ÇALINTI BİR DEVRİMİN ÖYKÜSÜ: İRAN - 1979

İran'da toplumsal köklerini küçük burjuvazinin ve lumpen proletaryanın içine salmış teokratik rejimin baskılarını, bugün en yoğun biçimde yaşayanlar, işçi sınıfı ve kadınlardır. İktidarın Pehlevi Otokrasisi'nden Ayetullah Humeyni önderliğindeki mollalara geçmesi, işçi sınıfına bir kazanım getirmek şöyle dursun, devrimci mücadeleye ağır bir darbe indirmiştir. Ancak oldukça trajik bir biçimde 1979 Devrimi, dini liderlerin iddia ettiği gibi kendi çevrelerinde toplanmış milyonlarca kararlı Müslüman'ın devrimi değil; İran proletaryasının ellerinden gaspedilmiş devrimidir. Devrimin yetiştiği zemini hazırlayan dinamikler, Şiiliğin karakterinde ya da İran'ın dinsel kurumlarında değil, gelişen İran kapitalizminin keskinleştirdiği sınıf çatışmasında aranmalıdır.

1979 Devrimi'nin belkemiği olan, otokrasiye genel grevlerle en büyük darbeyi indiren İran proletaryasının kendi devrimini mollalara kaybedişi, gelecekteki devrimlerin kaderi açısından, Devrimci-Marksist bakış açısıyla yorumlanmayı gerektiren bir olgudur. Devrimin niteliğini doğru tahlil etmek adına, İran kapitalizminin devrime kadar geldiği noktayı özetlemek anlamlı olacaktır.

Kapitalizmin Başlangıcı

İran, 19. yüzyılın ikinci yarısından 1908'de petrolün bulunuşuna kadarki dönemde bir yarı-sömürge konumundaydı. 1880'lerde nüfusun ezici çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyor, feodal üretim faaliyetlerinde bulunuyordu. Küçük tüccarlar ve pazar esnafının nüfuzu altındaki şehirlerde yaşayan insan sayısı ise bir milyonun altındaydı. 19. yüzyılın büyük bir bölümü boyunca en önemli ürünler, ipek ve tekstil ürünleriydi. Henüz oluşmakta olan bir sanayi burjuvasinin varlığıyla, kapitalist üretim ilişkileri İran'da filizlenmekteydi.

Batı'nın tekstil ürünleri ve halıya olan talebinin artması ve Şah'ın desteği sonucu bu sektörlerde bir canlanma meydana geldi. Bu dönemde Şah' ın tanıdığı imtiyazlarla yabancı sermaye yatırımları İran'a hızla akarken, yabancı sermayeye verilen ödünler kitlesel bir muhalefetle karşılandı. Ekonomik değişim, şimdiden siyasi yansımalarını buluyordu.

20. yüzyıla girilirken ekonominin en modern sektörleri yabancı kapitalistlerle yerel burjuvazi arasında paylaşılmıştı. Üretimin büyük bölümü küçük atölyelerce yapılmaktaydı ancak tekstil ve maden sektörlerinde faaliyet gösteren küçük fabrikalar da vardı. Dönemin en büyük işletmesi Tebriz'de bulunan, 1500 işçinin çalıştığı bir halı fabrikasıydı.

Şah' ın yabancı sermaye teşvikine karşı mücadele, 1905 Anayasal Devrimi ile sonuçlandı. Devrimin başını çekenler; tüccarlar, gelişmekte olan burjuvazi ve dini liderler oldular. Monarşi; ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplanma hakkı gibi içinde çeşitli burjuva demokratik hakların tanındığı bir anayasayı yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Ekonomik ve siyasi gelişmeler, toplumun diğer katmanlarına da yansıdı. Devrimin getirdiği haklardan cesaret alan işçi örgütleri doğmaya başlamıştı. 1906 ve 1907 yıllarında Enzeli, Tebriz ve Tahran'da ekonomik taleplere sahip grevler başgösterdi. Tahran'da çeşitli sektörlerin işçileri arasında sendikalar kuruldu. Kapitalist üretim ilişkilerine özgü sınıf çelişkileri, gittikçe netleşiyordu. Oluşum halindeki bir burjuvazi ile küçük bir proletarya şimdiden çatışma halindeydiler.

