ALLENDE'DEN CHAVEZ'E

Neoliberal azgın saldırıların var gücüyle yaşandığı, yaşatıldığı bir dönemden geçi-yoruz. Sosyal güvencenin ortadan kaldırılması, sendikasızlaştırma, yoksulluğa mahkum edilme, iş saatlerinin uzaması, esnekleşme, kuralsızlaştırmanın güçlenerek yaygınlaştığı günümüzde bu tablonun yaşanmadığı dünya üzerindeki farklı örnekler ilgi çekmeye devam ediyor, edecek de.
Bu örneklerin ilk akla geleni kuşkusuz Venezuela. Her ne kadar, Venezuela'da işleyen sürecin içeriği (içi boş medyatik haberleri bir yana bırakırsak) burjuvazinin bilinçli çabalarıyla üstü örtülü bir sansüre uğrasa da, solun gündemini meşgul ettiği açık bir gerçek. Bu meşguliyeti salt kritik sektörlerdeki kamulaştırmalar, kısmi toprak dağıtımı, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksulların yararlanmasının sağlanması örnekleriyle Venezuela'nın neoliberalizmin iğrenç yüzüne karşı bir alternatif olması bağlamında kavramamak gerekir. Biraz dikkatli gözler, Venezuela tartışmalarında bir kez daha derin ideolojik ayrışmaların su yüzüne çıktığını rahatça görebilir.
Geçtiğimiz aylarda yapılan Venezuela gençlik kampına Türkiye'den TKP ile Yürüyüş ve Kaldıraç dergi çevreleri katıldılar. Esasında Venezuela'nın sosyalizmin inşa etme yolunda ilerlediği savunan söz konusu “kamucu” ekip bu gruplarla sınırlı değil hatta diyebiliriz ki Türkiye solunun büyük kısmı benzer yaklaşımları sergiliyor. Dolayısıyla bu ne idüğü belirsiz sosyalizm anlayışına cevap vermek devrimci Marksistlerin görevidir.


Biz Bu Filmi Daha Önce Görmüştük


Bugün Venezuela'da yaşananlar bize pek uzak gelmese gerek. Sanki 1970-73 arasında Şili'de gördüğümüz film tekrar oynuyor: Sadece farklı aktörler (Allende yerine Chavez) ve sahne (Şili yerine Venezuela) ile.
Bu yüzden, 1970-1973 Şili deneyiminin temel mantığını anlamakta fayda var.
Eylül 1970 başkanlık seçimlerine yaklaşırken Şili'de giderek radikalleşen bir sınıf hareketi vardı. Unidad Popular'ın adayı Allende, militan bir işçi sınıfı ve yeni radikalleşmiş köylülüğün desteği ile seçimleri kazandı. Chavez örneğinde olduğu gibi kitleler Allende'yi kendi devrimci liderleri olarak görüyorlardı, Allende seçimi kazandığında kitlesel sokak gösterileri yapıldı. Ancak oyların %36'sını alıp hükümeti kuran Allende, sağ partilerin salt çoğunluğa sahip olmadığı tartışmalarıyla yüzyüze geldi. Allende, başkanlığa gelmek için Hıristiyan Demokratlarla uzlaştı. Daha başlangıçta yapılan bu uzlaşmanın 6 temel noktası vardı:
1. Mevcut politik sistemin kişisel özgürlüğün anayasal güvenceleriyle birlikte devam etmesi
2. Mevcut hukuki sistemin devam etmesi
3. Silahlı güçler (ordu) ve polisin "demokrasiyi" güvence altına almaya devam etmesi
4. Üniversitelerin özerkliğinin ve eğitim sisteminin ideolojik yaklaşımlardan bağımsızlığının korunması
5. Sosyal örgütlerin ve sendikaların bağımsızlığının devamı
6. Basın ve medyanın devlet müdahalesinden bağımsız olması
Bu uzlaşmanın içeriği, Allende ve koalisyonunun 'barışçıl geçiş' yanılsamasına uygundu. Bu nedenle Allende için bu bir gönülsüz uzlaşma değil, kendi ideolojisine de uygun bir programdı. Allende hiçbir zaman güvence altına alınmak istenen bu kurumları yıkmak ve yerine yenilerini koymak niyetinde değildi. İşin böyle olduğu da kısa süre içinde anlaşılacaktı.

