LATİN AMERİKA'NIN KOŞUSU, DEVLET VE DEVRİM BİR KEZ DAHA
Latin Amerika'da kazan kaynamaya devam ediyor. Sınıf mücadelesinin radikalliğini sürdürdüğü bu coğrafyada hızla değişen siyasi durum, birbirini kovalayan yeni gelişmeler sınıflar arası güç ilişkilerine yeni boyutlar kazandırıyor. Her yeni boyut da politik ilkeler konusunda ve onunla doğrudan bağlantılı biçimde stratejik ve taktiksel yaklaşımlarda hayati tartışmaları gündeme taşıyor, farklı ideolojik duruşların bariz bir şekilde hayatta karşılık bulmasını beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, böylesi bir laboratuvarın devrimci Marksistlerin gündemine tekrar tekrar taşınması bir zorunluluk haline geliyor.
Devrimci yükseliş dönemleri siyasi hareketlerin gerçek yüzlerinin ortaya çıktığı dönemlerdir. Sağ cenahın neler yapacağı üç aşağı beş yukarı devrimci dönemlerden önce zaten bellidir. Bu süreçler, olsa olsa onların burjuva demokratlığının ne kadar sahte olduğunu ortaya çıkarabilir. Asıl siyasi deprem solda olur.
Bir devrim ne kadar ilerlerse en reformistinden başlayarak en "devrimcisine" kadar bütün küçük burjuva solcusu politik yapılar karşı devrim saflarına atılırlar. Tarihten örnek vermek gerekirse; o dönem şartlarında radikal gözüken reformcu Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), gerçekte bir proleter devrimden o kadar çok korkmaktaydı ki 1918'deki Spartaküs ayaklanmasının cellatlığını bizzat kendisi yaparak Alman proletaryasının komünist liderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebhnecht'i katletmişti. Bu konuyla ilgili çok iyi bir örnek de Rus devrim tarihinde mevcuttur. Sonraları Sosyalist Devrimci Parti (SR) adını alan Narodnikler Çarlık düzenine karşı uzun yıllar boyunca mücadele ettiler, bunun karşılığında idam edildiler, işkence gördüler, Sibirya'da uzun sürgün yıllarını tattılar. Lenin'in ağabeyi Aleksandr da çara suikast düzenlemek isterken yakalanıp idam edilen bir Narodnik'ti. Öte yandan, Narodnikler Çarlığı deviren 1917'deki Şubat Devrimi'nden sonra karşı devrimin saflarına geçtiler. Ekim Devrimi'yle yıkılan burjuva hükümetin başında onlar vardı, bu yüzden Ekim Devrimi'ne en şiddetli muhalefeti onlar gösterdiler, aşırı şovenist bir tutum takınarak emperyalist savaşta Rus ordularının yayılmacılığını desteklediler, devrimden sonra işçi iktidarını zayıflatmak için sabotajlar-saldırılar düzenlediler, en sonunda karşı devrimci Beyaz Ordu'ya katılıp işi Lenin'e suikast düzenlemeye kadar vardırdılar. Birçoklarına bu durum anlaşılmaz görünebilir, bu durum yine birçoklarına kaderin bir cilvesi ya da insanoğlunun çiğ süt emmişliği gibi de gözükebilir. Öte yandan Marksistler bu gibi durumların arkasında sınıf savaşımının doğasının yattığını bilirler. Kendilerine köylülüğü temel alan ve üyelerinin çoğunluğu orta sınıf aydınlardan oluşan Narodnikler'in küçük burjuva sınıf karakteri bir işçi devrimiyle uyuşmuyordu. Sınıfsal pozisyonları ideolojik yaklaşımlarını da belirliyordu, onlara göre Rusya'da bir işçi iktidarı kurulamazdı, "nesnel koşullar" bunu imkansız kılıyordu. Öte yandan devrimin gelişimi Rusya'da işçi iktidarının çok da mümkün olduğunu ispatladı. SR'ler devrimin gelişimi tarafından geride bırakılmışlardı; bu, onların sınıfsal pozisyonunun doğal bir sonucuydu.
