ÇKP 90 Yaşında

Veli Umut Arslan - (05.09.11)

Çin’de Çin Komünist Partisi (ÇKP)’nin 90. kuruluş yıldönümü görkemli resmi kutlamalara sahne oldu. Çin emperyalizminin yükselen gücünden kaynaklanan özgüven ve ilerisi için daha büyük hamleler yapmak doğrultusundaki iştah ve hırs, kutlamalarda ağır basan duygulardı. Bu duyguların eşleniği vatansever milliyetçi hava da resmi törenlerin ana unsuruydu.

Çinli kapitalistler devlet aygıtı demek olan ÇKP ile birleşik durumda. Kapitalistlerin büyük bölümü ÇKP üyesi ve bunların da bir kısmı ÇKP’nin üst kademelerinde bulunuyor. 2002 yılı Forbes dergisi anketine göre Çin’deki en zengin 100 multimilyonerin dörtte biri ÇKP üyesi (1). Kendisini Çin’deki muazzam ekonomik atılımın mimarı olarak gören ÇKP gözünü emperyalist kapitalist sistemin liderliğine dikmiş durumda. Bu hedef doğrultusunda büyük adımlar attığı da bir gerçek.
Dünyanın ikinci büyüğü konumuna gelen Çin ekonomisi, sanayi üretiminde ABD’nin aralıksız 110 yıllık süren liderliğine son vererek birinciliğe yükseldi (2). Çin ayrıca ABD’yi geçerek en çok kredi veren ülke konumuna geldi ve dünyada en çok finans kapital ihraç eden ülke olmuş oldu. Çin ekonomisinin bu hızlı yükselişi kaçınılmaz bir şekilde Çin militarizmini tırmanışa zorluyor. Ekonomik atılımı geriden seyreden Çin’in militarist eğilimlerin artan tempoda yükselişe geçmesi ise eşyanın tabiatı gereği gerçekleşecektir.

Tüm bu süreç boyunca dümende olan ÇKP’nin kuruluş yıldönümü kutlamalarının tabi ki komünizmle hiçbir alakası yok. Ama Çin’de esasen milliyetçi bir kalkınma stratejisi olan Stalinizmin Çin versiyonunun öyküsünü bulabiliriz. Milliyetçi kalkınma stratejisinin Çin’de başarıya ulaştığı ortada ama Çin işçi sınıfı özelinde tüm dünya emekçileri için hüzünlü bir öykü bu. Öykünün başrollerinde tabi ki ÇKP bulunuyor.

1925-27 Çin Devrimi
Her şey Ekim Devrimi ile başladı. 1917’de kasırgaya dönüşen dünya devrimi rüzgarı Çin’e de ulaşacaktı. ÇKP’nin 1921’de kuruluş toplantısında 57 kişiyi temsil eden 13 delege arasında Komünist Enternasyonal temsilci Hendrick Sneevliet de vardı; liderleri ise daha sonraki trajik kavgalar sırasında Troçkist olacak olan Chen Duxiu idi. Bu küçük ama inançlı enternasyonalist komünist grup, kurdukları ve uğruna hayatlarını verdikleri partinin bir zaman sonra dünyanın ucuz emek sömürü cennetini idare edecek polis devletinin mimarı ve yöneticisi olacağını elbette ki akıllarının ucundan geçiremezlerdi.

