Amerikan İç Savaşı-II
(24.01.12)
İç Savaş’ın Nedenleri
“Güney ile Kuzey arasında günümüzdeki mücadele iki toplumsal sistem arasında, yani kölelik sistemi ile özgür emek sistemi arasında bir mücadeledir. Bu mücadele patlak verdiyse, bunun nedeni iki sistemin Kuzey Amerika kıtasında artık bir arada yaşayamayacağıdır. Mücadele, ancak bir sistemin öteki üzerindeki zaferi ile sona erdirilebilir.”(1)
İç Savaş’ın temel nedeni, Karl Marks’ın yukarıda belirttiği gibi, Güney’li plantasyon sahiplerinin köleliği yaygınlaştırmaya çabalamasının karşısında Kuzey’in kendi üretim biçiminin gerekleri doğrultusunda özgür emek sistemini yaygınlaştırmak istemesiydi. Kuzeyli sanayi burjuvazisinin bunu istemesinin sebeplerinden ilki ve en önemlisi, maddi olanıdır. Ekonomisi plantasyon köleliğine ve pamuk ekimine dayalı Güney eyaletleri, çiftliklerinde çalıştırmak üzere Afrika’dan zenci köleler getirmişlerdi. Yaşamından, ailesinden, ülkesinden koparılarak zorla Amerika’ya getirilen bu insanlar, insanlık dışı çalışma koşulları altında hiçbir hakka sahip olmaksızın saatlerce güneydeki pamuk tarlalarında çalışıyorlardı. Böylesi bir üretim şekli, Güneyli pamuk üreticilerinin emeğe ve çırçır makinesi dışındaki üretim araçlarına para akıtmadan gayet ucuz bir şekilde pamuk elde etmesine imkan tanıyordu. Kuzey’in sanayileşen burjuvazisi köleliği kaldırarak bir yandan bu haksız rekabete bir son verme arzusu içinde iken diğer yandan da köleliğin kalkması ile “özgür” kalacak ve haliyle kuzeye göç edebilecek siyahların emeğin fiyatını düşürmesini ve onlardan ucuz iş gücü temin ederek üretimin maliyetini azaltmanın hayallerini kuruyorlardı. Dahası, Güney’in plantasyon sahiplerinin İngiltere ile kurduğu ticaret anlaşması da Kuzey’in çıkarlarına aykırı idi. Bu anlaşma gereği İngiltere Afrika’daki sömürgelerinden güney eyaletlerine ucuz zenci köle getiriyor ve bunun karşılığı olarak sanayi devrimi ile büyüttüğü doymak bilmeyen tekstil endüstrisine pamuk alıyordu. Kuzeyli kapitalistler ise, ucuz siyah emeğinden başka, Güney’in ürettiği pamuğa da geliştirdikleri tekstil endüstrisine hammadde olarak ihtiyaç duyuyorlardı ve pamuğun ticaret piyasasındaki rakiplerine bu kadar ucuza satılması bir o kadar çıkarlarına aykırı idi. Kuzeyli burjuvazinin köleliğe karşı duruşunun ikinci sebebi dönemin hakim liberal düşünce tarzıdır. Yaklaşık 100 yıl önce John Locke tarafında teorize edilmiş, İngiliz parlamentosu tarafından da uygulanmaya konmuş temel ilkeler çerçevesinde devlet aygıtını şekillendiren Amerikan burjuvazisi, Avrupalı sınıf kardeşlerinin feodal kalıntıları yırtıp attığı bir dönemde kölelik fikrini pek de mümkün değildi.
