YUNANİSTAN DEVRİMİ, KKE VE İHANET

Dünya sınıf mücadelesi tarihi çok acıklı bir şekilde boğazlanan devrimlerle doludur. Stalinist bürokrasi 1928'de Rusya'da iktidarı tam olarak ele geçirdikten sonra, Rus Devrimi de dahil bir çok devrimi bilerek boğazlatmıştır. 1928 Çin, 1936 İspanya, 1945 Yunanistan, 1956 Macaristan, 1968 Fransa, 1965 Endonezya, 1974 Portekiz, 1979 İran en bariz olanlarıdır. Çekoslovak ve Macar işçi devrimleri bizzat SSCB tankları tarafından ezilmiştir. Diğerlerinde ve örneklerini kolayca çoğaltılabileceğimiz başkalarındaysa, devrim satılmış, sırtından hançerlenmiş, ihanete uğramıştır. Bu durumlarda, o ülkenin SSCB büyükelçiliği gibi çalışan resmi Komünist Partileri ihanetin araçları olmuşlardır. Peki, Stalinist bürokrasi neden devrimlerin yenilmesini istiyordu? Bu sorunun cevabı bizi devrimin, işçi iktidarının, sosyalizmin doğasıyla Stalinist karşı devrimin hükmettiği SSCB'nin doğası arasındaki karşıtlığa ve düşmanlığa götürür. İlk olarak yeni bir devrim, yeni bir işçi iktidarı üretimde işçi kontrolünü, burjuva demokrasisini kat ve kat kaşan işçi demokrasisini, enternasyonalizmi hayata geçirecektir. Bunlarsa greve çıkan işçilerin kurşunlandığı, en ufak bir muhalif sesin şiddetle ezildiği, milliyetçi SSCB ile taban tabana zıt şeylerdi. Sonuçta Rusya'daki rejim sorgulanabilir, işçiler yeni devrimin etkisiyle baskılara karşı çıkabilirdi. Sadece Rusya'da değil tüm dünyada devrimciler kendilerine örnek olarak yeni devrimi ve prensiplerini alabilirlerdi. Bu ise dünyadaki on binlerce devrimciyi Rusya'nın emperyalist çıkarları paralelinde kullanan Stalinist bürokrasinin hiç işine gelmezdi. Uzatabiliriz. Görüldüğü üzere gerisi çorap söküğü gibi gelmekte. Sözün kısası, Stalinist bürokrasi, herhangi bir proleter devrimi Doğu Bloku'nda sürdürdüğü iktidarlarına karşı bir tehdit olarak gördüğünden ondan ölümden korktuğu kadar korkuyordu. Sözü daha fazla uzatmadan, gelin Yunanistan iç savaşının gelişimini ve ihaneti inceleyelim.
Mussollini İtalyası Ekim 1940'ta Yunanistan'a saldırdı. 1941 baharında Almanlar'ın da saldırısıyla tüm Yunanistan'ın işgali tamamlandı. Yunanistan Komünist Partisi (KKE), en tutarlı işgal karşıtı örgüttü. Çünkü Naziler Haziran 1941'de Stalin'le anlaşmalarını bozup SSCB'ye saldırmıştı. KKE ancak bu tarihten sonra işgale karşı resmen direniş kararı aldı. Çünkü, bu tarihe kadar SSCB ile Almanya arasında bir saldırmazlık paktı geçerliydi. Bu, KKE'nin SSCB'ye olan kör ve bağnaz bağlılığını ortaya koyuyor. 2 Şubat 1942'de silahlı direnişi örgütlemek için, KKE'nin önderliğinde, merkez Komitesini (MK) subayların oluşturduğu ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) kuruldu. İşgalcilerin şehir merkezleri ve yollar dışında doğru düzgün bir kontrolleri bulunmadığından ELAS asıl olarak kırsalda güçlendi, bunun mimarı da Aris'ti (Aris Velouchiotis). Direniş kırsalla sınırlı kalmadı. 