzlerini döndüler. Yoksul kitleler burjuva partileri birer birer ıskartaya çıkartıp, yenileri denemekten usanmadılar, ne var ki bu yeni alternatifler arasında hiçbir zaman radikal sol bulunmadı.

SEKA'dan TEKEL'e

Emek cephesinin son yıllardaki en çok heyecan uyandıran direnişinin aktörleri şüphesiz SEKA işçileriydi. Türkiye gibi sınıflararası uçurumun çok derin olduğu, sınıflararası dengelerin kaygan bir zemin üzerinde yükseldiği bir ülkedeki örgütlü proletaryanın bir kısmının girişeceği eylemliklerin, büyük bir yangının ilk kıvılcımları olma ihtimali her zaman vardır. Bu durum bir yana, SEKA direnişinin, özelleştirilmeleri gündemde olan Seydişehir Alimünyum işçileri, TEKEL işçileri... gibi potansiyel direniş odaklarını harekete geçirmesi ve mücadelelerin birleşmesi ihtimali, zincirin bir yerden kırılmasını ve tüm emekçi halkın üzerine çökmüş olan umutsuzluk havasının dağılmasını gündeme getirmekteydi. Bu yüzden SEKA direnişinden heyecan duymak hiç de temelsiz birşey değildi.
Ne var ki bu ihtimal gerçekleşmedi. İşçi mücadelelerinin genel zaaflarının tekrarlanması, SEKA direnişinin kaderini belirledi. Hem direnen işçiler hem de benzer saldırılara maruz kaldıkları halde onları izleyen işçiler, sendika bürokratlarının güdümünden çıkamadılar. SEKA direnirken TEKEL işçileri ciddi bir eylemlik yapmadı, yine radikal eylemler yapan Seydişehir Alüminyum işçileri de zamanlama olarak 5 ay gibi bir süre sonra harekete geçtiklerinde tıpkı SEKA işçileri gibi kendilerini yapayalnız buldular. Doğrudan saldırı altında bulunan işçilerin buluştuğu bir miting girişimi bile akla gelmedi. Hal böyle olunca SEKA işçileri kendilerini çaresiz hissettiler. Direnişi ülke genelindeki diğer işletmelere yaymak gibi bir çabanın içinde olmayarak, ki bu da sendika bürokrasisine rağmen olabilecek birşeydi, kendileri de izolasyonlarına katkı sunmuş oldular. Sonuçta yalnızlığın doğal sonucu olarak umutlar tükendi ve SEKA işçilerinin direnişi yenildi.
Dün SEKA direnirken seyirci olan TEKEL işçileri şimdi ayakta, bugün seyirci olan PETKİM işçileri yarın ayakta olacaklar. Yani SEKA işçilerinin aşmak zorunda olduğu engeller, aynen TEKEL işçilerinin de önünde duruyor, üstelik fazladan SEKA direnişinin kötü hafızası yenilgi psikolojisini bir kat daha artırmış olarak. Sendika bürokrasisinin şekillendirdiği eylem takvimi de gösteriyor ki sendika bürokratları vatan-millet edebiyatıyla görev savma peşinde olacaklar her zamanki gibi. İşçilerin tek şansı direnişlerini genelleştirmekten geçiyor, bunun için de sendika bürokratlarını aşmaları şart. Böyle bir durumda, işçilerin mücadeleleri sınıf savaşımı perspektifine oturmuş ve politikleşmiş olacaktır. Böylesi bir mücadelenin tüm yoksul halkın desteğini ve sempatisini kazanarak yeni bir sınıf radikalliği dönemini başlatması çok mümkündür.

Solun Tutumu

Türkiye radikal solunun oldukça marjinalleşip etkisizleştiği ortada. Öte yandan radikal solun herhangi bir şekilde toplumsal mücadelelere etki etme durumunun söz konusu olduğunu farz etsek bile, söz konusu etkinin mücadeleyi nereye kadar ileriye taşıyacağı tam bir soru işaretidir. SEKA işçileri direnişteyken ziyaretlerine giden TKP'liler işçilere sizin yaptığınız vatan savunmasıdır diyorlardı. Adana'daki TEKEL işçilerinin direnişine giden EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel de işçilere ıÜü“Siz vatanın geleceğini temsil ediyorsunuz. Bağımsızlık fikrini temsil ediyorsunuz." diye seslendi.
Vatan millet edebiyatında sendika bürokratlarıyla yarışan sözde radikal solcularımız, anlaşılan özelleştirmeler konusunda sendika bürokratlarıyla paralel şeyler düşünüyorlar. İki kesimin de özelleştirmeler konusundaki en popüler sloganı olan "TEKEL vatandır, vatan satılmaz" şiarı, işçi sınıfı mücadelelerini burjuva kanallara hapseden oldukça gerici bir duruşun ifadesidir. Durumun düşündürücü yanı, burjuva ideolojilerini işçi sınıfına pompalamak sendika ağalığının misyonuyken, kendilerini "komünist, devrimci" diye gösterenlerin de işçilere aynı yalanları söylemeleridir. Buradan ortaya çıkan gerçek şudur ki, işçi sınıfı mücadele yolunun henüz başındayken dahi sözde komünist ve devrimcileri yakalıyor. Ya da tersten ifade edersek “devrimcilerimiz ve komünistlerimiz”in işçi sınıfına kazandırabileceği pek bir şey kalmamıştır. Bu halleriyle, radikalleşebilecek mücadeleler karşısında olsa olsa ayak bağı olabilirler.
Yine özelleştirme karşıtı mücadelelerde sendika bürokratlarıyla solun en çok rağbet ettiği sloganlardan olan “TEKEL halkındır, satılamaz” söylemi ise burjuva devlet mülkiyetiyle, sosyalist kolektif mülkiyeti aynı kefeye koyarak başka bir yalanı ifade etmektedir. Burjuva devlet mülkiyetiyle, kapitalist mülkiyet arasında ilkesel hiçbir fark yoktur. Devrimci Marksistlerin özelleştirme karşıtlığı, hiçbir şekilde devlet mülkiyetini savunmalarından kaynaklanmaz. Bu karşıtlığın temelinde, işçi sınıfının özelleştirmeler sırasında uğradığı hak kayıpları ve özelleştirmelerin kapitalistlerin işçi sınıfına yönelik saldırılarında merkezi önemde bulunması vardır.
Şubat 2006