Geçmişte büyük bir rekabet ve çatışma içinde olan farklı akımların, bugünlerde eski düşmanlarının anılarını yad etme yarışına girdiğini görüyoruz. Böyle bir yarışın arkasındaysa devrimci mücadeledeki gerilemenin etkisiyle bu tarz sahiplenişlerin can simiti etkisi yaratması yatıyor. Öte yandan sahiplenilen liderlerin salt prestijleri ve saygınlıkları bahis konusu oluyor, onların ideolojik duruşları ısrarla göz ardı ediliyor. Böyle olunca söz konusu liderlerin politik duruşlarının içeriği boşaltılmış oluyor. Örneğin uzun yıllar Rosa Lüksemburg'a küfredenler şimdi, Rosa anmaları bile düzenliyorlar, O'nun işçi ayaklanmasının başında ölen önder devrimci kişiliğine methiyeler düzüyorlar; devrimci çizgisini tamamen hasır altı ederek. Bu rüzgardan Mustafa Suphiler de payına düşeni aldı. 28 Ocak, neredeyse her grup için bir anma konusu oldu. Ancak Rosa Lüksemburg'un başına gelenler, Suphi'nin de başına geliyor. Suphilerin devrimci, enternasyonalist, sürekli devrimci fikirleri kapı dışarı edilerek yapılacak herhangi bir sahiplenme, kuru bir kabuğu sahiplenmenin ötesine gidemez. Üstelik bu, Suphilerin uğrunda öldüğü Bolşevik geleneğin içinin boşaltılarak, onların bir azize çevrilmesinden başka birşey değildir. Bu bağlamda, Mustafa Suphilerin mirasını devam ettirme iddiasında olanlar, Mustafa Suphilerin uğruna öldürüldükleri devrimci geleneği, tüm tahrifatlara karşı net bir şekilde ortaya koymalıdır.
Mustafa Suphi'nin Mirası
Mustafa Suphi, politik gelişiminin başlarında İttihat ve Terakki'yle ilişki içindeydi. İttihatçıların iktidara gelmesinden sonra 1912 yılında onlardan uzaklaşmaya başladı. Balkan Savaşı'na karşı çıkan Mustafa Suphi, 15 yıl hapis cezasına mahkum edilerek, Sinop'a sürgüne gönderildi. 1914 yılında birkaç arkadaşıyla birlikte bir balıkçı teknesiyle Karadeniz'e açılarak Rusya'ya geçti. 1.Dünya Savaşı başladığında Mustafa Suphi Batum'daydı. Osmanlı Devleti'yle Rusya'nın iki ayrı kampta yer alması nedeniyle düşman bir devletin vatandaş olarak sivil savaş esiri olarak tutuklandı. 1915 yılına gelindiğinde Mustafa Suphi, Rus Sosyal Demokrat Partisi'nin Bolşevik kanadına üyeydi ve çok büyük bir ideolojik değişim geçirmişti. Türk savaş esirleri arasında propaganda ve örgütlenme çalışmaları yaptı ve Ekim Devrimi saflarında yer aldı. Rusya'daki diğer bütün politik tutuklular ve savaş esirleri gibi, Mustafa Suphi de, Ekim devrimiyle birlikte özgürlüğüne kavuştu. Rusya'da çeşitli bölgelerde, Bolşevizm'in propagandasını yaparak, partinin örgütlenme çalışmalarını yürüttü. Enternasyonel görevlerini yerine getirdi. 1918 yılında Türk Sol Sosyalistlerin ilk kurultayını örgütledi. Bu örgütlülük, daha sonra Bakü'de kurulan Türkiye Komünist Partisi'nin bileşenlerinden biri oldu. Mustafa Suphi, bütün yaşamını devrimci mücadeleye adadı.