Stalinist "Halk Cephesi" hükümetleri de bu gibi durumlara bolca malzeme sunar. Gelişen devrimci dalganın kendilerini aşıp, bir proleter devrime varmasından ödleri kopan resmi komünist partiler, halk cephesi hükümetleriyle işçi hareketini düzen sınırları içinde tutmaya çalışmışlardır. Bu taktiğin sonucu olarak 1936 Fransa'sında ve 1973 Şili'sinde çöken burjuva mekanizmayı ayakta tutmuş, 1936 İspanyasındaysa tamamen göçmekte olan kapitalist sistemin bekası için devrimi arkadan hançerlemişlerdir.
Proletaryayla kapitalistler arasında 150 yılı aşan geçmişi bunun gibi örneklerle dolu olan sınıf savaşımının bu yönünü Marks şu sözlerle ifade etmişti: " Özel yaşamda bir insanın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile o insanın gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı arasındaki ayrım gibi, tarihsel mücadelelerde partilerin sözleri ve vaatleriyle onların gerçek yapıları ve çıkarları arasında, kendileri hakkında sahip oldukları düşüncelerle onların gerçekte ne oldukları arasında daha dikkatli bir ayrım yapılması gerekir. "
Chavez'den Morales'e Latin Amerika'nın Solcu Devlet Başkanları
Latin Amerika'da son dönemde yaşananları da bu yukarıdaki alıntı temelinde ele almak gerekiyor. Sınıf mücadelesi tarihinin sayısız dersleri Marksistlere bu konuda yeterince donanım sağlamaktadır.
Burjuva medyada oldukça yankılandığı üzere Latin Amerika'da solcu devlet başkanları kervanına Ekvador, Arjantin, Brezilya, Venezuela, Uruguay'dan sonra en son Şili'de Bachalet, Bolivya'da Morales katıldı. Bütün bu seçim zaferlerinin ardından Chavez iyice coşup tüm Latin Amerika'nın kendine özgü yollardan 21.yüzyıl sosyalizmine ulaşacağını ilan etti. Bu fikrin salt Chavez'e ait olduğu söylenemez, kendini devrimci addeden türlü Stalinist, küçük burjuva radikali ve reformist Chavez ile yatıp Chavez ile kalkıyor, bir şekilde Chavez'in 21.yy sosyalizmi, Bolivarcı devrim hareketi gibi kavramlarına alkış tutuyorlar.
Ömrü boyunca doktor yüzü görmemiş, açlık ve sefalet içinde kıvranan, hiç bir sosyal güvenceye sahip olmayan Venezeula ya da (o da olursa) Bolivya halkına yapılan reformlar bir devrim gibi gelebilir. Onları sosyalist devrim fikrine kazanmak Devrimci Marksistlerin görevidir. Öte yandan Venezuela'daki Bolivarcı "devrimi" ballandıra ballandıra anlatıp sosyalizm konusunda bilinç geriliği yaratan "komünistler" ve "devrimciler" ile Marks'ın yukarıda yaptığımız alıntısı temelinde sağlam bir hesaplaşmaya girilmelidir.
Bu bağlamda Latin Amerika'da yaşananları doğru okumak gerekiyor. Latin Amerika sınıfsal çelişkilerin çok yoğun olduğu bir kıta. Son dönemlerde yapılan bir araştırma sınıflar arasındaki uçurumun Latin Amerika'da Afrika'dan bile daha derin olduğunu gösterdi . En yoksul %10 toplumsal zenginliğin ancak %1'ine ulaşabiliyorken, en zengin %10, %48'lik bir paya sahip olabiliyor. Kıta genelinde halkın yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor, üstelik bu yoksulluk bir avuç kapitalistin gösteriş, lüks ve iştiham içinde yaşamlarıyla yan yana. Bu durum kıtanın yüzyılları aşan isyancı geleneği ve geleneksel olarak güçlü olan sol havasıyla birleşince, kıtada her zaman patlamayı bekleyen bir devrimci mücadele dalgası hazır bulunuyor. Bu nedenle kıtada devrimci durumlara oldukça sık rastlanıyor.