Ama dünya devriminin taze neferi ÇKP kuruluşunu takip eden yıllar içerisinde Çin proletaryasının büyük desteğini kazarak üye sayısını 1926’da 57 bine kadar çıkaracaktı. Bu hızlı ilerleme, yaklaşan Çin Devrimi’nde ÇKP’nin başrollere yükselmesi demekti. 1925’te genel grev hareketiyle Şangay’da ayaklanan işçi sınıfı Sovyet tipi komite örgütlenmelerine gidiyor, hayatın organizasyonunu düzenliyor, devrimi savunmak için müfrezeler örgütlüyordu. Köylülüğün desteğini arkasına alan işçi sınıfı bir yandan Çin toplumsal yapısını kökten değiştirmeye aday olurken bir yandan da emperyalist güçlerin işgaline karşı ulusal kurtuluşun öncülüğünü üstlenmişti. Ama dünya devriminin kalbi ve beyni Rusya’da gerçekleşen dönüşümler Çinli emekçilerin ve ÇKP’nin kaderini doğrudan belirleyecekti. Stalinist bürokrasinin, Rusya’da kontrolü eline alması, Komünist Enternasyonal eliyle tüm dünyadaki komünist partilerin de kontrolünü ele geçirmesi anlamına geldi.
İşte 1925’te Çin’de devrim patlak verdiğinde Komintern’in ÇKP’ye verdiği talimatlar Stalin hizbinin yenilgici emirleriydi. Dünya devriminin gelişiminden ödü kopan Stalinizm Çin devriminin mezarını kazacaktı. Bu talimatlar Çin’de sosyalist devrim için koşulların uygun olmadığı ön kabulünden yola çıkıyor ve ÇKP’yi Çan Kay Şenk’in liderliğini yaptığı burjuva milliyetçisi Komintang(KMT)’a tabi olmaya zorluyordu. Baştan aşağı Menşevizmin formüllerine dayanan Çin’deki bu politik yönelim bir yandan da sürekli devrime, eşitlikçiliğe, proleter demokrasisine karşı Rusya’da yürüyen karşı devrimci kampanyayla kopmaz şekilde bağlıydı. “Tek ülkede sosyalizm”, “aşamacılık”, “milliyetçilik” devrimci Marksizm’in yerine oturtulan sınıf işbirlikçisi resmi çizgi olarak tüm KP’lere dayatıldı.

Çin Devrimi bu çizgi boyunca boğazlatılacaktı. ÇKP gücü olduğu halde devrim yönünde hamle yapmak yerine Komintang’a kölece bağlı kaldı. Komintang (KMT), sempatizan parti olarak Komintern’e alındı ve hatta bir süre sonra komünistleri boğazlama emrini verecek olan Çan Kay Şek’e Komintern onur ödülü verilecekti. Çin işçi sınıfı Stalin’in elinde kurban ediliyordu. Çin devrimi konusunda aşamacılığın teorisyeni Menşevik Martinov’du. Menşevikler de Rus Devrimi’nde aynısını söylememişler miydi? Rusya’da koşullar sosyalizm için elverişli değildi, devrim burjuva demokratik aşamadaydı, bu yüzden ilerici burjuvazi desteklenmeliydi. Lenin işçi sınıfının içindeki burjuvazinin bu ajanına az saldırmamıştı, ama kaderin cilvesi aynı Martinov aynı fikirleriyle Lenin’in partisinin teorisyeni olmuştu ve Stalin’le beraber Leninizmi gömüyordu. Sürgündeki Menşevikler durumun farkındaydı gazeteleri Sotsialistiçeski Vestnik’de şunları yazıyorlardı: “ ‘Prensipte’ Bolşevikler de Çin Devrimi’nde ulusal kurtuluş görevinin tamamlanmasına değin, ‘birleşik cepheyi’ muhafaza etmekten yanaydılar. 10 Nisanda Martinov Pravda’da Sol Muhalefetçi Radek’e dört sınıf bloğunun muhafaza edilmesinin zorunluluğunu, işçilerin büyük burjuvaziyle yan yana oturdukları koalisyon hükümetini yıkmakta acele etmemeyi, vaktinden önce ona sosyalist görevleri empoze etmemeyi içeren resmi tutumun doğruluğunu en etkili tam bir Menşevik bağlamda göstermiştir. (No.8, 23 Nisan 1927, s.4 akt: Troçki, “Çin Devrimi ve Yoldaş Stalin’in Tezleri, Çin Üzerine, s.74)