Devrimin ilerleyen yıllarında Mustafa Suphi, Rusya'nın Müslüman halkları arasında parti örgütlenmesini geliştirmek, Kızıl Ordu birlikleri oluşturmak ve sovyet yönetimini yerleştirmek doğrultusunda çaba gösterdi. Bu amaçla 1918 yılı içinde Avrupa Rusya'sından Orta Asya içlerine, Kafkasya'ya dek ülkenin dört bir tarafında bulundu. 1919 başında Kırım'ın ele geçirilişinin ardından RKP bölge komitesi üyesi olarak buraya yollanan Mustafa Suphi, kaldığı kısa süre içinde Anadolu'yla bağları geliştirdi, Türkiye'ye yayın, propaganda malzemesi ve propagandacı yolladı. Kırım'daki 75 günlük sovyet iktidarı sırasında Beyaz Orduyla savaşan Uluslararası Doğu Alayı' nı kurdu. Denikin'in kuşatmasını yararak Odesa'ya çekildi. Bir süre sonra buradan ayrılarak yeni bir görevle Türkistan'a geçti. Bu süreçte hem parti yapısını yeniden düzenledi hem de Türklerden oluşan bir Kızıl Ordu birliği örgütledi. Çin, Kaşgar, Buhara, Hiva, İran ve Türkiye'd e propaganda faaliyeti sürdürecek Beynelmilel Şark Tebligat Şurasını örgütledi ve başına geçti.
1920 yılının 28 nisanında ayaklanan Bakü İşçileri, Azerbeycan Müsavavat Hükümeti'ni yıkarak, Sovyetlerini kurdular. Mustafa Suphi, Mayıs ayında, Taşkent'ten Bakü'ye geldi. Bu dönemde Anadolu'ya dönme fikri zihninde daha da somutlaşmıştı. Komünist Parti'nin kuruluş çalışmalarına girişti. Partinin kongresini Ankara'da toplamak istediler. Anadolu'da örgütlenmiş ve merkezi Ankara'da bulunan Halk İştirakıyun Partisi, Kongre'nin Ankara'da yapılması için izin istedi. Ancak Ankara bu izni vermedi. Anadolu'da örgütlenme girişimleri ve Ankara'yla haberleşme sürerken, 23 Temmuz-7 Ağustos 1920 tarihleri arasında toplanan 3. Enternasyonel'in ikinci kongresi Şark Milletleri Kurultayı(Doğu Halkları Kurultayı)'nın toplanmasını kararlaştırdı. 1 Eylül 1920 tarihleri arasında toplanan Kurultay'a, doğu ülkelerinden devrimci olan ve olmayan 1833 delege katıldı. Büyük bir çoşku ile geçen kongrenin ardından 10 Eylül 1920 tarihinde Bakü'de Sovyetler Birliği'nden, Anadolu'nun değişik yörelerinden, İstanbul'dan gelen 74 delegeyle (toplam 235 delege) Birinci ve Umumi Türk Koministleri Kongresi, TKP'nin kuruluş kongresi toplandı.
TKP
TKP üç siyasi yapının birleşiminden oluşmuştu: Türkiye Halk İştirakun Fıkrası (Ankara), Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fıkrası (İstanbul), Mustafa Suphi önderliğindeki grup (Sovyetler Birliği).
Türkiye Halk İştirakun Fıkrası, Anadolu'da örgütlenen bağımsız grupların biraraya gelmesiyle 1920'de kuruldu. Ekim Dev rimi'nden etkilenmiş, Bolşeviklere sempati duyan ve kendilerine sosyalist diyen bu insanlar bir ideolojik bağlam üzerinde anlaşmaktan öte kendiliğinden biraraya gelmişlerdi .
Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, Dr. Şefik Hüsnü (Deymer)'nün öncülüğünü yaptığı grup tarafından 1919'da İstanbul'da kuruldu. Bu grup, daha çok Almanya ve Fransa'da öğrenim gördükleri yıllarda sosyalizmi benimseyen aydınlardan oluşuyordu. Aydın bir çevreye hitap eden örgüt, 2. Enternasyonal'inde, oportünizmin uzlaşmacı ve şoven yanlarının izlerini taşır.
Mustafa Suphi önderliğindeki grup ise, Bolşevizm geleneğinin doğrudan uzantısıdır. M. Suphi, bir Bolşevik militan olarak Ekim Devrimi 'ne katılmış, iç savaşta savaşmış ve sosyalist dünya devrimine katkı sağlamak için M üslüman coğrafyada aktif olarak mücadele etmiştir. Esirlerden oluşan ilk komünist örgütlenmelerin kuruluşunda yer alıp. Komünist Enternasyonal Kongresi'ne Türk komünistlerini temsilen katılmıştır.
Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fıkrası ve Şefik Hüsnü
Türkiye İşçi ve Köylü Fıkrası'nın ideolojik duruşunu, Şefik Hüsnü'nün Aydınlık dergisindeki 1 Ocak 1923 tarihli "Devrimimizin Gelişmesi" adlı yazısı ortaya koyuyordu. Bu parti, Türkiye'de bir sosyalist devrimden önce demokratik bir aşamayı hedefliyordu; aşamalı bir devrim anlayışına sahipti. Bu bağlamda katıksız Menşevik bir duruşu vardı:
"Şimdiye kadar cereyan eden vakayi, elde edilen semereler ve bilhassa büyük bir isabet-inazar ve maharetle başarılan Milli İnkılap, memleketimizin mukadderatını ellerinde tutanların hafi bir vuzuh ile vaziyetin icabetini takdir ettiklerini göstermektedir. Rusya'da olduğu gibi, hükümdarlığın ilgasını bir halkçılık devresinin takip etmesinden, bizde de içtinap olunamazdı. Cezai inkılap yolunda bilahare daha canlı bir yürüyüşle ilerlemek için bu bir dinlenme noktasıdır. Bütün tehlike, bu noktada kendimizi unutup derin bir rehavet içinde tekrar harekete gelmekten istinkaf temayülündedir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, eriştiğimiz vakfe, yolumuzun müntehası değildir. Yalnız ilerisini tenvir eden bir projektör vazifesi gören bir menhalededir."(1)
Bu alıntı, Türkiye'de olası bir devrimin öncelikle demokratik bir devrim olacağını, yaşanacak bir demokratik aşamadan sonra sosyalist devrim yolunda ilerlenebileceğini (o da o aşamada rehavete kapınılmazsa) söylemekteydi. Şefik Hüsnü, kendi ideolojik perspektifini haklı çıkarmak için Rusya'da Çarlığın yıkıldığı 1917 Şubat Devrimi ile 1917 Ekim Devrimi arasında yaşanan ikili iktidar sürecini böyle bir demokratik aşama olarak anlatıyordu. Oysa ki demokratik aşamanın yaşandığı söylenen 1917 Şubat ve Ekim arasındaki dönemde (bu ne aşama ki sekiz ayda bitmiş!), toprak sorununun çözümü, savaşın sona erdirilmesi, ulusal sorunun çözümü gibi demokratik görevler yerine getirilmemişti. Bu demokratik adımların atılması için 1917 Ekim Devrimi'nin yaşanması gerekiyordu. Temel demokratik taleplerin yerine getirilip getirilmediği bağlamında bile incelense Şubat-Ekim arası dönemin bir demokratik aşama olmadığı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. 1917 Şubatıyla Ekimi arasındaki süreç, dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın her devrimde ortaya çıkan bir ikili iktidar sürecidir. Bir yanda işçi sınıfı kendi organları (sovyetler) aracılığıyla iktidara sahipken diğer tarafta da burjuvazi, hükümeti aracılığıyla yönetmeye devam etmektedir. İkili iktidar süreci devrim sonrasında işçi sınıfının iktidarı elinde tutmayı başarıp başaramayacağını, iktidarı burjuvaziye kaptırıp kaptırmayacağını ortaya koyan sınıf savaşımının derinleştiği bir mücadele sürecidir, yoksa bir dinlenme noktası değil. Rusya'da olayların gelişini bunu kanıtlamıştır.
Şefik Hüsnü, aşağıda alıntılayacağımız yazısında Ulusal Kurtuluş hareketine liderlik eden burjuva unsurlara yönelik illüzyonlarını da ortaya koyar:
"İnkılap yolunda devam etmezsek, memleketmizde elyevm mevcudiyeti pek o kadar hissedilemeyen sermayedar burjuvazi sınıfını adeta halketmiş olacağız. Yani bir hızb-ı kalilin menfaatini gösterek bütün milletin ekseriyet-i kahiresini teşkil eden köylü ve işçilerimizi işkenceli bir esaret devresinden geçmeğe mecbur edeceğiz. Buna hiç kimsenin muvaffak olacağına ihtimal verdiğimiz zannolunmasın. Fakat biz istiyoruz ki, böyle akim ve muzir bir teşebbüse hiç girişilmeden halkçı inkılabını yapanlar, İçtimai İnkılap fikirlerini ve çalışan sınıfları temsil eden heyetlerle el ele versinler... hem memleket dahilinde sınıf ve fikra mücadeleleri kökünden kazınarak milli vahdet ve tenasüt temin edilsin... hem de burjuva emperyalizmine karşı müttehit ve kuvvetli bir cephe teşekkülüne medar olmak suretiyle beynelmilel takviye ederek beşeriyete müessir bir hizmet ifa etmiş olalım. "(2)
