BİZE YAZIN: marksistbakis@yahoo.com

Amerikan İç Savaşı

(20.01.12)

Günümüzün süper gücü, emperyalizmin zirvesindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihindeki en büyük olaylardan biridir Amerikan İç Savaşı. Kuzey’in “özgür” eyaletlerinin, 1861-1865 yılları arasında Birlik’ten koparak Amerika Konfedere Devletleri’ni kuran 11 Güney eyaletine karşı verdiği savaş, köleliğe tarihi bir darbe indirip kapitalist gelişimin önünü açarak ABD’nin endüstriyelleşme sürecini de hızlandırdı. Bu savaştan istediğini alan, savaştan hemen sonra savaş koşullarını avantaja çeviren Kuzey, yani günümüzün Birleşik Devletler’i olacaktı.

Colomb Sonrası Amerika

15. yüzyılın sonlarında Christopher Columb tarafından keşfedilene ve Amerigo Vespucci tarafından yeni bir kıta olduğu anlaşılıp Avrupalı sömürgecilerce istila edilene kadar Amerika kıtası yüzyıllardır Kızılderililer, Mayalar, Aztekler, İnkalar gibi toplumlara ev sahipliği yapmakta idi. O dönemde merkezi krallıkların hüküm sürdüğü Avrupa’nın karşı kıyısında, tarihin eşitsiz gelişimine mükemmel bir örnek teşkil eden Amerika’nın kuzeyinde henüz ilkel kabileler güneyinde de köleci uygarlıklar egemendi. Kıtaya ayak basan ilk Avrupalı olan Colomb 1493’te Porto Riko’ya vardığında yeni bir kıtaya ulaştığını fark edemeyerek buranın Doğu Hindistan olduğunu zannetti. Kıtanın dönemin bilinen dünyası olan Asya, Avrupa ve Afrika’nın yanında 4. kıta olduğu ise o dönem Portekiz krallığı için çalışan İtalyan denizci Amerigo Vespucci tarafından anlaşıldı. Bu ‘yeni dünya’nın keşfi ile beraber Avrupa ile Amerika kıtaları arasındaki uygarlık farkının bilincindeki Avrupalı devletler, bu farkın savaş alanında kendilerine sağladığı devasa avantajdan da yararlanarak, vakit kaybetmeden kıtayı işgale giriştiler. İşgal ettikleri bölgelerde siyasi varlıklarını sürdürmek, bölge halkını kontrol altında tutarken bölgeye kendi ülkesinden getirdikleri insanları yerleştirmek ve işgal ettikleri toprakları diğer işgalci kuvvetlerden korumak amacıyla da koloni denilen siyasi yapıları oluşturmakta gecikmediler. Colomb ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki dönem bu kolonilerin denetimi altında geçmiştir.

16. yüzyıl İspanya, Hollanda, Fransa, İngiltere ve Fransa’nın kuzey Amerika topraklarını işgal edip kendi kolonilerini kurmalarına sahne oldu. ABD Bağımsızlık Savaşı’nın diğer öznesi İngiltere’nin kıtadaki varlığı, sanılanın aksine, Fransa ve İspanya’ya göre oldukça yeniydi. İngiliz Krallığı, bilinen en eski İngiliz kolonisini 1607’de Virginia’da kurduklarında Florida’da İspanyol, Lousiana’da Fransız kolonileri yaklaşık 80 yıldır hüküm sürmekte idi. Ancak 17. yüzyıl da İngiltere’nin ABD’nin doğu kıyısında başka koloniler kurmasına sahne olunacaktı. 1733 yılında bu koloniler, “On Üç Koloni” adı altında Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir sömürge halini aldılar. Nitekim ABD Bağımsızlık Savaşı (1775-1873) bu sömürgelerin birleşip Britanya İmparatorluğu’na karşı savaşması sonucu verilmiştir.

Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra birleşmeyi reddeden, ancak diğer yandan da ayrı bir devlet oluşturmak da istemeyen koloniler, birer ‘eyalet” biçimini alarak bir federasyon formatında Amerika Birleşik Devletleri’ni ilan ettiklerinde kapladıkları alan, günümüzdekinin yaklaşık üçte biri idi. Batıdaki topraklar Fransa kolonilerine, Alaska Çarlık Rusya’sına, günümüzün Güney ABD’si Meksika’ya aitti. Ayrıca Teksas’ta bağımsız bir Teksas cumhuriyeti mevcut idi. 1803 yılında Napolyon Bonapart Fransız topraklarını para karşılığı satma teklifi devlet başkanı Thomas Jefferson tarafından kabul edildi ve Lousiana kolonisinin günümüzde 15 eyaleti (Colorado, Wyoming, Montana, Teksas, New Mexico, South Dacoda, North Dacoda, Minnesota, Nebraska, Kansas, Oklahoma, Iowa, Arkaksas, Missouri ve Lousiana) kapsayan devasa toprakları 15 milyon ABD Doları karşılığında ABD egemenliğine girdi.1845 yılında Teksas cumhuriyeti başkan John Tyler tarafından ABD’ye katıldı. Buna yanıt olarak Meksika’nın Teksas’a müdahale etmesinin ardından patlak veren Meksika-Amerika Savaşı (1845-1848) sonucunda Meksika, 15 milyon dolar karşılığında New Mexico, Nevada, Arizona ve California’yı ABD’ye bıraktı. ABD 1867 yılına gelindiğinde Çarlık Rusya’sından Alaska’yı da satın alarak günümüzdeki sınırlarına büyük ölçüde ulaşacaktı.

İç Savaş Öncesi

İç savaş öncesinde ABD, İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini kazanarak siyasal bağımsızlığını ilan etmiş, liberal bir siyasal düzen belirlemiş, ekonomik olarak eşitsiz gelişimin en güzel örneklerinden birini sergileyerek ilkel komünal topluluklardan hiçbir aracı düzene gerek duymaksızın kapitalizme geçme aşamasında bir devlet görünümündeydi. Dolayısıyla Avrupa’daki devletlerin aksine feodal toplumun düşük verimli üretim geleneklerinden bir bakıma muaf tutulmuştu. Monarşi ve Hıristiyanlığın kabuğunu kırmış, Avrupa’da siyasal mücadele veren burjuvazinin hayalini kurduğu bir Batı uygarlığı idi adeta. Üstelik burjuvazi eski ve yeninin boğuşmasının yarattığı sıkıntılar arasında bölünmemişti, Amerikan egemen sınıfı başından beri bütünlüklü bir yapı içinde idi, buna paralel olarak da devlet aygıtı önceden planlanarak oluşturulmuştu. Dahası, ABD o güne kadar insan eli değmemiş doğal kaynaklara sahipti. İlerleyen yıllarda patlak verecek olan sanayi devrimini de göz önüne aldığımızda ABD’de kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan bütün şartlar fazlasıyla mevcuttu: Burjuvazi egemen sınıf ünvanını feodalizmin egemenleriyle mücadele etmelerine gerek dahi kalmadan üzerine giymişti. Toprak mülkiyeti feodalizm garabetine hiç maruz kalmadığı için tarım toprakları yüzyıllar boyunca miras yolu ile un ufak edilmemiş, savaşlar ile örselenmemişti. Dahası, tek başına neredeyse bütün Avrupa kıtasından daha büyük olan coğrafi büyüklüğü ABD’ye endüstriyelleşme için elzem olan beşeri ve doğal kaynakları alışılmışın dışında bir denge içinde sunuyordu. Coğrafi büyüklüğünün ekonomiye bir diğer getirisi de, dönemi için oldukça geniş, üstelik daha da genişlemeye son derece müsait bir iç pazardı.