İşte Latin Amerika'da son yıllarda sınıf mücadelesinin nasıl şiddetlendiğinin kanıtları olarak bir dizi büyük ayaklanma patlak verdi ve devrimci durum yaşandı. Ekvator'da 2000 yılında ayaklanan kitleler parlamento binasını, başkanlık sarayını, yüksek mahkemeyi bastılar. İktidar fiilen ele geçirilmiş, burjuva devlet mekanizması fiilen devre dışı bırakılmıştı ama devrim çok geçmeden kaybedildi. Arjantin'de 2001'in Aralık ayında kapitalizmin krizine halk ayaklanarak karşılık verdi. Devrimci dönem aylarca devam etti. Venezuela'da 2002'de Nisan ayında ABD destekli darbe girişimi sonrasında ayaklanan milyonlarca kişi başkanlık sarayını kuşatarak darbeyi geri teptirdi. 2003'ün Ekimi'nde Bolivya'da ayaklanan işçiler ve topraksız köylüler asker ve polislerle çatıştı. Çatışmalarda resmi rakamlara göre 120 kişi öldü. Devrimci dönem boyunca ellerindeki dinamitlerle gösterilere katılan madenciler, ayaklanmanın şiddetinin sembolü oldular, işçi sınıfı iktidarın eşiğinden döndü. Son olarak Nisan 2005'te ayaklanan halk reform vaadiyle 2000 ayaklanmasının üzerinden iktidara gelen, iktidarındaysa kapitalistlere çalışan Gutierrez'i devirdiler.
Reformistlerin Yükselişi Bolşevik Önderliğin Olmayışındandır
Sınıf çelişkilerinin yarattığı büyük toplumsal öfkenin neden olduğu kendiliğinden ayaklanmaların kapitalist sistemi silkelediğini ama yıkamadığını 20.yy'ın bir çok deneyimi kanıtladı. Bunun 21.yy'daki ilk örnekleri Latin Amerika'da Bolivya, Arjantin ve Ekvator'da yaşandı. Sınıf mücadelesi tarihi bu gibi yarım kalan devrimlerle doludur.
Kapitalizmin krizi ve gelişen kitle muhalefetine paralel olarak gelişen bir devrimci aygıtın yokluğu reformist siyasi yapılanmaları alternatifsiz bırakmakta; bu da reformizmin burjuva parlamenter kanalları etkili şekilde kullanmasına fırsat yaratmaktadır. Kendiliğinden hızla gelişen mücadele dalgası, gelebileceği en son nokta olan iktidar sorununa kadar ulaşıyor, burada enerjisinin bir kısmını dejarz ettikten sonra çaresiz biçimde yüzünü parlamenter kanallara ve reform vaatlerine dönüyor. Latin Amerika'da reformist liderlerin peşi sıra iktidara gelmesinin arkasında böyle bir manzara yatıyor. İşçi sınıfının militan mücadelesine önderlik edebilecek Bolşevik bir hareketin varlığı ise tüm Latin Amerika'da sürekli devrim dalgasının başlamasına ve Latin Amerika Birleşik Sovyet Cumhuriyeti'nin gündeme gelmesine yol açacaktır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi söz konusu süreç, gelişen sınıf muhalefetinin devrimci bir önderliğe sahip olmaması yüzünden iktidar sorununa çözüm üretememesi ve kitlelerin, sorunlara burjuva düzen sınırları içerisinde çözümler öneren reformist liderleri desteklemeye başlamalarından ibarettir.
Ne var ki Chavez ve Chavez yanlıları yaşananların bir “çeşit” (Chavez buna Bolivarcı diyor) devrim olduğu konusunda ısrarlılar. Öncelikle bir konuya açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Latin Amerika'da iktidara gelen reformist liderlerden sadece Venezuela, dünya genelindeki reformist çizgiden farklılık gösteriyor. Marksist Bakış'ın ikinci sayısında derinlemesine ortaya konulduğu gibi, kapitalizmin kriziyle beraber reformist akımların reform yapmaları imkansızlaşmış, “reformsuz reformizm” sendromuyla birlikte Blairci “üçüncü yol akımı” tüm dünyada yaygınlık kazanmıştır. Örneğin Brezilya'da başkanlık seçimlerini kazanan “metal işçisi” Lula Da Silva iktidarında tıpkı Blair ve Schröder gibi neoliberal bir siyaset gütmektedir. Esasında Lula'nın kişilik olarak Chavez'den daha az solcu olmadığı iddia edilebilir, ama mesele o değildir. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahip, uluslararası ticaretle küresel kapitalizme çelik halatlarla bağlanmış, bölgesel bir gücün başkanı, bir burjuva politikacı olarak Lula'nın reformlar bağlamında yapacakları son derece sınırlıdır. Kirchner iktidarı ise reformistlerin kapitalist sistemin hasta bakıcıları olduğuna en iyi örnek olsa gerek. Misyonu Arjantin'de çöken kapitalist sistemi ayakta tutmak olan Kirchner'i tüm dünya burjuvalarının ne kadar sevdiği ortada. Arjantin'deki ayaklanmadan burjuva çevreler o kadar rahatsız oldular ki Kirchner iktidarının IMF'ye yapılan borç ödemelerini dondurmasına bile ses çıkarmadılar, zira adamları Kirchner ortalığı yatıştırmaya çalışıyordu, O'na yardımcı olmak gerekirdi, gereken yapıldı. Uruguay ve Şili örneklerinde de sosyal liberal sentezin ötesinde bir şey beklemek hayal olur. Şili'de seçimleri kazanan Bachalet'in partisi zaten uzun yıllardır iktidarda.