Sürgündeki Menşevikler Stalin yönetiminin Menşevik politikaları uyguladıklarını işaret ediyor ve daha birçok kez Rusya’da 1917’de “bizim noktamız da buydu, o kadar çatışmaya ne gerek vardı” demeye getiriyorlar. “Tüm İktidar Sovyetlere” Bolşevik sloganını -Menşeviklerde kötü anıları canlandıran, Stalin’in ise Çin’de atılmasını kesinlikle yasakladığı, proleter devrimin bu meşhur savaş ilanını- Troçki’nin önderliğini yaptığı Sol Muhalefet yükseltti. Bu çağrı, Çin’in okyanus kıyısındaki liman kentlerinde yoğunlaşan işçi sınıfı köylülüğün desteğini arkasına alarak iktidarı ele geçirebilir, demokratik görevlerle beraber sosyalist tedbirleri uygulamaya sokabilir, Rusya’daki işçi devletiyle birleşebilir ve bu dünya devrimi için muazzam büyüklükte bir kaldıraç olabilirdi. Bu yüzden Troçki’nin dediği gibi SSCB, KMT’ye değil ÇKP’ye silah göndermeliydi. Stalin’in politikaları ise düpedüz Menşevik’ti yani sınıf işbirlikçisi ve yenilgiciydi. Bu ihanetçi çizgiye karşı yürütülen mücadele, ÇKP’nin en nitelikli kadrolarınca paylaşıldı. Rusya içinde de Doğu Halkları Üniversitesi’nde öğrenim gören yüzlerce Çinli komünist Sol Muhalefet saflarına katıldı. Troçki 1927’de Alma Ata’ya sürgüne gönderildiğinde Çinli komünistler Sol Muhalefet’in yeraltı örgütlenmesinde yer aldılar. Başlarında Chen Duxiu’nun da bulunduğu binlerce Çinli komünist Çin Sol Muhalefeti’ni örgütlese de Stalinistler ve KMT işbirliği halinde Çin Sol Muhalefeti’ne karşı hem Rusya içinde hem de Çin’de saldırıya geçtiler. Chen Duxiu’nun Çin’de Muhalefet saflarına katılmasıyla Stalin, Rusya içinde Çin Sol Muhalefeti’ne karşı sertleşti: 1929’da Moskova’daki Sun Yat-Sen üniversitesinde eğitim gören Çin Komünist Partisi üyesi 400 öğrencinin 200’ü Troçkist suçlamasıyla GPU tarafından tutuklandı ve bir daha asla Çin’e dönemedi. Çin içinde Sol Muhalefete karşı baskı dalgası ise farklı grupların 1931’de birleştiren kuruluş konferansını takiben geldi; önderliğinin büyük kısmının tutuklandığı ağır baskı dalgası altında örgüt yeraltına çekildi. Mücadeleleri sırasında Çin Sol Muhalefeti’nin çoğu tutuklandı, hapishanelerde açlık grevleri düzenlendi ve kahramanca ölüme gittiler (3).

ÇKP’nin kendisi de Stalin’in Komünist Enternasyonal’de onur üyeliğine getirdiği Çan Kay Şek, ardından da O’nun sol muadili Wang Çing Wei (namı değer “sol” Komintang) tarafından neredeyse imha edildi (4). 1927’nin nisan ve aralık ayları arasında 38 bin komünist katledildi, 32 bini tutuklandı. Böylelikle ÇKP’nin kentlerdeki tüm varlığı sonlandırıldı. Komintang’ın gerici niteliği artık saklanamaz boyutlara varınca, üstelik Sol Muhalefet’in tüm uyarı ve çağrılarına karşın katliam bu derece büyük olunca Stalin suçu parti önderliğine yükledi, onları partiden attı ve ÇKP’yi intiharvari bir ayaklanmaya zorladı. Bu, partinin geriye kalanlarının da yok edilmesi anlamına gelecekti. ÇKP kontrolünde girişilen askeri saldırılar sırasında birliklerden birinin başında bulunan Mao bu kıyımdan kurtuldu, çünkü belirleyici çatışmalara girmekten kaçındı ve birliğiyle beraber kırlara çekildi. Sonuç gerçek anlamda bir kıyımdı. ÇKP, adeta kurban edilmişti. Kalan az sayıda insan ile Mao yeni bir süreç başlatacaktı. ÇKP’nin tarihinde bir dönem kapanmış, yeni bir dönem açılmıştı.