Oysa ki tarihte yaşanan bütün devrim deneyimleri (Marks ve Lenin'in ısrarla belirttikleri gibi) kapitalist devlet aygıtı yıkılmadan devrimlerin tamamlanmış olamayacağını gösteriyordu. Bu genel deneyim, kendisini Şili'de de gösterecekti, ama devrim ile reform arasındaki çatışmanın alabileceği en kanlı boyutuyla.

Fidel Castro 1971'de Şili'ye yaptığı ziyarette Allende'yi iktidarı barışçıl yollarla ele geçirdiği için tebrik etmişti.

Allende, kendisini sosyalist ve Marksist olarak nitelendiriyordu. Liderliğini yaptığı koalisyon hükümeti radikal burjuva demokratların yanında Sosyalist ve Komünist Partileri içeriyordu. Ancak programı, sosyalizme tedrici geçişi ifade ediyordu.
Allende, sosyalizmden anladığı sistemi dengelemek için müdahalelerde bulunan güçlü bir devlet sektörüne sahip karma bir ekonomi idi. Projesi, Şili devletini modernleştirmek, endüstriyel faaliyeti kısmen tüketimi artırarak, kısmen tarımı modernize ederek artırmayı hedefliyordu. Sosyalime Şili tipi bir geçişe inanıyordu. Sosyal değişimin anahtarı, onun için, parlamenter çoğunluk idi.
Allende, uslanmaz bir reformistti. Parlamentonun meşruluğuna tamamen inanıyordu. Başkanlığı almadan önce polise, kiliseye, eğitim sistemine, basına, orduya müdahale etmeyeceğine dair bir güvence imzalamıştı. Zaten başlangıçtan beri düşmanın kurallarıyla oynuyordu.
Allende kendini iktidara taşıyan kitlelerin radikalizmini de bir ölçüde ifade etmek zorundaydı, aşağıdan büyük bir basınç kendisini daima ileri adım atması için dürtüklüyordu. Allende hükümeti, 1971'in ilk birkaç ayında 90 firmayı ulusallaştırdı ve 1400 çiftliğe el koydu. 1971 Temmuz'unda büyük oranda ABD'li tekellerin elinde bulunan bakır sanayini ulusallaştırdı. Kömür, demir, azot, tekstil sanayisi de devlet mükiyeti haline getirildi. İşçi ve emeklilerin ücretleri yükseltildi, kira artışları durduruldu, toprak reformu yapıldı.
Bu tarz reformlar burjuvazinin canını epey sıkmakla beraber, onu asıl korkutan şey bir proleter devrim tehdidiydi. Allende hükümeti ılımlı reformların ötesine gitmek isteyen işçilere güven veriyordu. 1971 yılı boyunca grevlerin sayısı hızla arttı. İşçilerin çoğu sadece ulusallaştırmalar istemiyordu: işyerlerinde iktidarlarını uygulamak istiyorlardı. İşte buna burjuvazi katlanamazdı.
Karşı-devrimci saldırılar, Allende'nin seçimleri kazanması ile birlikte suikast girişimleri olarak kendini göstermişti. Ancak 1972'ye gelindiğinde artık burjuvazi açısından Allende'nin şahsına yapılacak bir suikast sorunu çözemezdi. Artık sistemin işleyişini baltalamak, bu gidişe bir dur demek gerekiyordu. Kamyon sahipleri bir lokavt örgütlediler. Hedef sistemi kaosun eşiğine getirmekti. Ama beklenen olmadı: çünkü işçiler duruma el koydu, kamyonları ele geçirdi ve ekonominin normal işleyişine devam etmesini sağladı.
Karşı-devrim tehdidi büyüdükçe işçiler kendi örgütlerini oluşturmaya başladılar: kordonlar (endüsti kemerleri). Her devrim sürecinde yaşanan Şili'de de yaşanıyordu. İşçiler eski yapıların yerine mücadelelerine uygun yeni örgütler oluşturuyorlar, bir işçi devletinin nüveleri olan kendi öz yönetim organlarını yaratıyorlardı.
Allende, karşı-devrim girişimlerine karşı her hangi bir desteği istemiyordu: "Anayasa tarafından oluşturulanlar dışında burada hiçbir silahlı güç olmayacak... Eğer başkaları ortaya çıkarsa ben onları ortadan kaldırırım.' Allende, karşı-devrimin saldırılarını engellemek için silah isteyen işçileri silahlandırmak, savunma örgütleri oluşturmak yerine hükümete generalleri (Pinochet) alarak orduyla birlikte çalışmak istediğini kanıtlamak istiyordu. Allende, karşı-devrime karşı savaşmayı seçemezdi, çünkü kendisi boğazına kadar parlamentarizme batmış bir reformistti ve kapitalist sitemin sınırları dışında bir değişim hayaline sahip de değildi.
11 Eylül 1973'de Pinochet liderliğindeki ordu Başkanlık Sarayı'nı kuşattığında Allende hala kitlelerden silaha sarılmamalarını ve işerinin başına gitmelerini istiyordu. Burjuvazi, 10 milyonluk küçük bir ülkede aralarında Allende'nin de bulunduğu 30 bin kişiyi katledilerek devrim tehlikesini savuşturmayı başardı. Açık ki sosyalizme barışçıl geçiş hayalleri devrimin boğazlanmasına yol açmıştı.