Gelişen Kapitalizm

1908'de Huzistan'da petrol bulundu. Petrol şirketlerinin gerekli teçhizatları ithal ederek bir inşaat programı başlatmalarıyla birlikte, entegre bir modern sanayi sektörü gelişti. Bu, ilk demiryolu şebekelerinin kuruluşuyla ve İran'daki ilk büyük işçi yoğunlaşmasına temel sağlayan iki proje ile eşzamanlı olarak yaşandı. Anglo-Pers Petrol Şirketi (APOC), petrolün keşfinden sonra İngiliz Emperyalizmi'nin bir silahı olarak çalıştı. İngiliz hükümeti APOC'un hisselerinin %51'ini elinde bulunduruyor, Huzistan petrol sahasını kendine ait sayıyordu. APOC'un elde ettiği muazzam kârın yalnızca %8'i ila %20'si arasında değişen bir miktar, sus payı olarak Şah'a aktarılıyordu.

Petrol sanayii, ülkenin başlıca işverenlerinden biri durumuna geldi. O dönemde Ortadoğu'daki en büyük işçi yoğunlaşmalarından biri, İran petrol sanayiindeydi.

Rusya'da gerçekleşen 1917 Devrimi'nin başarısı, şehirlerde yaşayan halkı radikalleştirmişti. İşçi sınıfı, henüz küçük olmakla birlikte oldukça yüksek bir mücadele düzeyine sahipti. 1920'de Bolşevikler'in de desteğiyle Gilan'da bir İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1921'de yeni kurulmuş olan Sosyalist ve Komünist Parti'ler, varolan 9 sendikayı birleştirerek Sendikalar Federasyonu Merkez Konseyi'ni (SFMK) kurdular. Çeşitli sektörlerden işçiler ve öğretmenler, devlet memurlarının sendikal haklarını engelleyen bir kararnameyi protesto etme amacıyla greve çıktılar. 1923'te ise İngiltere tarafından desteklenen ve ordunun kontrolünü eline geçirmiş bulunan Rıza Han'ın uyguladığı yoğun baskı, mücadelenin genelinde bir gerileme yarattı.

1925'te kendini Şah ilan eden Rıza Han, yerel burjuvaziyi güçlendirmeye yönelik bir modernleşme programını uygulamaya koydu. Şah Rıza, öncüllerinin aksine yurtdışından sermaye sağlama yoluna gitmeden, kalkınmayı petrol gelirleri ve vergilendirmeyle finanse etti. Yüksek gümrük vergileri aracılığıyla yerel sanayileri dış rekabete karşı koruyan ulusal bir kalkınma modeli benimsendi. Devlet tarafından da desteklenen özel sermaye, bu süreçte sanayileşmeyi bir hayli hızlandırdı. Bununla beraber Şah Rıza Pehlevi diktatörlüğü, işçi sınıfı mücadelesi üzerindeki baskılarını da sürdürüyordu: 1926 yılında SFMK yasaklandı. Sosyalizm ve komünizm propagandası yapmak ağır bir suç olarak yargılandı, grevler sert bir şekilde bastırıldı. Kuzeye yönlendirilen ordu tarafından, İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne son verildi.

Eşitsiz Gelişme

İran'ın sanayileşme sürecinde izlediği yol, İngiltere ve ABD gibi kapitalizmin lokomotifi konumundaki ülkelerdekinden farklıydı. İran'da köyleri sanayi merkezlerine çeviren, milyonlarca köylüyü proleter durumuna getiren bir yatırımcı kitlesi mevcut değildi - sanayileşmiş ülkelerin dünya ekonomisi üzerindeki egemenliği, sistemin kenarında yer alan ülkelerde bu tür değişimleri engelliyordu. İran'da kapitalizmin gelişmesinde söz konusu olan, devletçe desteklenen küçük ve zayıf bir burjuvazi idi. Belirli sanayi merkezlerinde toplanmış en ileri sosyal ve ekonomik formlar, ülkenin geneline dağılmış en ilkelleri ile yan yana gözlemlenebiliyordu. Kısaca işlemekte olan şey, bileşik ve eşitsiz bir gelişme süreciydi. Ekonominin ileri sektörü, kendisini kapitalizmle dünya ölçeğinde ilişkilendiren toplumsal formları yaratmayı başarmıştı. Emek-sermaye çatışması, kent yaşamının belirgin bir karakteristiği durumuna gelmişti. Ekonomik gelişme, giderek daha saldırganlaşan burjuvaziye paralel olarak, kollektif hareket yeteneğinin bilincine giderek daha da varan bir işçi sınıfını da beraberinde getiriyordu. 1920'lerde kitle hareketine yönelik baskılar, hareketi yavaşlattı; ancak Şah Rıza'nın izlediği kalkınma politikası, kaçınılmaz bir biçimde emek-sermaye çatışmasını daha da derinleştirdi.