Mao’nun Halk Savaşı
Mao, Çin Devrimi’nin yenilgisinin ideolojik politik temelleriyle hiç alakalı olmadı. Zaten devrim sırasında O da Menşevizm’den alınma Stalinist sağcı çizginin yanında saf tutmuştu. Çin Devrimi’nin trajedisinden Mao’nun çıkardığı sonuçlar teorik ve tarihsel olmaktan çok anlık pragmatizmin ürünleriydi. Güvenli kırsal alana çekilerek mücadeleyi oralarda sürdürmek ve buna uygun şekilde köylü ordusu örgütlemek. Böylelikle gerçek bir proleter örgüt olan ÇKP, Mao’nun ellerinde büyük bir kırılma yaşayarak tabanı köylülüğe dayanan küçük burjuva bir örgüte dönüştü. Bununla paralel olarak ÇKP Menşevik küçük burjuva ideolojisinin tipik bir aygıtına dönüşecekti. Martinov’un “dört sınıf bloğu” Mao’nun ellerinde büyük popülarite kazanacak ve sınıf işbirlikçiliğini teorileştiren bu çizgi sayesinde “ulusal” ya da sözde “ilerici” burjuvazi bir fetiş haline getirilecekti.

O sıralar Çin’in birçok bölgesinin işgal altında olması Çin’i bir savaş alanına dönüştürüyordu. Asıl büyük savaş 1931’de Mançurya’yı, daha sonra ise Çin’in giderek genişleyen bölgelerini işgal eden Japon militarizmine karşı verilecekti. Çin burjuvazisinin milliyetçi örgütlenmesi KMT’nin yanı sıra Mao’nun gerilla ordusu da Japonya’ya karşı savaş halindeydi. Bu iki güç Japonya karşısında çatışmalar ve işbirlikleriyle geçen inişli çıkışlı bir ilişkiye sahipti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon militarizminin Çin’deki kıyımları vahşiliğin en uç noktalarına tırmandığında Mao’nun ordusu yüz binlerce kişilik (en kalabalık halinde 1.2 milyon) dev bir güce dönüşüyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Japon işgali sona ererken bu sefer ÇKP ile KMT arasında bir iç savaş başlayacaktı. ABD’nin desteğini arkasına alan KMT, burjuva güçlerin çürümüşlüğünün ifadesini olarak son derece istikrarsızdı. Kentlerdeki yönetim yolsuzluğa batmıştı, uzun savaşların neden olduğu büyük yıkımın ardından ülkeyi yeniden toparlamaya yeteneği olmadığını her durumda gösteriyordu. KMT’nin savaş güçleri de kırsal alanda köylülere zulmediyor, Japon emperyalizmini hatırlatıyordu. Bütün bu koşullar içerisinde ibre köylülerin savaş azmini arkasına almış olan ÇKP’yi işaret etmekteydi. Diğer taraftan Mao her zamanki gibi ilerici burjuvazi ile yani bu durumda KMT ile işbirliğine hazırdı. KMT liderliği kontrolü yitirdiğinin bir göstergesi olarak Mao’nun uzattığı barış elini sürekli havada bıraktı ve her seferinde saldırıya geçti. Ama belirleyici savaşlarda SSCB’nin Mançurya’yı kuşatması ve KMT’yi izole etmesinin ardından KMT’nin gardı düştü ve birlikleri tamamen dağıldı. Mao’nun kalan burjuva güçlerle çalışmaya hazır olduğunu belirtmesine karşın KMT güçlerinin büyük çoğunluğu Tayvan ve Hong Kong’a kaçtılar. Orduları şehirlere giren Mao işçilere hiçbir şey olmamış gibi çalışmalarına devam etmesini emretti. Gerçekten de Mao’nun ordusu karşısında süreçte hiçbir rol oynamamış olan işçi sınıfı sadece sustu, oysa 1925-27 Çin Devrimi’nde şehirler ayaktaydı. Aradaki bu fark proleter devrimle Soğuk Savaş koşullarında ulusal kurtuluş savaşının neticesinde küçük burjuva bir akımın iktidara gelmesi arasındaki farktı. ÇKP artık iktidar partisi olmuştu.

