BİZE YAZIN: marksistbakis@yahoo.com
Lenin Mücadelemizde Yol Gösteriyor:
Gelecek Her Yerde Bolşevizme Aittir!

Fikret Seyhan-(26.01.12)

Devrimci Marksist geleneğin büyük önderi Lenin’in ölümünün 88. yılındayız. 88 yıllık süreçte Lenin’in 20. yüzyıl için işaret ettiği pek çok olay yaşandı: Özellikle de savaşlar ve devrimler. Bu böyle devam ediyor. 21. yüzyılda emperyalist müdahalelerle, ekonomik krizlerle açılmıştı. Latin Amerika’da gerçekleşen kitlesel sınıf mücadeleleri egemenlerin gözünü hayli korkutmuştu. Bugün de aynı süreç Ortadoğu’da yaşanan Arap İsyanları’yla devam ediyor. Derinleşen kriz, yükselen mücadeleler emperyalistlerin işçi ve emekçilerin kaderine doğrudan müdahale etmelerine yol açtı. Kısaca 2010’la birlikte hem sınıf mücadelesinin uluslar arası anlamda yükselişe geçtiği, savaşların, emperyalist çelişkilerin daha geniş bir alana yayıldığı, işçi ve emekçi sınıfların yaşamlarının daha kızgın bir cehennemin içine itildiği bir dönemin içine girdik. Lenin’i bugün bir kılavuz olarak ele almanın zorunluluğu, dünyanın içinden geçtiği bu bunalıma işçi ve emekçi sınıflar cephesinden bir yanıt üretebilme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.

Öncelikle şu noktadan başlamak gerekiyor. Lenin her şeyin başında muazzam bir örgütçü, Bolşevizm’in inşasını gerçekleştiren bir usta olarak hatırlanmalıdır. İnşa ettiği Bolşevik Parti modeli hem devrimci Marksizmi bir kılavuz olarak ele alıp işçi ve emekçi sınıfların mücadelesinin yolunun açmış, hem de örgütsel yapı olarak sınıf mücadelesinin değişen koşullarına cevap verebilen bir forma sahipti. Nitekim başarıya ulaşan Ekim Devrimi bu Bolşevik Parti modelinin evrensel geçerliliğini kanıtladı. Bugün de mücadeleye atılan kitlelerin en büyük problemi böylesi bir öncünün yaratılamamış olmasıdır. Lenin’i Bolşevizmi yaratma da başarılı kılan unsurlar onun işçi ve emekçi sınıflarla aynı dili konuşabilmesi, onların gündelik sorunlarını kapitalizmin evrensel çelişkilerine bağlayabilmekteki yeteneği, ezilen halkların kurtuluşuna koşulsuz bağlılığı ve devrimci hareketin içerisinde bulantı yaratan akımların kitleler gözünde ayrışmasında yatmaktadır. Bugün hem Türkiye’de hem de dünya genelinde bu unsurları biraraya getirebilmiş bir devrimci hareketin kitlelere önderlik edebilecek noktaya gelmediğini net bir şekilde görebiliyoruz.

Bugünlerde en çok vurgulamamız gereken noktalardan birisi de savaşlara karşı nasıl tutum takınılacağıdır. Lenin’in emperyalist savaşlara karşı tutunduğu tavır bugün de devrimci tutarlılığın önemli bir ayracıdır. Çünkü Lenin’in ardından devrimci hareketin içerisine sızan yurtsever-ulusalcı eğilimin yeniden hortlamasına şahit olduk. Bugün Türkiyeli devrimciler için emperyalist savaşlar konusunda tutarlı bir tavır takınmak büyük önem arz ediyor. Nedeni ise Ortadoğu’da emperyalist müdahale süreçlerinin önemli bir aktörü olmasıdır. Lenin için savaşlar konusunda nasıl bir tavır takınılacağı gayet açıktı: Daha 1907’de II. Enternasyonal’in Stuttgart Kongresi’nde yaklaşan dünya savaşını işaret ederek “savaşın patlak vermesi halinde işçi sınıfının ve parlamentodaki temsilcilerinin görevinin, süratle savaşa son verilmesini, savaşın yol açtığı ekonomik ve siyasal bunalımı halkların ayağa kalkmasını ve kapitalist sınıf egemenliğinin sona erdirilmesini sağlamak için kullanmakta ellerinden gelen her şeyi yapmak” devrimci hareketin görevi olarak ortaya konulmuştu. Ancak savaş patlak verdiğinde II. Enternasyonal önderleri savaş karşısında emekçi sınıflardan yana tavır almak yerine burjuvaziye destek oldu. Lenin burada doğru bir müdahaleyle emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmenin gerekliliğini savundu ve “devrimci yenilgicilik” perspektifini ortaya attı. Lenin’e göre her ülkenin devrimcileri ve proletaryası kardeş halklara karşı değil, kendi burjuvazilerine karşı savaşmalılardı. Bugün savaşların, emperyalist müdahalelerin pençesinde kıvranan Ortadoğu halkları için bu politika ayrı bir önem taşımaktadır. Önümüzdeki süreçte Suriye ve İran’a yönelik emperyalist müdahalelerin gerçekleşme olasılığını düşündüğümüzde Lenin’in savaşa yönelik tutumunu bir kez daha hatırlamak gerekmektedir.