1942 kışından beri Atina'da 200 binden fazla insan açlıktan ölmüştü. İşgalcilerin 45-60 yaş arası erkekler için zorunlu çalışma emri çıkarması bardağı taşıran son damla oldu. 23 Şubat 1943'te binlerce Atinalı sokaklara döküldü. Ertesi gün on binlerce kişi Çalışma Bakanlığı'na yürüyüp burayı tahrip etti ve kitle ancak yüzlerce kişi öldükten sonra geri çekildi. 27'sinde de sokaklarda dev bir kalabalık vardı. 5 Mart'ta ELAM askeri kanadının siyasal kolu EAM'ın çağrısıyla tüm kamu çalışanları greve çıktı. Silahsız 200 bin kişi yürüyüşe geçti, çalışma Bakanlığı tekrar ele geçirildi ve yakıldı. Bunun üzerine Almanlar çalışma seferberliğinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Bu örnekler kentlerin belirleyici üstünlüğünü, işçi sınıfının gücünü gösteriyor aynı zamanda.
KKE için İngiltere ve Yunan burjuvazisinin gözündeki meşruiyet çok önemliydi, zira onlar Stalin'in müttefikiydiler. İngilizler direnişi radikallikten uzaklaştırmak ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için ellerinden geleni yaptılar. Stalin'den bu konuda çok destek gördüler. Öyle ki, İngiltere'nin gözetiminde Lübnan'da yapılan ve direnişçi grupların buluştuğu Lübnan Kongresi'nde EAM ve ELAM ülkenin büyük çoğunluğunu kontrol etmesine rağmen 25 delege içinde 7 kişiyle temsil edildiler. Bu antlaşmayla sürgündeki burjuva hükümetin kontrolüne girmeyi kabul ettiler.
KKE işgal boyunca hep Stalin'in ağzından çıkacak bir destek sözcüğünü bekledi. Belirsiz ifadelerden başka destek namına bir şey bulamadılar. Ekim 1944'te Nazi güçleri Yunanistan'ı terk etmeye başladığında ELAS'ın Atina'da 20 bin kişilik bir gücü vardı ve Atina'yı ele geçirmesi için istemesi yeterliydi. İşçi sınıfı ve halk buna hazırdı. Ama 6 Ekim'de KKE bir bildiriyle burjuva hükümete ve yasalara sadakatini bildirdi. Silahlı bir ayaklanma için hazır bekleyen halk aldatılırken, İngiliz birlikleri Yunan topraklarına iniyordu. KKE, İngiliz tugaylarının Atina'ya girmesine ses çıkarmadı. Ardından başında Yorgo Papandreu'nun bulunduğu İngiliz başbakan Churchill'in Yunan hükümeti Anayasa Meydanı'na yürüdü. Papandreu'nun konuşması Laokratia (Halk İktidarı) sloganlarıyla kesildi. Moskova'dan destek, İngilizlerden de jest bekleyen KKE, silahsız büyük gösteriler düzenleyerek bu destek ve jesti sağlamaya çalışıyordu. Bu silahsız eylemlerde kitlelerin hevesleri hep kursaklarında kaldı. Öyle ki İngilizler 'Müttefiklerimiz hoşgeldiniz' pankartlarıyla karşılandı. Tüm bu gelişmeler, Yunan burjuvazisinin ve İngiliz emperyalizminin çıkarınaydı.