Yeni Çin
ÇKP oluşturacağı rejimin temel direkleri konusunda Stalin Rusya’sını kopyaladı. Üretim araçlarının kontrolü (fabrikalar, toprak vd) devletin elinde toplandı. Eski mülk sahipleri ise ÇKP bürokratik aygıtının içine çekildi. Devlet de ÇKP demekti zaten. İşçi sınıfı ve köylülerin yönetimde söz sahibi olabilmelerini mümkün kılacak Sovyet tipi aygıtlar hayal bile edilemezdi. Emekçilere düşen susmak ve çalışmaktı. Tıpkı Stalin gibi Mao’nun da hayali büyük ve güçlü bir ülke ve devlet inşa etmekti. Bu yüzden Çinli emekçiler tıpkı SSCB’deki sınıf kardeşleri gibi sınırları zorlayan akıl almaz bir çalışma temposuna ayak uydurmaya zorlandı. Sonuç felaketti. 1950li yıllarda on milyonlarca insan sefalet şartlarındaki çılgın çalışma temposuna dayanamayarak can verdi. Açlık ve salgın hastalıklar sonucunda kitlesel ölümler gerçekleşti. Bu şartlarda altında işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanların mukavemeti kaçınılmazdı, çıkan seri işçi ayaklanmaları zar zor bastırılabiliyordu. Bu durumda ÇKP rejimi tıpkı SSCB’de olduğu gibi açık bir polis devleti hüviyetine bürünmek zorundaydı.

Mao’nun Çin’i adlı yapıtında T.Cliff durumu şu şekilde anlatır: “Stalinist rejimin en temel gerçekliği, toplumsal tüketimin hızlı sermaye birikimi yararına feda edilmesi, sanayinin bürokratik yönetimi, işçilerin temel haklarının kısıtlanması, toprağın zorunlu kolektivizasyonu, toplumun ayrıcalıklar ve paryalar şeklinde bölünmesi ve totaliter polis devleti uygulamalarıdır. Bütün bunlar Mao Çin’ini tanımlar.”

Kültür Devrimi
Mao’nun hararetli savunucusu olduğu bu kalkınma hamlesi büyük kıyımlara neden olduğunda ÇKP bürokrasisinin tepesinde büyük bir çekişme başladı. Mao’nun buna verdiği cevapsa kültür devrimi olacaktı. ÇKP’nin tepe bürokratları Mao’nun sınırsız iktidar yetkilerini sınırlandırmayı ve kalkınma hamlesinin felaketlerinden sonra ekonomide kısmi gevşemeye gidilmesini istiyordu. İşte bu durumu tersine çevirmek isteyen Mao, Ocak 1965’te kültür devrimini ilan etti. Açıkçası kültür devriminin arkasındaki esas motif ÇKP tepesindeki iktidar kavgasıydı, yapılanların devrimle hiç alakası yoktu, kültür ise sadece çekici bir isimden ibaretti. Mao, ÇKP içerisindeki rakiplerini kapitalist yolcular olarak itham ederken partinin en tepe mevkilerine kadar sızmış bu kapitalist etkinin partiden ve tüm toplumsal dokudan temizleneceğini iddia etmişti. Böylelikle kültür devrimi başlamış oldu.
Kültür devrimi politikaları toplumda büyük bir gürültüyle yoğun bir propagandayla yürütülüyordu. Evler basılıyor; her yerde burjuva ideolojisinin izleri aranıyor, “burjuva” kitaplar yakılıyordu. Feodalizme karşı savaş adı altında tapınaklar ve tarihi eserler yok ediliyordu.

