BİZE YAZIN: marksistbakis@yahoo.com

Rosa Lüksemburg ve 1918-9 Alman Devrimi-I

Aynur Akman-(22.01.12)

1917 Ekim Devrimi, insanlık tarihinde bir dönüm noktasının kapısını açmış; ortaya çıkardığı devrimci enerji Rusya sınırlarını aşarak dünyayı kasıp kavurmuştu. Rusya’da emekçi kitlelerin devrimci atılımı diğer ülkelerdeki emekçilerin devrimci zaferiyle pekiştiğinde dünya yepyeni bir çağa, insanın insanı sömürüsünün son bulduğu aydınlık bir geleceğe yelken açmış olacaktı. Asıl zaferin ancak devrimlerini bir dünya devrimine dönüştürmekten geçtiğinin bilincindeki Bolşevikler ve Rusya’daki proleterler, ilk günlerinden itibaren umutlarını devrimin Almanya başta olmak üzere başka topraklara yayılmasına bağlamışlardı ve bu uğurda mücadele yürüttüler. Ancak ne yazık ki tarih istendiği yönde akmadı; Ekim Devrimi’nin işaretlediği tarihsel dönüm noktası işçi sınıfının önderlik boşluğunda dünyayı saran sosyalist bir rejime değil, dünya devriminin Almanya’dan başlamak üzere yenilgisine (tabii ki bu noktada Stalin dönemiyle birlikte önderlik krizinin ötesinde bu yenilgilerin özellikle hazırlandığını da belirtelim) tanıklık etti. 1918-9 Alman Devrimi, sadece ilk Alman devriminin yenilgisini değil, onun efsanevi liderleri Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht’in katledilmesi ve böylece Komünist Parti’nin önderliksiz olarak yoluna devam etmesini beraberinde getirdi. Ocak, devrim mücadelesinde önemli kayıpların ayı, mücadele tarihimize Karl ile Rosa’nın adlarını kanla yazdı. Bu kavga burjuvazi için öyle kritik bir kavgaydı ki bizim kalplerimize Rosa ve Karl’ın adlarını kazımamız gibi Alman yönetici sınıfı da onların ve tabii ki Alman devriminin eli kanlı katilleri olan Ebert’leri verdikleri büyük hizmetler nedeniyle sadece tarihine yazmadı bugününe de taşıdı; dünyanın dört bir yanındaki Almanya destekli Friedrich Ebert vakıflarının örneklediği gibi. Onları nasıl unutsunlar; vefa borcu öyle büyük ki, Ebert’ler kapitalistleri öyle bir tehlikeden kurtardı ki!

SPD İçinde Reformist Eğilimler Egemen Oluyor

Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı tarihsel yarılmaya kadar Marksist hareket kendini sosyal demokrat olarak adlandırmaktaydı ve bu hareket içinde en etkili güç olarak Alman sosyal demokratları göz dolduruyordu. Almanya’da I. Enternasyonal’e bağlı unsurlarla Lassalcıların birleşmesiyle oluşan Sosyalist İşçi Partisi 1875’teki kuruluşundan itibaren etkisini ve gücünü artırarak ilerledi. Sosyalistleri büyük bir tehdit olarak gören Bismark’ın anti-sosyalist yasası döneminde yarı illegal olarak örgütlenen Parti, ne gücünden ne toplumsal etkinliğinden bir şey kaybetti. 1890’dan sonra ismini Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) olarak değiştiren parti, sadece siyasal yaşamda önemli bir bileşen değil; sendikal hareketin de birebir örgütleyicisiydi. Özellikle 1880’lerin ikinci yarısından itibaren Almanya’nın ekonomik gelişmesinden pay almak amacıyla harekete geçen sendikalar işçi sınıfının yaşamını iyileştirecek kazanımlar elde etmeyi başarmışlardı. 1904’e gelindiğinde 1 milyon üyeye sahip, işçi sınıfının %22’sini örgütlemiş, SPD’nin bir kolu olarak hareket eden sendikal hareketin liderliği içinde zamanı belirsiz devrim beklentilerinin yerini işçilerin yaşamının peyderpey iyileştirilmesi için mücadele fikri almaya başlamıştı. Lenin’in işçi aristokrasi olarak nitelediği katmanın önemli bir parçası olan sendika bürokrasisi, Alman kapitalistlerinin uluslararası sömürü düzeninden paylarını almakta ve çarkların böyle dönmeye devam etmesi kendileri açısından karlı olmaktaydı.