Bağımsızlık mı Proleter Devrim mi?

İşgal altındaki Yunanistan'da devrimcilerin tutumu ne olmalıydı? Kısaca, sosyalist devrim için emperyalist savaşı iç savaşa çevirmek. Lenin'e göre devrimci bir durumun oluşabilmesi için olmazsa olmaz şartlardan biri yönetici sınıfın artık yönetemez hale gelmesidir. Yunanistan'daki durum tam olarak buydu. İşgalle birlikte yönetici sınıfın bir kısmı kaçarak İngilizlere sığınmış; bir kısmı da Nazilerle işbirliği yapmakta, onların valiliği görevini üstlenmekteydi. Geri kalanı da tüm nüfuzunu kaybetmişti. Atina'daki kukla hükümetin, kitlelerin gözünde hiçbir meşruiyeti yoktu; işgal kuvvetlerinin de şehir merkezleri ve yollar dışında doğru düzgün kontrolü bulunmuyordu. İktidar boşluğunun, emekçilerin düzene olan güvenini ve onun gücüne olan inancını sarsmaması imkansızdı. Bu, kitlelerin devrimci yöne kanalize edilmesi için çok iyi bir fırsattı.
KKE'nin takındığı ulusal bağımsızlıkçı tavır devrimin boğazlanmasının en iyi aracıydı, çünkü bu tutum iktidarını yitirmiş olan Yunan burjuvazisine eski nüfuzuna kavuşma fırsatı sağlıyordu. Çünkü devrimci iktidar perspektifi yoktu, devrim kurtuluştan sonra belirsiz bir tarihe erteleniyordu. Kurtuluştan sonra, kendi iç bütünlüğünü ve güvenini sağlamış olan burjuvazi, kendilerine verilecek emperyalist yardımlar sayesinde işçi sınıfı ve demokrasiye saldıracaktı, Yunan kapitalistleri artı-değerin paylaşım oranını kendi lehlerine çevirmek, krizden çıkmak için buna mecburdu. Ki öyle de oldu, iç savaşın bittiği 1949'dan sonra Yunanistan'daki politik ortam Meteksas'ın askeri diktatörlüğünden pek farklı değildi. Lenin, 'savaş burjuvazinin devrime en güzel armağanıdır' der. Ne yazık ki, KKE'yi yönlendirenler Leninistler değil, devrimi arkadan hançerleyen Moskova ve Stalinistlerdi.
İşgal boyunca KKE ve ELAS-EAM sonuna kadar yurtsever olarak kaldı. Aslında sadece yurtsever demek daha iyi olur, çünkü KKE'nin ulusal kurtuluştan başka derdi yoktu. Bu yüzden hareketinin içinde birçok rahip ve 16'sı general, 34'ü albay, 1500 subay bulunuyordu. Bu yapıdaki bir örgütten devrimci bir tavır beklenemezdi. Bağımsızlıkçı bir stratejiye karşı çıkmak, Nazilere karşı mücadele etmemek anlamına gelmiyor. Çünkü Hitler ve Mussolini'nin komutanları üretim araçlarının yeni egemenlerdi olmuşlardı. Fakat, söz konusu mücadele sosyalist devrimci, enternasyonalist ve Yunan burjuvazisiyle en ufak bir sınıf işbirliğine karşı olmalıydı. Bu mücadele vatanı korumak, işgalden kurtarmak için değil; işçi iktidarını kurmak için verilmeliydi. Kızıl bayraklarla, haçlı Yunan bayrağı asla birbirine karıştırılmamalıydı. Bağımsız sınıf tavrı hiçbir şekilde terk edilmemeliydi. Yunanistan'ın o dönemdeki durumu düşünüldüğünde, devrimci durum daha işgal bitmeden başlayabilirdi.