Gelgelelim kültür devriminden Mao’nun hiç de ummadığı bir tehlike gelişecekti. Bu gerçek devrim tehlikesiydi. Sözde burjuvaziye karşı savaşta mobilize edilen gençlik ve işçiler göstermelik propagandadan etkilenerek sosyal eşitlik taleplerini benimsemeye başladılar ve bu uğurda mücadele etmeye istekli hale geldiler. Şangay 1927’lerden sonra bir kez daha grev hareketlerine tanık oldu. İşçilerin öz örgütlülükleri her yerde pıtrak gibi çoğalıyordu. Bağımsız sendikaların kurulmasından, ücretlerin yükseltilmesine ve emekçilerin yaşantısıyla ilgili her konuda talepler yükseliyordu. ÇKP’nin kontrolü kaybetme tehlikesi belirmişti. Kültür Devriminin ilan edilmesinden bir yıl sonra Mao orduya olayları bastırarak ülkenin kontrolünü ele geçirme emri verdi. Eylemlerin tam anlamıyla bastırılması 1969’a dek sürdü. Bu süreçte ekonomi büyük darbe almış, üretim gerilemişti.
Mao, kültür devrimiyle esas amacına ulaşmıştı yani rakiplerini tasfiye etmişti, ama uygulamalar hiç öngörülmeyen sonuçlar doğurmuş, rejim için çok tehlikeli bir süreç tetiklenmişti. Mao zaten olaylar sırasında tehlikeyi fark ettiği andan itibaren hedef alınan ÇKP üst düzey bürokratlarına karşı olan tutumunu yumuşatmıştı. Sosyal çalkantılar, gelişen muhalefet hareketi ve ekonomik çöküntü gerçek anlamda kültür devriminin iflasını haber veriyordu. 1970’lerin başında dünya ekonomisi büyük bir kriz içerisine girerken rejim artık bambaşka bir yörüngeye girmek zorundaydı.

SSCB ile İlişkiler
SSCB ile Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasındaki ilişkiler 1960’larda hızla bozulacak ve gerginlik sıcak çatışmaya dek uzanacaktı. 1970’lerdeyse SSCB’ye karşı Çin - ABD ittifakı kurulacaktı. Buna göre ÇKP’ye bağlı Maoist partiler en büyük düşman olarak sosyal faşist SSCB’yi ilan edecek ve bu da dünyanın her yerinde şiddetli sol içi çatışmalara neden olacaktı. Afganistan’da SSCB’ye karşı İslamcıların başını çektiği ABD tarafından organize edilen mücahit direnişinin en önemli müttefiki de yine Çin olacaktı. ÇHC - SSCB rekabeti Kamboçya’da da akıl almaz sonuçlar yarattı. Yönetimi ele geçiren ve yine milyonlarca insanın kırımını örgütleyen Pol Pot önderliğindeki Maoist Kızıl Kmerlere’e karşı Vietnam birlikleri SSCB’nin yönlendirmesiyle Kamboçya’yı işgal edecekti.