Ulusal Cephe ve Sonrası

II. Emperyalist Payla ş ım Savaşı sonrası yaşanan işgal ve hırslı yerel burjuvaziye vaat edilen yardımın işgalcilerce karşılanamaması sonrasında ülkede anti-emperyalist bilinç yükselişteydi. 1943'te burjuva milliyetçisi Musaddık, burjuvazinin çıkarlarını temsil eden siyasi güç odaklarını biraraya getirerek bir Ulusal Cephe oluşturdu. Cephe'nin başlıca amacı petrol sanayiini tamamen ulusallaştırmak ve artık adı Anglo-İran Petrol Şirketi olan AIOC ile ülkede cisimleşmiş İngiliz varlığına son vermekti. Ülkede işçi hareketinin başını çeken Stalinist Tudeh (Kitleler) Partisi sınıf uzlaşmacı bir tavır takındı ve Ulusal Cephe'nin anti-emperyalist yanını vurgulayarak Musaddık hükümetine destek verdi. Musaddık, 1951'de petrolün kamulaştırılmasına yönelik uygulamalarını yürürlüğe soktuğunda İran, uluslararası bir petrol boykotu ve ticari boykotla karşılaştı. SFMK'nın yeniden kuruluşu sonrasında yükselen işçi hareketi, hükümeti Tudeh'e açık faliyet yürütme hakkı tanımaya zorladı. Özgüvenleri artan işçiler, grevlerle ve Şah'a karşı cumhuriyet talepleriyle tepkilerini dile getiriyorlardı.

Yükselen işçi sınıfı baskısı ile emperyalizmin talepleri arasında sıkışıp kalan burjuvazi, Musaddık'a sırtını dönüp Batı emperyalizmiyle uzlaşmaya gitti. ABD ve İngiltere destekli bir darbe, Musaddık hükümetini devirdi. Tudeh halen sınıf uzlaşmacı tavrını sürdürmekte ısrarcıydı. Oysa gerçek değişim, ancak işçi sınıfının bağımsız eylemi ile gelebilirdi - Tudeh'in bakış açısıyla hiç bağdaşmamış olan eylem ile. Tudeh'e göre burjuvazinin "ilerici" kesimleriyle ittifaka girişilmeli, demokratik devrime gidişi hızlandırmayı amaçlayan bir ‘halk cephesi' oluşturulmalıydı. Daha baştan hezimete mahkum olan bu aşamalar teorisinde devrimci bir işçi sınıfına yer yoktu ve işçi hareketi giderek daha da militanlaşmaya başladığında Tudeh, işçi militanlardan uzaklaşarak Musaddık'a yakınlaştı. Bağımsız bir eylem geliştirmektense ‘ilerici' burjuvaziye sadık kalmayı yeğledi ve işçi radikalliğinin daha da kızışması fırsatını kendi ayağıyla tepti. Stalinist geleneği tüm varlığıyla sahiplenen Tudeh, 1953 askeri darbesinin arifesinde Musaddık'a emperyalistlere karşı ‘ilerici güçler'den oluşan bir ittifak çağrısı yaptı. Önerinin reddiyle beraber Tudeh, yeraltına çekildi ve ‘daha uygun koşullar oluşana kadar bekleme' kararı aldı. Kış uykusunda yakalanan Tudeh -ve dolayısıyla işçi hareketi- durumu darbeyle beraber kendi lehine çeviren Şah'ın tutuklamalar ve cinayetler serisiyle ezildi.

Bu durum, kapitalizmin gelişmekte oldu ğu geri ülkelerde gözlenen karakterisik bir nitelik taşıyordu. Troçki, olayların böylesi bir seyir izleyebileceğini yaklaşık 50 yıl önceden görmüş ve ‘sürekli devrim' olarak tanımladığı bir sürecin kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştı. Troçki, sermayenin nüfuzunun kendisini ‘eşitsiz' bir gelişme modeli şeklinde ifade ettiği geri bir ülkede, emperyalizmle yerli burjuvazinin birleşik nüfuzuna karşı koyabilecek yegane gücün, ‘ilerici' burjuvazinin kuyruğuna takılan pasif bir işçi sınıfı değil, köylülüğü de peşinden sürükleyen devrimci perspektif sahibi bir proletarya olduğunu açıklıyordu.