Savaşlar ve krizler bugün sınıf mücadelesini tetiklemeye devam ediyor. Özellikle Avrupa’da doğrudan krizin etkisiyle sokağa dökülen kitleler tüm dünyada etki yaratıyor. Yunanistan’da devam eden mücadele, uzun zamandır sessizlik içinde olan ABD’de bile Occupy Wall Street hareketinin yarattığı etki, Ortadoğu’da Mısır ve Tunus gibi ülkelerde doğrudan emekçi sınıflar ve gençlik eliyle patlak veren devrimler sınıf mücadelesi dalgasının sağlam zeminlere oturmasını sağlamaktadır. Lenin’in “egemen sınıflar için kendi egemenliklerini herhangi bir değişiklik yapmaksızın sürdürmek imkânsız hale geldiğinde; üst sınıflar arasında, şu ya da bu biçimde bir bunalım, egemen sınıfın politikasında ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve öfkesinin açığa çıktığı bir çatlağa yol açan bir bunalım ortaya çıktığında” gerçekleşebileceğini ifade ettiği devrimci durumlar gözümüzün önünde canlanmaya devam ediyor. Yunanistan’da egemen sınıfların nasıl bir çaresizlik içinde kaldığını gördük. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ancak esas mesele emekçi sınıfların böyle bir düzende yaşamayı isteyip istemedikleridir. Eğer kitleler her türlü baskıya, katliamlara rağmen sokaklarda başkaldırmaktan vazgeçmezlerse, ancak bu şekilde devrimci durum derinleşebilir ve Bolşevik bir önderlikle buluştuğu takdirde sosyal devrimle taçlanabilir.

Bugün dünyada gelişen toplumsal mücadelelere rağmen akan suyun yolunu bulamamasının en önemli sebeplerinden birisi de önderlik pozisyonunda yer alan siyasal hareketlerin düzene göbekten bağımlı olmaları ve emekçi sınıflara bağımsız bir sınıf politikası önermekten oldukça uzak oluşlarıdır. Lenin’in döneminde ayrı kılan en temel nedenlerden birisi tam da bunu sağlayabilmiş olmasıydı. Özellikle döneminde işçi sınıfı mücadelesi içerisinde burjuvazinin ajanları olarak yer alan sosyal demokratlara karşı uzlaşmaz bir tavır takındı. Mesele işçi sınıfının mücadelenin sınırlarını nasıl çizeceği ile ilgiliydi. İşçi sınıfı büyük bedeller sonucu elde ettiği kazanımların güdük bir burjuva demokrasisi içerisinde sınırlandırmalı mıydı, yoksa kendi iktidarını örgütlemek için sosyalist devrimi gerçekleştirmeli ve kapitalist sınıfları alaşağı mı etmeliydi? 

Lenin “Proleter Devrim ve Dönek Kautsky” eserinde şöyle diyordu: “Burjuva demokrasisi, ortaçağa göre büyük bir tarihsel ilerleme oluşturmakla birlikte, her zaman dar, güdük, düzmece, ikiyüzlü bir demokrasi, zenginler için bir cennet, sömürülenler, yoksullar için bir tuzak ve bir aldatmaca olarak kalır, -kapitalist rejimde başka türlü olamaz. “Marksist Kautsky” nin anlamadığı şey de, işte Marksist öğretinin büyük yapıcı öğesi olan bu gerçektir. Bu –temel- sorunda, Kautsky, her burjuva demokrasiyi zenginler için bir demokrasi durumuna getiren koşulların bilimsel bir eleştirisini yapacak yerde, burjuvaziden hiçbir nezaketi esirgemez.” Bugün de mücadele alanlarında aynı yanılgıyı görebilmek mümkün. Türkiye’de iktidarın attığı adımları demokratikleşme olarak ilan eden “Marksist”leri ibretle izliyoruz. Yunanistan’da her tarafı dökülen burjuva demokrasisini ayakta tutabilmek için meclis kapısına barikat kuran komünist parti ile karşı karşıyayız. Zaman ve mekân fark etmeksizin her sosyal mücadele kendi Kaustky’sini çok rahatlıkla üretebiliyor. Kapitalizm insanlığa acı ve sefaletten başka bir şey veremezken zamanın Kautskileri kapitalizmin, burjuva demokrasisinin güzelliklerini övmekle meşgul!

Aynı tavrı Lenin’in Menşeviklere yaklaşımında da görmek mümkün: Menşevikler Rusya’da devrimci mücadelenin her dönemecinde çeşitli bahanelerin arkasına sığınarak geri adım atarken ve kitleleri geriye çekmeye uğraşırken, kitleleri öne çeken Lenin ve Bolşevikler oldu. Burada esas belirleyici olan Bolşeviklerin her zaman kazanmayı göze alan tavrıdır. Bu tutum tarihin en görkemli devrimci dönemeçlerinden birisinin yaratılmasında itici güç olmuştur.

Devrimci Marksistler olarak Lenin’den çıkarabileceğimiz pek çok ders var. Onun miras bıraktığı Bolşevizm deneyimi insanlığın kurtuluşu mücadelesinin her zaman önemli bir aracı olacaktır. Esas mesele bu geleneği yaratabilecek, kazanmayı göze alan bir öncünün bu önemli tarihsel mirasa yeniden canlılık katabilmesidir. Bu başarılabildiği takdirde gelecek her yerde Bolşevizmin olacaktır.