İşte bu çelişkiler Abraham Lincoln yönetimindeki Kuzey eyaletlerini, birlikten ayrılma pahasına köleliği kaldırmaya karşı olan Güney eyaletleri ile savaşmaya mecbur bıraktı. Mevcut çelişkilerin gerdiği politik atmosferde her şey Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesinden sonra başladı. Her ne kadar Lincoln önceleri kölelik ile savaşmaya sıcak bakmasa da, “tek kaygısının kuzeybatıda iskana açılan yeni arazileri ‘özgür işgücüne’ açık tutmak olduğunu”(2) göreve gelir gelmez açıklasa da, savaş tek çözüm olarak kapıya dayandığı vakit savaşmaktan çekinmeyerek ordularını hazırlamıştır:
“Lincoln tarihin vakayinamelerinde suigeneris (emsalsiz) bir figürdür. İnisiyatifi yoktur. İdealist bir güdüsü yoktur, tarihsel bir haşmeti yoktur. En önemli sözlerini en sıradan biçimde ortaya koyar. Başkaları bir metrekare toprak için savaşmak söz konusu olunca ‘bir ideal uğruna’ savaştıklarını iddia eder… Lincoln halktan doğan bir devrimin ürünü değildir. Bu… iyi niyetli ortalama adam, büyük meselelerin farkında olmayan genel oy gücünün karşılıklı etkileşimiyle başa geçilmiştir. Yeni dünya, siyasal ve toplumsal örgütlenme sağlandığı takdirde, iyi niyetli sıradan insanların eski dünyada yalnızca kahramanların gerçekleştirebildikleri büyük başarıları ortaya koyabileceklerini göstermekten daha büyük bir zafer asla elde etmemişti.” (3)
Lincoln’ün 6 Kasım 1860 tarihli konuşmasındaki “hükümetimiz hiçbir koşulda yarı-köleci yarı-özgür düzeni sürdürmek niyetinde değildir” sözleri Güney’de büyük tepki çekti. Bu sözlerin yarattığı tartışmanın sonunda 20 Kasım’da Güney Karolina birlikten ayrıldığını açıkladı, Güney Karolina’yı ilerleyen aylarda Mississippi, Alabama, Florida, Georgia, Lousiana ve Teksas, takip etti. Birlik’ten ayrılan bu eyaletler 9 Şubat 1861’de Amerika Konfedere Devletleri’ni ilan ederek subay Jefferson Davis’i başkanlığa seçtiler. Kuzey’in buna yanıtı 4 Mart’ta Abraham Lincoln’e başkanlık yemini ettirmek oldu. Bu gergin ve daha da gerilmeye müsait politik atmosferde 12 Eylül 1861’de General Pierre Beauregard komutasındaki Konfedere birliklerinin Güney Karolina’nın Fort Sumter kasabasında Birlik kuvvetlerine ateş açması ile iç savaş resmen başlamış oldu.
İlerleyen günlerde Virginia, Arkansas, Tennessee ve Kuzey Karolina da birlikten ayrılıp Konfedere Devletler’e katıldığını açıklayınca Amerika Konfedere Devletleri, 4 milyonu köle olmak üzere 9 milyonluk bir nüfusa sahip, toplam 11 eyaletten oluşan bir devlet görüntüsündeydi. Bu görüntüsü ile 21 eyalette 20 milyondan fazla nüfusa sahip Birleşik Devletler’in karşısına ciddi bir rakip olarak dikiliyordu. Yine de Güneyli birliklerin savaştan galip ayrılması oldukça düşük bir ihtimaldi. Güney’in nüfusunun üçte birinden fazlası siyah kölelerden oluşuyordu ki bu köleler savaşın ilerleyen dönemlerinde Kuzey saflarına geçecek ve beyaz generallerin komutası altında oluşturdukları siyah birlikleri (kendi deyişleri ile “Negro Troops”) ile köleliğe karşı en ön siperlerde savaşacaklardı. Üstelik savaşa kadarki süre zarfında Güneyli plantasyon sahiplerinin arkalarına aldıkları köleci üretim modelinin teknolojik gelişmelerin önünü tıkaması, mesele savaş meydanına taşınınca deyim yerindeyse geri tepti. Bir kere sanayi ve demiryolları tamamen Kuzey’in elindeydi. Güney’in elinde pamuk ihracatından başka hiçbir şey yoktu, bu yegane güçleri de donanmanın neredeyse tamamını elinde bulunduran Kuzey’in güney bölgesini aldığı abluka sonucu ellerinden alınmıştı. Savaşın ilk yıllarında Konfedere birlikleri her ne kadar savaş alanında Kuzey birliklerine üstünlük sağlamış olsa da, savaşı sürdürebilecek ekonomik altyapıya sahip olmadıkları için kayıplarını telafi edebilecekleri ikmal gücüne sahip değillerdi. Savaşın ilk iki yılında daha üstün bir görüntü sergileyen Konfedere orduları, diğer yanda bu süre zarfında bütün kaynaklarını tüketmişti ve ambargo nedeniyle elleri kolları bağlı idi. İç Savaş’ın dönüm noktası olarak kabul edilen Gettysburg Savaşı’nı (1-3 Temmuz 1863) kaybeden Güney birlikleri, bu tarihten itibaren bütün taarruz gücünü yitirdi. Kaldı ki bu savaş da askeri olarak Kuzey adına kesin bir zafer değildi, zira iki taraf da eşit sayıda kayıp vermişti. Kuzey’i bu savaştan galip çıkaran elde edilen askeri zafer değil, kayıplarını ikmal edebilme gücü idi. Konfedere Devletler’in bu savaşta harcadığı kaynakları yeniden yerine koymalarına imkan yoktu.