Bu alıntı, Şefik Hüsnü'nün Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin liderlerini burjuva unsurlar olarak görmediğini, bu unsurların sosyalistlerle birleşmeye yanaşabileceğini ve böyle bir birleşme olması halinde de "sınıf ve fıkra mücadelelerinin kökünden kazınacağı"nı söylemektedir. Fıkra ve sınıf mücadelelerinin kazınması ya burjuvaziyle bir uzlaşmaya girip mücadele etmemekle ya da sınıfların ortadan kalktığı sosyalizm aşamasıyla mümkün hale gelir. O dönemde ikinci durum söz konusu olmadığına göre, Şefik Hüsnü'nün bu yaklaşımı sınıf uzlaşmacılığının açık bir örneğidir: burjuva bir unsurla ittifağı önüne koyar. Bu yaklaşım, ulusal hareketin liderliği ile sosyalistler el ele verirse rejim sosyalist bir nitelik kazanabilir düşüncesine sahip olduğu için tepeden inmeci bir sosyalizm anlayışını da yansıtır. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, Şefik Hüsnü'nün önüne koyduğu hedef sosyalist bir devrim değil, bugün Stalinist solda da hakim olan ve esasen Menşevik bir yaklaşım olan "ulusal kalkınmacı bir model"in kurulmasıdır. Şefik Hüsnü liderliği Kemalist rejimle işbirliği yapılarak böyle bir rejimin kurulması halinde, 'burjuva emperyalizmine' bir darbe indirmiş olacağını iddia ederken Kemalizmin burjuva karakterini gözlerden kaçırmaya çalışır.
Türkiye Halk İstirakun Fıkrası
Ankara merkezli olan bu parti, Anadolu'daki kendine komünist sıfatlar atfeden grupların kendiliğinden birleşmesiyle oluşmuştur. THİF, harekete sınıflararası bir nitelik vermek ve geniş halk kitlelerinin (ve Meclis'teki Halk Zümresi-Yeşil Ordu mensuplarının) desteğini kazanmak için İslamiyetin sola yatkınlığı üzerinde durmak gibi sapmalar göstermiştir. Ancak devrimci Marksist ilkelere olan uzaklığı bu bağlamlarla sınırlı değildir. Bu partinin Şefik Hüsnü'nün partisi TİÇSF gibi Menşevik bir programa bile sahip olduğu söylenemez. Bu hareket, Ankara hükümetine muhalif unsurların o dönemde büyük meşruiyet ve prestije sahip Bolşevizme kendilerini yakın hissedip kendilerini komünist bir muhalefet olarak adlandırmalarının ötesinde bir komünist hüviyet taşımaz. Yazılarında açıkça Türkçü yanlar vardır. Mustafa Suphi çevresi, dost halkların emperyalizmin elinde birbirlerine kırdırılmasından bahsedip, öfkenin kardeş Ermeni, Yunan halklarına değil emperyalistlere dönmesi için çabalarken ("Taşnaklar ve Ermeni papazları milliyet ve mezhep davasıyla İngiliz siyasetine, İttihat ve Terakki ile Türk devletçileri de yine milliyet ve mezhep bayrağı altında Alman siyasetine hizmet etmişlerdir. Neticede milyonlarla Türk ve Ermeni fukarası imha edildi... Kiliselerde nesayih-i diniye yerine milli, dini düşmanlıkları telkin ediyor, asırlardan beri kardeş gibi yaşayan Türk ve Rum fakir halkı birbirlerine düşman ediliyorlardı(3)"), bu partinin yayınlarında ise içten içe bir yabancı düşmanlığı dikkat çekmektedir:
"...İzmir'e efendilerinin teklifiyle kollarını sallayarak giren Yunanlıların, Türk köylü ve amelesine idam sephaları kurmasıdır ki ruhunda henüz halis bir Türk kanını taşıyan Anadolu'yu kat'i bir mücadeleye atmıştır..." "Ekseriyeti Türk, cemiyatı ve müessesatı Türk olan memleketler Türktür; başkalarının olamaz. Maamafih Türkler başkalarının yurduna ve istiklaline de kendi yurdu ve istiklali gibi hürmet eder, zabt ve istila politikalarını edebiyen tel'in eder." (4)
"İngilizler, güya Yunan sürgüsüyle Anadolu'yu, Türk'ü artık kıpırdayamayacak bir hale sokmak; bütün alem-i İslama hakim olmak azmini besliyorlar, bu harbin sebebi, manası işte budur." "Kanlı, katil bir düşman evinize saldırıyor ve siz namusunuzu muhafa