SSCB ile ÇHC arasında savaşlara, kırımlara ve katliamlara dönüşen bu yüz kızartıcı suçlar bugün dahi komünizmi karalamak için dünya burjuvazisi adına eşsiz örnekler durumunda. Peki, bu gerilimin arkasında ne vardı? Stalinizmin mayasında milliyetçilik vardır. Daha Maoistler Çin’de yönetimi ele geçirmeden önce Stalin ve Mao’nun arası gergindi. Stalin hep Mao’nun iktidarı ele geçirmesinden şüphe etmiş ve O’nu Çan Kay Şek ile işbirliğine yönlendirmişti. Sonuçta Mao Çin’de iktidara geldiğinde milliyetçi refleksleriyle büyük ve güçlü Çin’i yaratmaya koyuldu. Büyük ve güçlü Çin ise tarihsel olarak büyük ve güçlü Rusya’nın Asya’daki en büyük rakibidir. Meselenin özü de buydu zaten. Mao, ABD ile stratejik anlaşmalara imza atıp SSCB karşıtı bir pakt oluşturduğunda yani yakın düşmana karşı uzak düşmanla işbirliğine gittiğinde yaptığı şey Asya’daki hakimiyet mücadelesiydi.

SSCB ve ÇHC dünya işçi hareketinin kontrolü konusunda da büyük bir rekabete girişecekti. Aslında iki güç de işçi hareketini, komünist partileri ve onların kontrol ettiği sendika ve diğer örgütlenmeleri kendi dış politikasının birer aracına dönüştürmek derdindeydi. Bu iki güçte proletaryanın kurtuluşu davası ve onun ilkeleri ya da ezilenlere sempatinin kırıntısı dahi bulunmuyordu. Bu güçler kendi ülkelerinde işçi sınıfı acımasızca sömürüp baskılarken kadınlardan farklı dinsel kimliklere ve ezilen halklara kadar tüm zayıflara karşı da acımasızlardı. Bu yüzden de devrimci hareketlerin bulaşıcı niteliğini göz önünde bulundurarak diğer ülkelerde gelişen devrimci ayaklanmalardan hep ürküntüye kapılmışlardır. SSCB’nin bu konudaki sicili sahip olduğu gücün büyüklüğü ile doğru orantılı biçimde ÇHC’ye göre çok daha kabarık ama Mao’nun 1966’da Endonezya Komünist Partisi’ni ulusal burjuvaziye katılmaya ve general Sukarno’yu desteklemeye çağırması tipik sağcı Menşevik eğilimin devrimden korkuyla birleştiğini gösteriyor.

Mao’dan Deng Şioping’e Serbest Piyasa Açılımı
ÇKP çizgisi Kültür Devriminin terk edilmesinden sonra köklü bir değişim geçirdi. ÇKP dünyada ekonomik krizinin derinleştiği bir ortamda kendi kontrolünde serbest piyasaya intibak politikasına geçiyordu. İktisadi yeni yönelim dış politikada etkisini çok hızlı bir şekilde gösterdi. 1971’de Vietnam kasabı Nixon Çin’e davet edildi. Pin pon diplomasisi denen ÇHC-ABD müzakerelerinde iki ülke arasındaki gerginlik sona erdi, ekonomik işbirliğinin yanı sıra SSCB karşısında paralel hareket etme tavrı benimsendi. 1973’te Allende devrildiğinde Allende elçisini ülkesinden kovan ilk devlet ÇHC olmuştu. Pakistan’da, Sudan’da, Sri Lanka’da solcuları katleden ABD destekli cuntalar ÇHC tarafından desteklendi. Franko öldüğünde cenazesine ÇKP en üst düzeyde katıldı ki bu onuru sadece Pinochet ve Bolivya askeri diktatörü paylaştı.

Diğer taraftan ülke içinde kırsal kesimdeki özel işletmelerin önü açıldı. Kültür Devrimi sırasında ayağı kaydırılmış parti yöneticilerinin itibarı geri verildi ve birçoğu kilit noktalara getirildi. Bunlardan biri de Deng Şioping’di. Daha sonraları Deng Şiopingle özdeşleşecek olan ekonomi politikalarının genel çerçevesi aslında bu dönemde çizildi. Bir anlamda Çin’de halen sürmekte olan serbest piyasacı bu çizgi Mao’nun önderliğinde devlet politikası olarak oturtuldu. Deng Şioping’i özel kılansa bu başlangıcı yani serbest piyasa açılımlarını en ileri noktalara kadar taşımasıydı.