Anti-sosyalist yasanın yürürlükten kaldırıldığı 1890’da seçimlerde oyların yaklaşık %20’sini alan SPD, 1903’e gelindiğinde bu oranı %31’e çıkarmış, aldığı 3 milyondan fazla oy ile meclise 81 milletvekili sokmayı başarmıştı. SPD’nin seçim sonuçlarına yansıyan gücü toplumsal yaşamda alternatif bir örgütlenme olarak da kendini gösteriyordu. SPD, onlarca dergi, gazete, işçi kulüpleri, kooperatifler, jimnastik kulüpleri, piknik organizasyonları, kadın dernekleri gibi işçi sınıfı için gündelik yaşamı şekillendiren ayrı bir alt kültür yaratıyordu. Bu ölçüde geniş bir örgütlenmenin işleyebilmesi adına parti aygıtı da genişliyordu; SPD’nin profesyonel parti memurlarının sayısı da gittikçe artmaktaydı. 1914’e gelindiğinde partinin üye sayısı 1 milyondan fazlaydı ve devasa örgütsel aygıtı 267 tam zamanlı gazetecinin çalıştığı 90 tane günlük gazete çıkarıyor ve örneğin bu yayınların basıldığı matbaalarda 3000 işçi istihdam ediyordu. İşçi aristokrasisinin diğer bir etkin unsuru olan parti bürokrasisinin de çıkarı partinin gücünü koruması ve bunun için de işçi sınıfının hayatını iyileştirecek kısmi ödünlerin elde etmenin sürdürülmesi ve SPD’nin rejimle bir çatışmaya girmeden varlığını devam ettirmesinden yanaydı. Sendikal hareketi kontrol eden, seçimlerde oyların yaklaşık üçte birini alan, toplumsal yaşamı yeniden örgütleyen onlarca kurumsal yapılanmayla sınıfın gündelik yaşamını kontrol eden SPD, Alman egemen sınıflarıyla herhangi bir gerilim atmosferine mahal vermiyordu. SPD’yi saran bu reformist eğilim, pratik ve ideolojik yansımalarını bulmakta gecikmedi. Örneğin Bavyera SPD örgütü burjuva güçlerle anlaşarak 1894’te Bavyera eyalet hükümetinin bütçesini onaylamıştı. Reformist eğilimi kurumsallaştırma atağı ise 1900’de Bernstein’den geldi. Artık Marksizmin proleter devrim fikrinin revize edilmesi gerektiği söylemleri, reformist iddialar teorik bir boyuta taşınmıştı. SPD’nin ideologu, teorisyeni Kautsky, Bernstein’ın tezlerini reddedip partinin Marksizme bağlılığını ilan etse de altan alta parti içinde egemen eğilim haline gelmiş revizyonizme doğrudan cephe de almıyordu. SPD, görünüşte Marksist söylemleri öne çıkarırken pratiği reformizmin dışına çıkmıyordu. Ünlü sosyolog Max Weber, SPD’nin gerçekliğini şöyle ifadelendiriyordu: “süreç içinde şehirleri veya devleti fetheden sosyal demokrasi değil, aksine partiyi fetheden devlet”ti. Ancak bir kırılma anı gerçeklikle söylem arasındaki bu açı farkının kapanmasına yol açacaktı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması da işte böyle bir itki oldu. 

Rosa Luksemburg Parti İçinde Reformist Eğilimlere Karşı

Her ne kadar SPD’deki reformistleşme uluslararası arenada ancak 1914’te kendisini bütün yakıcılığıyla ortaya koysa da partinin içinde mücadele yürüten Rosa Lüksemburg, reformist eğilimlerle çok erken tarihte karşı karşıya kalmış ve onlara karşı mücadelesine çok önceleri başlamıştı.