Aralık Günleri ve Yenilgi

Ekim 1944'te Naziler Yunanistan'ı terk etmeye başladılar.Atina'da 20.000 militanı olan EAM-ELAS'ın şehri ele geçirmek için istemesi yeterliydi, ama KKE MK 6 Ekim'de bir bildiriyle burjuva hükümete sadakatini bildirdi Oysa, kitleler bir işaretle işgalcilerle beraber burjuvaziyi de kovmayı bekliyorlardı. KKE, Yunan burjuvazisi ve onun iktidarını desteklemek için Stalin'le anlaşmalı olarak Yunanistan'a çıkarma yapan İngilizler'le çatışmaktan ne kadar kaçınıyorsa, onlar da bir çatışmayı o kadar istiyorlardı. İngiliz birliklerin komutanı Scobie 29 Kasım'da yayınladığı bir bildiriyle 10 Aralık'a kadar ELAS'a bütün silahlarını teslim etmesini emrediyordu. KKE silahsız gösterilerle güç gösterisi yapmayı denedi. 3-4 Aralıkta yüz binlerce kişi sokakları doldurdu, genel grev yapıldı. Yunan burjuvazisi silahsız kitleleri biçmekte tereddüt etmedi. Yüzlerce kişi çatışmalarda öldü. İngiliz generali Scobie sıkıyönetim ilan etti ve ELAS 6 Aralık'a kadar Atina'yı terk etmezse düşman sayılacaktı. ELAS sonunda saldırıya geçti ve Atina'nın büyük kısmını kolayca ele geçirdi, ancak ELAS militanları KKE'den kesin emir almışlardı; İngilizlere dokunulmayacaktı. 5 Aralıkta İngilizler saldırıya geçti; ELAS iyi direniyordu ama hala bir anlaşma uman KKE, ELAS'ın tüm gücüyle Atina'ya yüklenmesini engelliyordu, bir çok ELAS birliği çatışmadan uzaktaki kuzey bölgelerinde öylece bekliyorlardı. EAM'ın görüşme önerilerine karşı kayıtsız şartsız silahların teslimini şart koşan Scobie, Yunanistan'a gelen yeni İngiliz kuvvetleriyle saldırılarını artırdı. Tüm gücünü Atina'ya getirmeyen ELAS sonunda Atina'nın güneyini terk etti. EAM heyeti 26 Aralık'ta hükümetle anlaşmaya çalıştı ama hükümet uzlaşmaz bir tutum takındı. 29 Aralık'ta SSCB, Atina'ya büyükelçi atayarak kimin yanında olduğunu açıkça ortaya koydu. Zira büyükelçi atanması diplomasi dilinde, devrimi katleden İngiliz destekli burjuva hükümetin tanınması anlamına geliyordu. Gerçek bir sovyet iktidarı İngiliz emperyalizminin her türlü desteğiyle kurulan ve emekçilerin gözünde hiçbir değeri olmayan bu hükümeti tanımazdı. Bunu yapmak, devrimci bir hükümetin Yunan devrimine boynunun borcuydu.
Aralığın son günlerinde ELAS, Atina'dan çekilirken hükümetin dışarıya saldığı faşistler ELAS sempatizanlarını sokaklarda infaz ediyordu. Binlerce kişi ELAS sempatizanı olduğu gerekçesiyle esir kamplarına gönderildi. 7 Ocak'ta geri çekiliş sürerken ateşkes ilan edildi ve ELAS Selanik ve Mora Yarımadası'nı boşaltmayı kabul etti. Atina'nın kaybı bir dönüm noktasıydı, çünkü Atina'yla birlikte Yunan proletaryasının çoğunluğu da kaybedilmiş oluyordu. Atina, ulaşımın, haberleşmenin ve üretimin merkezi olması dolayısıyla vazgeçilmez bir konumdaydı.