Chavez'in Venezuelası


Amacımız Allende ile Chavez dönemlerini birebir karşılaştırmak değil. Ne var ki iki dönem arasındaki temel benzerlikler ilkesel sonuçları çıkarmamız ve “kamucu”sosyalizm anlayışını mahkum etmemiz için bize oldukça zengin veriler sağlıyor.

Castro, Allende gibi Chavez'i de iktidarı alma yöntemi konusunda tebrik etti.

Allende gibi Chavez de 1990'lar boyunca radikalleşen kitle muhalefetinin etkisiyle 1998 seçimlerinde oyların %56'sını alarak devlet başkanı oldu. Chavez de iktidarda reformlar gerçekleştirdi. Bir kısım büyük toprak sahibine ve çoğunlukla da devlete ait toprakları topraksız köylülere dağıtılmasını sağladı. Eğitim ve sağlık alanında Venezuellalı insanların şimdiye kadar görmediği bir dizi reform yaptı. Binlerce okul açıldı, ücretsiz üniversiteler kuruldu. Sağlık hizmeti ülkenin ücra köşelerine kadar götürüldü. Çok sağlıksız konutlarda yaşayan on binlerce Venezuelalı için yaşanabilir konutlar yapıldı...
Reformların çileden çıkardığı kapitalist unsurların ABD destekli bir darbeyle ya da Chavez'e yapılacak bir suikastin ardından yapacakları saldırılarla karşı devrim sürecini başlatmak için uygun koşulları kolladıklarından emin olabiliriz. Ne var ki en azından bir süre daha şanslarını fazla zorlamayacakları da bir gerçek. Zira kitlelerin böyle bir girişime nasıl tepki vereceklerini daha önceki darbe girişiminde bizzat yaşayarak gördüler. Olayların çığrından çıkıp bir proleter devrimi dönüşmesi riskini göze alamazlar. Bir kaplana bütün canlılığıyla ayaktayken saldırmaya cesaret edemiyorlar, ama bu kaplan yorulduğunda buna yeltenmeyecekleri anlamına gelmez. İşçi sınıfı hareketi sonsuza kadar en radikal olduğu konumda kalmaz. Hareketin yavaşladığı anda burjuvazi bunu uzun zamanıdır bekliyor olacaktır.
Chavez'in bu durumu tersine çevirebilecek bir önerisi, programı yok. Çünkü Chavez, kapitalist toplumun sınırlarını aşan bir devrim perspektifine sahip değil. Allende gibi Chavez de sadece ulusal kaynakların devlet tarafından işletildiği, gelirin adil paylaşıldığı, ülkenin kendi kaynaklarıyla geliştiği daha insancıl bir kapitalizme ulaşma hedefinde. Bolivarcı devrim programı ise ulusal kalkınmacı bir modele dayanan bir sosyal refah devletinin ötesinde bir şey öngörmüyor. Chavez bir devrimci değil, çünkü tıpkı Allende gibi düşmanın kurallarıyla oynamaya çalışıyor, bırakın burjuva devlet aygıtını parçalamayı izlediği siyasetle burjuva devlet mekanizmasını güçlendiriyor.
Chavez'in yapacakları kendi sınıfsal pozisyonuyla belirlenmiştir, tıpkı Allende gibi O'ndan da yapacaklarının fazlasını beklemek hayalcilik olur. İşçi sınıfı ve yoksul halkın kazanımlarının genişlemesi ve kalıcılaşması için, karşı devrim tehlikesinin bertaraf edilmesi ve devrim ateşinin tüm Latin Amerika'yı sarması için sosyalist devrim zorunludur. Bu da ancak kitlelerin Chavez'i aşmasıyla olabilecek bir şeydir. Dolayısıyla Venezuelalı devrimci Marksistlere çok önemli görevler düşmektedir. Hiçbir zaman Chavez konusunda sekterliğe düşmeden, işçi sınıfının Bolivarcı devrim yanılsamasından kurtulmasını hızlandıracak politikalarla işçiler arasında hızla örgütlenmeleri zaruridir.