Bu tarihe kadar Güney’in Kuzey ordularına saldırısı formatında geçen savaş bu tarihten itibaren Kuzey’in adım adım ilerleyip Güney eyaletlerini teker teker ele geçirmesi ve Güney’in bu ilerleyişe umutsuzca direnmesi şekline büründü. Bu tablo savaşın sonuna kadar değişmedi, 1865 Mayısı’nda geriye kalan Konfedere eyaletleri olan Güney Karolina, Virginia, Alabama, Georgia ve Kuzey Karolina’nın teslim olması ile iç savaş resmen sona erdi. Hemen akabinde, 6 Kasım 1865’te savaşın en temel sebebi olan Amerikan Anayasası’nın kölelik ile ilgili hükümleri içeren 13. maddesi kaldırılarak köleliğe son verildi.
Karl Marks ve Friedrich Engels Amerikan İç Savaşı’nı tarihin ilerleyişi bakımından ilerici bir savaş olarak nitelendirmişler ve savaş boyunca Kuzey birliklerini desteklemişlerdir. Hal böyle olunca, önderleri gibi Avrupa ve Amerikan proletaryası da Güneyli sınıf kardeşlerinin en azından emeklerini özgür olarak satma haklarının olması gerektiğini savunmuş, gerektiğinde gönülden gerektiğinde de eylemsel olarak Kuzey’i desteklemişler. İç savaş yılları, ABD tarihinde grevlerin en yoğun yaşandığı yıllar idi. Howard Zinn’in de belirttiği gibi:
“Savaş sırasında ülkenin her tarafında grevler vardı. 1863 yılında Springfield Republican adlı gazetede “hemen hemen bütün işkollarında son birkaç aydır grev yapmayan işçi kalmadı” deniliyordu. San Francisco’da çıkan Evening Bulletin “San Francisco işçileri arasında şimdi daha yüksek ücretler konusunda büyük öfke var” diye yazmıştı. Sendikalar artık bu grevlerin sonucu olarak kurulmaya başlanmıştı. Philadelphialı kunduracılar 1863 yılında yüksek fiyatların örgütlenmeyi kaçınılmaz hale getirdiğini ilan ettiler”(4)
Yaklaşık 650 bin kişinin savaş alanında, bir milyondan fazla kişinin hastalıklar neticesinde öldüğü, 50 bin kişinin sakat kaldığı Amerikan İç Savaşı, belki de o zamana kadar görülmüş en büyük kıyım olmasının yanı sıra, Sanayi Devrimi’nin yarattığı teknolojik gelişmelerin silah endüstrisine taşındığı tarihteki ilk savaştı. Havan topu, piyade tüfeği gibi icatlarla donatılmış orduların potansiyelleri, sadece birkaç yıl öncesinden bile çok ötedeydi. Ancak sınai alanda dev atılımlar yapan Avrupa endüstrisinin Aydınlanma düşüncelerini akademi alanında uygulamaya koyup bu atılımları tıp alanına taşımalarına daha birkaç on yıl vardı. Bir yanda yeni teknoloji ürünü silahlar sayesinde daha önce tarihte benzeri görünmemiş bir vahşet yaşanırken diğer yanda bu kayıpları azaltıp insanların acılarını dindirecek modern tıbbın inşasına daha 20-30 yıl vardı. Bu açıdan baktığımızda Amerikan İç Savaşı, tarihte o güne kadar görülmüş en büyük kıyım olmasının yanında bir sonraki yüzyılda patlak verecek olan iki dünya savaşının da habercisi idi bir bakıma. Kore’de, Vietnam’da, Bağımsızlık Savaşı’nda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin toplamından daha fazla Amerikalı Amerikan İç Savaşı’nda hayatını kaybetti.