1871 doğumlu Rosa, 16 yaş gibi erken bir tarihte Polonya’da sosyalist harekete katılmış; polis baskısı nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kaldıktan kısa bir süre sonra Almanya’ya geçerek SPD içinde çalışmaya başlamıştı. Kısa süre içinde partide etkin bir devrimci olarak yükselen, iyi bir Marksist eğitimden geçmiş Rosa Lüksemburg, parti içinde reformist eğilimlere karşı verdiği keskin ideolojik mücadele nedeniyle parti bürokrasisi tarafından pek hazmedilmese de parti dergilerinde yazıyor, teorik eğitimler veriyor, parti toplantılarında konuşmalar yapıyordu. Rosa’nın Bernstein’a karşı mücadelede verdiği “Sosyal Devrim mi Reform mu” eseri ya da 1905 Rus Devrimi’nden ilham alarak kaleme aldığı, devrimlerde kitle grevine proletaryanın özel bir savaş aracı vurgu yapan “Kitle Grevi” kitabı göz doldurucu Marksist eserlerdi. Rosa, parti içindeki reformistleşmenin bilincinde olmasına bilincindeydi, ancak daha önceki başarısız deneyimlerin de etkisiyle işçi sınıfı içinde bu derece örgütlü bir güçten koparak ayrı bir siyasal yapılanma oluşturmanın başarısız bir macera olacağı fikrindeydi. Dolayısıyla Rosa, SPD içinde reformist eğilime karşı mücadeleyi kendi önüne koymakla birlikte, bu çabası fikirsel bir mücadelenin ötesine pek de geçmedi. SPD’nin içinde durdurduğu süreç boyunca bir hizip örgütleyerek kendisi gibi düşünen devrimci unsurları biraraya getirmek, ideolojik olarak etkilediği kadroları derleyip toplayıp birlikte hareket etme yeteneği kazandırmak gibi bir görevi önüne koymadı. Şunu da belirtmek gerekiyor ki bahsi geçen dönemlerde Marksist hareket içinde işçi sınıfının siyasal örgütlenme modeli olarak Bolşevizm yegane yöntem olarak kendini ortaya koymamış; Lenin tarafından da bu model Rusya özgünlüğünün bir ürünü olarak ifadelendirilmişti. Ekim Devrimi ve diğer ülkelerde liderlik yokluğunda yenilgiye uğrayan devrimlerin dersleri, devrimci Marksistlerin siyasal örgütlenme biçimi olarak Bolşevizmi tek seçenek olarak benimsemelerini sağladı. Bu bağlamda bugünkü deneyim ve birikimlerimizle Rosa Lüksemburg’u Bolşevik tarzda bir örgütlenme yaratmamakla suçlamak hatalı olacaksa da SPD içinde de mücadelesini örgütlü bir biçime dönüştürmeyip fikirsel alana sıkıştırması, Rosa’nın tarihsel eksikliği olmuştur ki bunun bedeli sadece Rosa’nın kendi canına ve Alman devrimine değil, dünya devrimine ve sonraki kuşaklara kadar uzanacak şekilde ağır olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı Patlak Veriyor

Birinci Dünya Savaşı, 1914 yılına gelmeden çok önce ayak seslerini duyurmaya başlamış, uluslararası sosyalist hareket de bu doğrultuda bir perspektif belirlemişti. Buna göre ufukta görünen savaş emperyalist bir savaştı ve Marksistler çeşitli ülkelerin işçi sınıflarının kapitalistlerin çıkarı uğruna birbirlerini gırtlaklamalarına izin vermemek için savaş karşıtı bir çalışma yürütecekti. Bu çerçevede SPD, 1914’te şu açıklamayı yapıyordu: “Sınıf bilinçli Alman proletaryası, savaş kışkırtıcılarının çevirdikleri dolaplara karşı ateşli bir muhalefeti yükseltiyor. . . Avusturya’nın iktidar hırsı içindeki egemen kliği için, emperyalist vurguncular için Alman askerinin bir damla kanı bile akıtılamaz.” Ancak bu açıklamadan on gün sonra SPD çark ederek kitleleri Rus despotizmi karşısında anavatan savunması için harekete geçmeye çağırıyordu. 4 Ağustos 1914’te savaş kredileri ilk olarak meclise geldiğinde, kredilerin onaylanmasına karşı çıkan SPD’li vekiller (parti eşbaşkanı da dahil olmak üzere 92 milletvekilinin 13’ü) parti disiplinine boyun eğdiler. Ancak Karl Liebknecht 2 Aralık’taki ikinci oylamada parti disiplinini çiğneyerek bütün Reichtag’da tek milletvekili olarak savaş kredileri aleyhine oy kullandı.