Tudeh'in işçi sınıfı içindeki nüfuzu su götürmezdi; ancak kendisi, Troçki'nin (1917 Ekim Devrimi'nin haklı çıkardığı) çözümlemelerini bütünüyle reddeden bir geleneğin ürünü olmasındandır ki gerçek anlamda devrimci bir özne olmaktan uzaktı. Aşağıdan gelen toplumsal basınç kendini iyiden iyiye dayatarak burjuvaziyi geri çekilmek zorunda bıraktığında, parti, körü körüne ‘ilerici' burjuvazinin eteğine yapışmaya devam etti. Daha önce de sayısız örneklerinde gözlemlendiği biçimde burjuvazinin -sözümona ‘ilerici' olanları da dahil- tüm kesimleri, sınıf çıkarlarını savunmaya girişti. Küçük kapitalistlerin oluşturduğu kesim tıpkı büyük burjuvazi gibi davrandı. ‘Halk Cephesi' politikası bir kez daha devrimci potansiyelin israfıyla sonuçlandı ve parti, eski rejimin saldırısıyla yüzyüze kaldı.

Bağımsız bir işçi örgütlenmesinin inşası ve aşağıdan gelen bir toplumsal hareketle rejimi kökünden sarsma kapasitesinden yoksun olan Tudeh, sürekli devrim sürecini kesintiye uğratmıştı. İran proletaryasının mücadele azmi, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortadaydı. Asıl sorun, onun siyasi liderliğinin sahiplendiği gelenekteydi.

Kökleşen Kapitalizm

Musaddık hükümetini bertaraf eden Şah'ın ABD'yle yaptığı 1954 petrol anlaşmasıyla, petrol gelirleri artış kaydetti. Uygulamaya sokulan yoğun baskı siyasetiyle beraber işçi sınıfı eylemliliğinde dramatik bir düşüş yaşandı. Özelleştirme politikalarıyla sanayi sermayesi teşvik edildi ve ekonomide dikkate değer bir canlanma gözlemlendi: 1957-1960 yılları arasında üretim sektöründeki işletme sayısı 45 binden 70 bine yükselirken üretim, yılda ortalama %20 artış gösterdi.

Ancak ekonomik büyümenin 1960'larda gerilemeye başlamasıyla işçi sınıfı yeniden hareketlendi. 1963 Haziranı'nda hemen her büyük kentte ordu tarafından bastırılan gösteriler yaşandı. Protestolara, öğrenci kitleleri ve küçük burjuva unsurlarla beraber, aralarında Humeyni'nin de bulunduğu dini liderler de katılıyorlardı. Ne var ki grevler tek tek işyerleriyle sınırlı kaldı ve ortaya işçi sınıfı örgütlerinin yeni biçimleri çıkmadı. Sol'un yokluğunun kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu dönemde rejim, muhaliflerini bastırma gücünü kendinde buluyordu. İran Solu'nun harekete bu kadar uzak kalışında, rejimin ağır baskısının yanında, rejimle uzlaşma politikasının terk edilmemesi gerektiğini dayatan Moskova'nın da etkisi büyüktü. Yanıbaşında patlak verecek bir sosyalist devrim ve ardından gelecek ilkeli, kararlı bir proleter diktatorya, yarattığı devlet kapitalizmi karikatürünü yığınlara "sosyalizm" diye tanıtan Stalinist Rusya'nın maskesini düşürecek, bürokrasi için şüphesiz hiç de olumlu sonuçlar doğurmayacaktı.

1960'ların sonlarında yabancı sermaye yatırımları ve devletin yerel yatırımcıyı teşvik amaçlı politikalarıyla İran sermayesi istikrarlı bir biçimde genişlemişti. Toprak reformuyla mülklerine el konan büyük toprak sahipleri, bu dönemde burjuvaziye dahil oldular. Beşinci Beş Yıllık Plan, 69 milyar dolar gibi mantık dışı bir bütçeyi öngörüyordu. Devlet aygıtında ciddi bir büyüme tasarlanmıştı. Kalifiye işçi ücretlerinin hızla yükselişi, köyden kente göçte bir patlamayı beraberinde getirdi ve tarım sektörünü olumsuz etkiledi. Tarımsal üretim düştü, yiyecek fiyatları büyük artış gösterdi. Sadece 2 yıl içinde kiralarda %300'e varan artışlar gerçekleşti. Şiddetli enflasyon, kalifiye olmayan işçilerin, köylülerin ve küçük burjuvazinin belini bükmüştü.