İç Savaş Sonrası
ABD iç savaşı atlatıp bütünlüğünü muhafaza ettikten sonra müthiş bir ivme ile ekonomik bakımdan büyümeye başladı. Bunun nedenlerinden biri her şeyden önce Birlik’in iç savaştan
galip ayrılması idi, bu da Kuzey’in iç savaştan istediklerini alması anlamına geliyordu. İç savaş sonrası kölelik kaldırılmış, güneydeki siyah köleler “özgür” emeklerini satmak üzere kuzeye göç etmişlerdir. Ancak kölelik, kalktıktan hemen sonra Güney eyaletlerine ırkçılığı miras bırakmış, ırkçılık Güney eyaletlerinde oldukça yaygın hale gelmiştir. Kuzey ordularının çekilmesinden hemen sonra Güney birlikleri, yerini KuKluxKlan gibi ırkçı örgütlere bıraktı. Köleci dönemin plantasyon sahipleri, ekonomik güçlerini muhafaza ederek ve yaratılan ırkçı terörü arkasına alarak hızla yeni ekonomik sisteme uyum sağladılar ve siyasi üstünlüklerini korumayı başardılar. Güney eyaletleri halen ABD’de ırkçılığın ve Nazi hayranlığının en yaygın olduğu bölgeleri olma özelliğini sürdürüyor.
Güneydeki siyah kölelerin kuzeye göç etmeleri sonucunda kuzeyli kapitalistler elde ettikleri ucuz emek güçleri ile üretimin maliyetini düşürdüler ve sermaye birikimi süreçlerine ivme kazandırdılar. Ayrıca Kuzeyli kapitalistler en başından beri hayalini kurdukları büyük, birleşik bir iç pazara da savaştan sonra nihayet kavuştular. Dahası, Güney’deki köleci üretim modeli sona erdiğinden Güney’in İngiltere ile yapmış olduğu ekonomik anlaşmaların yarattığı boşluğu Kuzeyli kapitalistler büyük bir iştahla doldurdular. ABD’nin yakaladığı ekonomik ivmenin bir diğer nedeni de diğer Batılı ülkelere kıyasla sahip oldukları avantajlardır. Her şeyden önce ABD endüstriyel gelişim için ihtiyaç duyulan zengin, daha önce insan eli değmemiş kaynaklara ve bu kaynakları işleyecek nüfusa sahipti, Üstelik Avrupa ve Asya’daki devletlerin aksine, feodal toplumun düşük verimli ağır geleneklerine maruz kalmadan serpilme imkanı bulmuştu. Eski tip üretimde bulunan teknolojinin gerisinde kalmış eski makineleri modernize etme külfetinin yerine ABD kapitalistleri en son teknolojinin ürünü üretim araçlarını yerleştirerek daha erken kapitalistleşme dönemlerinde bile son derece yüksek bir endüstriyel verimliliğe sahip oldular. Üstelik feodal toplumun düşük verimli geleneklerinden muaf olma mazharından toprak mülkiyeti de nasibini almıştı. Tarım toprakları savaşlarla örselenmemiş, miras yolu ve hak iddiaları ile bölüne bölüne un ufak edilmemişti. Coğrafi olarak da neredeyse bütün bir Avrupa kıtası geniş bir alana yayılmış, işlenmeye müsait toprakları vardı. Tarım da en az sanayi kadar yüksek bir verimliliğe sahipti. Ancak ABD endüstrisini diğer Avrupa ülkelerine nazaran sahip olduğu en büyük avantaj, iç savaş süresinde geliştirdiği silah endüstrisi idi. İç savaşın bitimi ile birlikte ABD büyük bir silah fazlalığına ve silah fabrikalarına sahipti. Bu fabrikaların başka alanlara kaydırılarak tekrar devreye sokulması, savaş artığı silahların başka ülkelere satılması ve savaş esnasındaki ekonomik faaliyet endüstriyel gelişimin çıkış noktaları oldular.