SPD liderliğinin açık ihaneti karşısında emperyalist savaşa karşı açıkça tavır alan Rosa Lüksemburg, Clara Zetkin, Karl Liebknecht, Franz Mehring, Jeo Jogishes daha sonra Spartakistler Birliği adını alacak Enternasyonal grubu örgütlediler. Savaşın başlangıcında milliyetçi bir histeri Almanya’nın her yanını sarmıştı. Bu koşullar altında SPD içindeki az sayıdaki Marksist, Enternasyonal grup olarak fikirlerinin propagandasını yapma olanaklarından bile büyük oranda yoksundu. Karl Liebknecht, savaş kredileri aleyhinde oy kullanmasından sonra Şubat 1915’te askere alındı. Hapse atılan Rosa da Liebknecht gibi tecrit ve baskı altındaydı. Savaşın başlangıcındaki milliyetçi histeri dalgasının ömrü çok da uzun olmadı. Savaşın yıkıcı sonuçlarıyla karşılaşan askerler ve halk içinde savaş karşıtı kıpırdanmalar 1915’ten itibaren başlamış; bu tarihlerde küçük çapta da olsa iş bırakma eylemleri yaşanmaktaydı. “Asıl Düşman Kendi Ülkemizde” bildirisiyle savaşa karşı Marksist bir perspektifle kitlelere seslenen Liebknecht ve Rosa’nın Enternasyonal grubu, 1 Mayıs 1916’ya gelindiğinde Bremen’de birkaç bin kişilik savaş karşıtı bir yürüyüş örgütleyebiliyordu. Bu eylemde “Kahrolsun Savaş! Kahrolsun Hükümet!” şiarını yükselten Liebknecht tutuklanıp mahkemeye çıkarıldığında ise dayanışmak için greve çıkan 55 bin işçi kitlelerdeki savaş karşıtı ruh halini gösteriyordu.       
1916 yılında artık kitlelerdeki savaş karşıtı ruh hali partide de açıkça ifadesini daha geniş çerçevede bulmaya başlamış; Spartakistlerin “Asıl düşman içeride, sosyalist devrim yoluyla barış” şiarından kendisini net bir şekilde ayıran ama emperyalist savaş yanlısı mevcut SPD liderliğine de muhalif olan bir akım gelişmişti. İçinde Bernstein, Kautsky gibi unsurların bulunduğu bu muhalefete SPD yönetiminin tahammülü yoktu ve bu unsurlar partiden ayrılmak zorunda bırakıldı. Partiden ihraç edilenler Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi (USPD)’yi kurarken SPD’nin parti aygıtının hatırı sayılır bir kısmını da kendileriyle birlikte götürdüler. Ayrılma sonrasında SPD’nin 170 bin üyesi bulunurken USPD 120 bin üye ve 33 milletvekiline sahipti. Spartakistler Birliği de USPD’ye katıldı ancak onun içinde bağımsız siyasetlerini sürdürdüler.  

1917 ve 1918 yılı boyunca savaşın yarattığı yıkıma karşı işçi sınıfının tepkisi de artarak büyümeye devam etti. Nisan 1917’de 200 bin metal işçisi azaltılan ekmek tayınına karşı greve çıkarken ilk defa İşçi Konseyi oluşturuluyordu. 1918 yılının Ocak ayı da Berlin’de 500 bin, Almanya toplamında 1 milyon işçinin katıldığı bir grev dalgasına tanıklık ederken bu süreçte Berlin İşçi Konseyi kurulmuştu.