Elas'ın Silahsızlandırılması ve Aris'in Ölümü

KKE gözünü tekrar dışarıya dikti ve Bulgaristan'dan yardım istedi, ancak o sırada Bulgar devlet başkanı olan Dimitrov, ELAS'ın kendi başının çaresine bakması gerektiğini söyledi. Zaten, devrimin bir an önce yenilmesini isteyen Stalinist bürokrasiden de başkası beklenemezdi. Bunun üzerine, KKE uzlaşmaya razı oldu. 2 Şubat'ta Varkiza'da başlayan görüşmeler, KKE lideri Siantos'un ELAS'ın dağıtılmasını kabul etmesiyle sonuçlandı. Anlaşmaya göre ELAS iki hafta içinde 41.500 tüfek, 2015 makineli tüfek ve 32 topu İngilizlere teslim edecekti. Bu, KKE'nin açık bir ihanetiydi, militanlar büyük bir moral çöküntüye uğradılar. ELAS'ın efsanevi komutanı Aris bu karara direndi, Aris KKE MK'sını başından beri huzursuz ediyordu, ama onun halk içindeki müthiş saygınlığı yüzünden KKE onu gözden çıkaramıyordu. Aris, Varkiza görüşmeleri devam ederken ülkenin dört bir yanındaki ELAS komutanlarına mühürlü birer mektup gönderdi. Mektupların içinde savaşa devam etme çağrısı ve bunun için planlar vardı. Mektuplar yerlerine ulaşmadan KKE bundan haberdar oldu ve mektuplar imha edildi. Aris bir partizan birliğiyle hareket ederken, aşırı sağcı çetelerin takibi altındaydı. Bu takip sırasında bir el bombasının patlamasıyla öldü. İntihar etmediyse, bir komploya kurban gitmişti. Belki gerçek ortaya hiç çıkmayacak, ama komplonun MK'nın işi olma ihtimali çok yüksek. KKE MK'sı o sırada zaten Aris'i gözden çıkarmıştı. Parti gazetesi Rizaspastis'te yeni lider Zachariadis ondan şöyle bahsediyordu: ' Aris Velovchiotis, Thanasis Klaras, Miserias, hain, dönek...'


İç Savaşta İkinci Perde

ELAS'ın dağıtılmasından sonra durum görece sakindi. KKE ve EAM'ın gazeteleri Atina'da serbestçe satılıyordu. Bu arada Zachariadis 30 Mart 1945'te sürgünden döndü. Partinin Stalin'e en bağlı, en dogmatik yöneticisiydi. Gelişiyle birlikte tekrar genel sekreter oldu, artık tüm ipler onun elindeydi. Bu sakinlik aldatıcıydı. Silahlarını burjuva hükümetten aldıklarına hiç şüphe olmayan faşist çeteler, sokaklarda kendi yasalarını uyguluyorlardı. Kurtuluş ve bağımsızlık sağlanmıştı, ne var ki burjuva bağımsızlıkçılığın anlamsızlığı burada ortaya çıkıyordu. Faşistlerin ve hükümetin terörü 1945 yılı boyunca şiddetlendi. Yıl sonunda gözaltındaki ya da tutuklu EAM/ELAS üyelerinin ya da sempatizanlarının sayısı 80 binden fazlaydı. KKE sonunda hükümetten desteğini çekmek zorunda kaldı. Artık iç savaşın ikinci perdesi oynanıyordu.
Ne var ki, ikinci perde de en az birincisi kadar dramatik olacaktı. İşçiler, köylüler, eski ELAS savaşçıları ve tabandaki KKE militanları KKE bürokrasisinin ve Stalin'in elinde oyuncağa dönüştüler. Zachariadis bu rol için biçilmiş kaftandı. KKE MK'sı sürekli zikzaklar çiziyor, tutarsızlıklar gösteriyor, atılganlık gösterilmesi gerektiği zaman pasiflik öğütlüyor, bir başka zamansa binlerce militanı bile bile boşu boşuna ölüme gönderiyordu. Seçimlere boykot çağırıyor, ama hemen ardından yapılan ve krallığın oylamaya sunulduğu halkoylamasına katılmayı öğütlüyordu. Hatta militanlara bir şehrin yönetimini ele geçirip, orayı başkent ilan etme emrini verebiliyordu. Sayıca ve silahça militanların katliama uğrayacağı o kadar açıktı ki. Zachariadis'in istekleri hiç bitmiyordu, kitlelere güvenmeyen ama Stalin'den öğrendiklerine de bir o kadar güvenen bu zat, her başarısızlıktan sonra başkalarını suçluyor, parti içinde hainler, ajanlar keşfediyor; bu 'hainleri' ortadan kaldırtıyo