1970 ve sonrasında kitle radikalliği ekonomik değişime paralel olarak arttı. Yalnızca 1975 yılında 30 grev yaşandı. Ekonomik talepli grevlerle elde edilen kazanımlar, kalifiye işçilerin özgüvenini artırdı. Buna ek olarak kalifiye olmayan işçilerin ücretlerinde köyden kente göçün etkisiyle hızlı bir düşüş yaşandı. Büyük şehirlerde gecekondu mahalleleri genişledi. Grevlerin say ısı gitgide arttı. 1977'ye gelindiğinde baş gösteren iktisadi ve sosyal sorunlarla burjuvazinin de beklentilerini karşılayamaz duruma gelen Şah, toplumun tüm katmanlarını karşısına almıştı.

Kapıdaki Devrim

Şah'a karşı tepkiler giderek artıyordu. Kitle hareketi günden güne yükseliyor, işçi sınıfı gitgide daha da radikalleşiyordu. Grev komitelerinin bir üst basamağı niteliğindeki İşçi Şuraları'nın sayısı her geçen gün artmaktaydı. Şuralar, çalışanlar tarafından demokratik bir biçimde doğrudan seçimle oluşturulmuş, izledikleri politikalar devletten bağımsız ve yalnızca işçilerin çıkarlarına yönelik olan sovyet-benzeri yapılanmalardı. Faaliyet yürüttükleri işyerlerinde resmi olarak atanmış yöneticilere itaat etmiyor, üretimin kontrolünü tamamen ellerinde bulunduruyorlardı.

Şah' ın her türlü sosyal ve siyasi yapılanma içine sızmış, 65 bin kişilik gizli SAVAK örgütüne rağmen grevlerin ve kitle eylemliklerinin önüne geçilemiyordu. Son bir gayretle tanınan demokratik ödünler ve gerçekleştirilen reformlar, yalnızca Pehlevi Otokrasisi'nin sonunu hızlandırmaya yaradı.

Sonradan “Kara Cuma” diye anılacak olan 8 Eylül 1978 günü, Tahran'da göstericilerin üzerine askerin açtığı ateş sonucu 700 civarında gösterici hayatını kaybetti. İşçi sınıfından yanıt, geniş katılımlı bir grevle geldi. 9 Eylül günü Tahran'da petrol rafinerilerinde başlayan ve bir yangın gibi çevre illere yayılan grev, barut fıçısı haline gelmiş ülkeyi ateşleyen kıvılcım oldu. Şimdiye kadarki grevlerin ekonomik talepli sloganları gitmiş ; " Şah'a Ölüm ", "SAVAK Dağıtılsın", "Siyasi Tutuklular Serbest Bırakılsın" gibi radikal sloganlar atılır olmuştu. Ahvaz petrol işçilerinin ardından Huzistan işçileri de eylül sonunda greve dahil oldular. Şiddeti artan ve sınırları genişleyen grev hareketi, öğretmenleri, doktorları, basın-yayın çalışanlarını, bankaları ve ulaşım işçilerini de içine çekti. Grev dalgalarıyla devlet aygıtı tamamen felç edilmişti.

Orduda da çözülmeler baş gösteriyor, erler göstericilerin üzerine ateş açmayı reddediyorlardı. Ortadoğu'nun bu yüksek stratejik öneme sahip bölgesinde yaşamsal çıkarları olan ABD emperyalizmince destekli, dünyanın en büyük beşinci ordusu, devrimin yükselen silüeti karşısında iskambil kağıtlarından bir şato gibi dağılmıştı. Şah, ordu üzerindeki tüm hakimiyetini yitirmişti. Panik içindeki Şah, son kozunu rejim karşıtlığıyla tanınan, Ulusal Cephe'den Şahpur Bahtiyar'ı başbakanlığa atamakla oynadı. Ancak aslında bu hamlesiyle kendi felaketine giden yolun taşlarından birini daha döşemiş oldu. 16 Ocak 1979'da son çaresi, bir uçakla Mısır'a kaçmaktı. İktidar, yeni sahibini bekliyordu.

Devrimin Kaybedilişi

Humeyni, 1979 Şubatı'nda sürgünden döndüğünde Pehlevi rejiminin son kalıntıları da süpürülmüş durumdaydı. Polis, mahkemeler, SAVAK ve silahlı kuvvetler dağıtılmıştı; değişimlerden nasibini almayan tek şey, kapitalizmdi.