İç savaş öncesi dönemin temel toplumsal güçleri plantasyon köleliği, kırsal meta üretimi ve yavaş yavaş sanayileşmeye başlayan kapitalist manifaktür idi. Bu toplumsal sınıflara ek olarak bir de iç savaştan sonra sınai kapitalizme tabi olan, ancak o dönemde henüz sermaye birikimine hakim olan ticaret burjuvazisi mevcuttu. Bunlara ek olarak yeni bir toplumsal güç de yavaş yavaş gelişiyordu: İlerleyen yıllarda adını işçi mücadele tarihine 1 Mayıs, 8 Mart gibi altın harflerle yazdıracak olan Amerikan proletaryası da ağır ağır tarih sahnesine çıkıyordu.
1780’lere gelindiğinde İngiltere’de dokumacılık sanayindeki büyük gelişme dünya piyasalarında pamuğa oldukça büyük bir talep yarattı. Bu talebe paralel olarak geliştirilen çırçır makinesinin icadı ABD’deki pamuk üretimi kapasitesini muazzam ölçüde artırdı ve ABD’nin geniş tarım arazilerine sahip güney kesiminde köleliği yeniden ortaya çıkardı. 17. yüzyılda dünya pazarında yaşanan genişlemenin yarattığı işgücü açığının bir sonucu olarak yeniden hortlayan kölelik, dinmek bilmeyen kar hırsının ürünü olarak 18. yüzyıl sonlarında ABD’de de boy gösterdi. ABD’nin 1794 yılında 200 ton olan yıllık pamuk üretiminin 1807’de yıllık 30 bin tona ulaştığını göz önünde bulundurduğumuzda, birkaç on yıl içinde bütün dünyayı alt üst edecek olan üretim kasırgasının sanayi devrimi öncesinde ABD’de ne boyuta ulaştığı rahatlıkla görülebilir.
Diğer yandan hortlamaya başlayan köleci üretim biçimi toplumsal işbölümünün, teknolojik gelişmelerin ve sanayi için hayati öneme sahip iç pazarın gelişiminin önünde büyük bir engel teşkil ediyordu. Güney eyaletlerinde nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan köleler mesai saati bitiminde alışverişe çıkıp kazandıkları parayı piyasaya akıtma lüksünden mahrum oldukları için piyasadaki para sirkülasyonu son derece sınırlı idi, bu da henüz emekleme aşamasında olan Amerikan kapitalizminin iç pazarını sınırlı bir alana –köleliğin olmadığı kuzey bölgelerine- sıkıştırıyordu. Üstelik köleci üretim modelinde ayrıntılı bir işbölümü olmadığından üretim için çırçır makinesinden öte bir teknolojiye gerek kalmıyordu. Bu durum başarılı bir sınai gelişim için hayati bir öneme sahip olan üretim aracı üreten sanayicilerin gelişmesini kesin bir sınırla baltaladı. Dolayısıyla sanayi gelişmelere öncülük etmesi beklenen teknolojik gelişmelerin önü de daha başlamadan kesildi. Bu şekilde engellenen teknik icatlar, sömürgeci devletlerin sömürgeleri üzerindeki topraklarda çok büyük ölçekte tarım ürünü yetiştirmesine olanak veren devasa çiftlik modelleri olan plantasyonlarda modern üretim araçlarına duyulan ihtiyacı minimuma indiriyordu. Bütün bu gelişmeler Güney’i iç savaş öncesinde ABD’nin en geri bölgesi haline getirmişti.
1840’lara kadar tarım dışı üretimde egemen olan üretim biçimi, kapitalist üretim modelinin oldukça ilkel bir formu olan manifaktür idi. Ancak bu tarihten itibaren, sanayi devriminin de yadsınamayacak etkisiyle 1840 öncesinin zanaatkarları kah kendi aralarındaki toplumsal farklılaşmanın dolaysız bir sonucu olarak, kah ticaret sermayesi ile sahip oldukları sıkı bağların neticesinde hızla kapitalistleşmeye başladılar. Ülkenin kuzeyi yeni doğan bu kapitalist sınıf önderliğinde hızla sanayileşirken Güney’in köleci plantasyon çiftlikleri de egemenlik alanlarını batıya doğru kaydırmakta idi.

Köleliğin coğrafi yayılışına ek olarak bir de bunun üzerine 1837 ekonomik krizi, sınai kapitalizmin kendi kendine yeten aile çiftlikleri temelinde ortaya çıkması gibi etkenler eklenince ABD kapitalizmi gelişme aşamasında çok ciddi engellerle boğuşmak zorunda kaldı. Köleliğin ülkenin batısına yayılışı Kuzey’in sanayi burjuvazisinin genişlemeye çabalayan iç pazarını boğarak kaçınılmaz olarak bu bölgelerdeki meta üretimini bastırdı. 1840’larda daha da belirginleşen ve 21 yıl sonra bir iç savaşa sebebiyet verecek Kuzey ile Güney arasındaki bu uzlaşmaz çatışmanın temeli Güney’in köle sahiplerinin kendi köleci üretim modellerini yaygınlaştırma çabaları ile Kuzey’in sanayici kapitalistlerinin üretim biçimleri arasındaki çelişkidir.