Venezuela ve Bolivya'ya gelince. Chavez'i diğer reformist liderlerden ayıran özellik Chavez iktidarının diğer reformcu liderlerden farklı olarak reform yapabilme şansına sahip olmasıdır. Bunu ülkenin zengin petrol ve doğal gaz yataklarına borçludur. Venezuela dünyanın en büyük petrol üreticilerinden birisidir. Bu duruma sürekli artan petrol fiyatları da eklenince, Chavez devletin eline geçen çok büyük ekonomik kaynaklar sayesinde, burjuva mülkiyet ilişkilerine dokunmadan reformlar yapabilme şansını elde etmiştir. Diğer reformcu liderler bu şansa sahip değildir. Diğer taraftan Chavez'in bu şansı kullanabilmesi hiç kolay olmamış, bunun için çok net bir ulusalcı çizgi izlemesi gerekmiş ve hatta bu yolda ABD patentli darbe girişimine maruz kalmıştır. Sonuçta Chavez petrol gelirleri üzerinde tam denetim kurmayı başarmıştır. Bu da Chavez'in “reformcu reformizm” özgün örneğinin oluşmasını sağlayan temel etmen olmuştur.
Bu noktada Chavez'in reformlarını “Bolivarcı Devrim” olarak değerlendirerek “dünya Chavez'ini arıyor” naraları atanlarla hesaplaşmak gerekiyor. Chavez bir çok reform yaptı, bu doğru. Yoksullar için hastane, okul, konut yaptırdı; topraksız köylülere devletin toprağını dağıttı, okul çocuklarına beslenme verdirdi... Örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki ama, ne zamandan beri bu gibi reformlar devrim sayılıyor. Ücretli emek sömürüsü olduğu gibi duruyorken, kapitalist düzen yarattığı tüm pisliklerle yerli yerindeyken, tarihsel bir perspektiften bakıldığında Chavez'in reformlarına kırıntı demek hiç de abartı olmayacaktır. Kaldı ki, bu gibi haklardan daha fazlası bugün AB ülkelerinde mevcut, peki AB'de sosyalizm olduğunu kim iddia edebilir? Chavez'in burjuva mülkiyet ilişkileriyle bir sorunu olmadığı ortada, bunu kendisi defalarca belirtti ‘beraber çalışacağız' diye. Venezuela'da üretim ilişkilerinde, üretim araçları üzerindeki burjuva mülkiyet hakkında değişen hiç bir şey yok ve Chavez iktidarında Chavez'e rağmen bir kalkışma olmazsa ilerde de olmayacak. Oysa gerçek bir devrim Venezuela'da doğrudan burjuva toplumsal düzenin temellerini hedefler: “Bir sosyalist devrim ilk elde burjuva devlet mekanizmasını, onun tüm aygıtlarını dağıtarak parçalamalıdır. Ordu dağıtılmalı, üst düzey subaylar tutuklanmalıdır. Buna paralel olarak devrim, kendisini korumak için halkı silahlandırmalı ve işçi milislerini örgütlemelidir. Tüm bankalar tek bir merkez banka halinde kamulaştırılmalı, dış ticaret tekeli oluşturulmalıdır. Burjuva parlamento dağıtılmalı, ekonomik ve sosyal hayatın kontrolü, yeni iktidarın temeli olan işçi meclislerine (konsey ya da sovyet) geçmelidir.