Sonuçlar


İşçi hareketinin dünya çapında güç kazandığı, Türkiye'de Ecevit'in bile "toprak işleyenin, su kullananındır" diyebildiği koşullarda Allende her ne kadar ilgi çekse de yaptıkları birer mucize olarak görülmemişti. Oysa ki sosyal demokratların dünya çapında neoliberal saldırıların uygulayıcısı olduğu, işsizliğin, yoksulluğun, sendikasızlığın, kuralsızlığın kural olduğu günümüz dünyasında sosyal demokrat bilince sahip işçilerin Chavez'in reformlarına sanki birer mucizeymiş gibi bakması ve yaşananları devrim diye nitelendirmesi anlaşılır bir durum. Burada anlaşılmaz olan kendisini sosyalist olarak görenlerin bu süreci devrim olarak nitelendirmesi ve Venezuella'nın sosyalizme farklı bir deneyimle geçebileceğine inanmalarıdır. Bu tutumun iyice irdelenip mahkum edilmesi devrimci Marksistlerin boynunun borcudur.
Chavez'in yaptıklarını "Bolivarcı devrim" olarak tanıtan sol, sadece çarpık sosyalizm anlayışını ortaya koymamakta ayrıca da kitlelerde bilinç bulanıklığına yol açmaktadır.
Türkiye gibi kapitalist sistemin çelişkilerinin çok açık bir şekilde yaşandığı bir toplumda değişim isteyenler azınlık değil çoğunluktur. Ancak bu değişim beklentisi, ne yazık ki, sosyalistlerin değişimden anladıkları ile aynı şeyi ifade etmez. Değişim anahtarı olarak çoğu zaman sistemin içinde iyi bir yerlere gelip sistemi içinden dönüştürmek ortaya konulur. Özellikle sosyal demokrasinin çözüm önerisi budur. Hangimiz hayatının şu ya da bu yerinde böyle bir öneri ile devrim fikrinden caydırılmaya çalışılmamıştır? Sistemi içten değiştirme fikrinin çok güçlü olduğu, böyle bir toplumda seçimle işbaşına gelmiş, kapitalist aygıtın işleyişine son vermemiş ve o aygıtın sınırları dahilinde hareket eden bir liderin yaptıklarını devrim diye nitelendirirseniz toplumdaki reformcu yanılsamaları güçlendirmekten, kitleleri sosyal demokrasinin kucağına atmaktan başka birşey yapmazsınız.
Solun Chavez'e yaklaşımı ideolojisiyle belirlenmiştir ve basit bir taktik hata olmaktan uzaktır. Bu algılayışın altında sosyalizmi devlet mülkiyeti ve merkezi planlamadan ibaret sayan çarpık sosyalizm anlayışı vardır. En açık ifadesini TKP'de bulan ama solun diğer kesimleri tarafından da paylaşılan bu anlayış Stalinizmin sola bıraktığı kirli mirasın bir parçasıdır.
SSCB'de yaşanan rejimleri yıllarca sosyalist olarak nitelendiren sol için sosyalizm eşittir devlet mülkiyeti fikri oturmuştu. Öyle ya, Stalin SSCB'sinde ne sovyetler var, ne işçi demokrasisi, ne özgürlük... Öyleyse nedir bu sosyalizm: tabii ki devlet mülkiyeti artı merkezi planlama!
Venezuella'da Chavez'e yönelik darbe girişimlerinden sonra aklına Şili deneyimi gelen Sol dergisi yazarı bakın nasıl açığa vuruyor bu algılayışı:
"1970 yılında yapılan seçimler sonucunda Sosyalist, Komünist ve Radikal partiler ve diğer ilerici güçlerden oluşan Unidad Popular'ın adayı Salvador Allende Gossens Şili'de emperyalistlere ve onlarla işbirliği içindeki yerel güçlere karşı halkın d