Yaratılan bu ivmeyi arkasına alan ABD ekonomisi çok kısa bir süre içinde ekonomik olgunluğa ulaştı. Sahip oldukları iç pazardan maksimum verim alabilmek için ulaşım sektöründe yeni atılımlar yaparak ülkeyi boydan doya demiryolları ile döşediler. Üstelik endüstri sektörünün tekstil endüstrisi ile sınırlı kalmasına bir son verip sahip oldukları madenleri işleyebilecekleri yeni sanayi dallarında da hızlı bir gelişim yakaladılar. 19. Yüzyıl ABD’de elektrik, kimya ve otomobil endüstrilerinin adım adım gelişmesine sahne oldu. Netice itibarı ile ABD 20. yüzyıla ulaştığında ağır sanayisini kurmuştu.
Yeterli ekonomik olgunluğu ulaştıktan sonra ise yayılmacı bir politikaya yönelmek ABD için kaçınılmaz olmuştur. Lakin ABD’nin girdiği bu yayılmacı politikalar yalnızca sahip olduğu devasa üretim araçlarının ve dolayısıyla sürdürdüğü üretim çılgınlığının bir sonucu değildi. Dış gelişmeler de başlarda iç gelişmeler kadar itici bir etken oldu. Henüz iç savaş yıllarında dahi ABD ekonomisinin Karayipler’e ve kuzeye yayılması Amerikan egemen sınıfı içindeki hakim düşüncelerden yalnızca birisi idi. İç savaş henüz kazanılmamıştı ve ülkenin iki ucunu birbirine bağlayan demiryollarının yapımı henüz tamamlanmamıştı. Bu da ABD ekonomisinin o geniş, birleşik iç pazarına henüz kavuşamadığı anlamına geliyordu. Bütün bu etmenlere bir de hızlı sanayileşmenin yarattığı sıkıntılar ve Alaska’dan başka sömürge elde edilememesi eklenince durum iyice içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı. 19. yüzyılın ortalarında boy gösteren ekonomik depresyon egemen sınıf için yeni bir hamle yapmayı bir zorunluluk haline getiriyordu. Ayrıca işçi sınıfı da tarih sahnesinde belirmeye başlıyor ve hemen akabinde verdiği sınıf mücadelesi ile Amerikan egemenlerine kök söktürüyordu.
19. yüzyılın son yıllarına kadar bu iç çelişkiler ve dev Amerikan tekellerinin dışa açılma arzusu, ABD ekonomisini sınırlarının dışında genişlemeye yöneltti. Bu yönelim önce İspanya’yı Amerika kıtasından kovdurarak Latin Amerika üzerinde büyük bir ekonomik ve siyasal hegemonya kurulmasına ön ayak olacak, ilerleyen yıllarda da dünya savaşlarına, emperyalist işgallere ve soğuk savaşa girilmesini sağlayacaktı. İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi ile sömürgeciliğe karşı büyük bir coşku ile kurulan, iç savaş ile birlikte zorbalığın bir türünü tarihin derinliklerine gömen Amerika Birleşik Devletleri, diyalektiğin bir cilvesi ile bir süre sonra yeni bir zorbalık düzeni kurmakta gecikmemiş, bizzat kendisi sömürgeci bir devlet haline gelmiştir. Öyle ki ilerleyen yıllarda girdiği iki paylaşım savaşından sonra ABD dünyanın en büyük emperyalist kuvveti durumuna gelecek ve 1991 itibari ile dünyayı paylaşma hususundaki en büyük rakibi SSCB’yi de ekarte ederek bu konudaki rakipsizliğini de ilan edecekti. Vakti zamanında sömürgecilik karşıtı bir hareket ile bağımsızlığına kavuşan Amerika Birleşik Devletleri adım adım emperyalizm piramidindeki basamakları çıkarak zamanla dünyanın bir numaralı emperyalist gücü konumuna gelecekti.
1. Karl Marks, “ABD’de İç Savaş,” Die Presse, 7 Kasım 1861
2. Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi: Taş Çağından Yeni Binyıla, Yordam Kitap, s. 338
3. alıntılandığı yer: C. Harman, a.g.e., s. 344
4. Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Kitabevi, s. 247