1970’ler boyunca ÇKP yüksek bürokrasisi yine karışıklıklarla dolu idi. Tasfiyeler bitmek bilmedi. Bu sefer kültür devriminin şahinleri ya da o dönemde mevkilere yükseltilenler harcanıyordu. Lin Biao gibi en baştan beri Mao’nun yanında görev almış ordunun lideri bir isim de aynı suçlamalarla tasfiye edildi: Ajan, kapitalist yolcu, vatan haini, burjuva işbirlikçisi…

Dönemin yıldızı daha sonraları serbest piyasa açılımlarının baş yürütücüsü olacak Deng Şioping idi. Deng ÇKP kadrolarının çoğunluğunun imha edildiği 1925-27 devrim sürecinden kurtulan az sayıdaki kişiden birisiydi. Daha sonraysa hep Mao ile beraberdi. Kültür Devrimi’nde aşağılanmış, hakarete uğramış ve tasfiye edilmişti. Şimdiyse onun önünde engel olan yüksek bürokratlar aynı akıbete uğruyordu. Mao bunların en güçlülerine dörtlü çete adını takmıştı.

Mao 1976’da öldüğünde veliahdı Deng, Çin’in ucuz emek cenneti, bir ultra sömürü kıtası, dünyanın üretim merkezi haline dönüşmesi sürecine liderlik etti. Bu süreçte ÇKP bürokrasisi serbest piyasaya gitgide daha çok adapte olarak aynı zamanda fabrikatörlere dönüştüler. Fabrikatör ve iş adamları da ÇKP’ye üye olarak tepe noktalarına çıktılar. Çin işçi sınıfının aşırı sömürüsünden dünyadaki kapitalistler de olabildiğince yararlandılar ve halen bu süreç devam ediyor.

Çin işçi sınıfı ise uyanışını sürdürüyor. Mücadeleler sonucu kazanımlar elde ediyor. Ücretler yükselirken bu tüm dünyada fiyatların artması demek. Diğer taraftan Çinli işçiler uyuyan bir dev gibi. Marksist bir geleneğin Çin’de kök salması sonucunda gelişebilecek sosyalist işçi hareketi sadece Çin’i değil, tüm dünyayı sallayacaktır.

(1) “China’s 100 Richest 2002,” Forbes.com, October 24, 2002, www.forbes.com/2002/10/24/chinaland.html. (Aslında bu durum şaşırtıcı da olmamalı. 1956’da Mao’nun üst düzey işadamları grubuna yaptığı konuşma, ÇKP’nin yöneliminin kökenlerini ortaya koyar: “Biz bütün kapitalist sanayici ve işadamlarını bir sınıf olarak ortadan kaldırıp içimize bireyler olarak alarak yeniden biçimlendirdik… Burjuvazi bizim için işe yaramaz diyemeyiz; yararlı, çok yararlı. İşçiler bunu anlamıyorlar, çünkü geçmişte fabrikalarda kapitalistlerle çatışma içindelerdi.” (Aktaran Nigel Harris, The Mandate of Heaven, p.43.)
(2) IHS Global Insight'ın raporuna göre, ABD, 2010 yılında imalat sanayinde dünya liderliğini Çin'e kaptırdı. Raporda, Çin'in geçen yıl küresel imalat sanayi üretiminin yüzde 19,8'ini, ABD'nin ise yüzde 19,4'ünü gerçekleştirdiğini ifade edilirken, Çin'in imalat sanayi üretiminin değerinin 1,99 milyar dolar, ABD'nin ise 1,92 milyar dolar olduğunu belirtildi. Raporda ayrıca, 11,5 milyon çalışanla ABD'deki imalat sektörünün 100 milyon çalışan bulunan Çin'deki imalat sektörüyle hemen hemen aynı değerde işi yaptığına ve ABD'de verimliliğin Çin'e göre çok daha yüksek olduğuna dikkati çekildi.
(3) Damien Durand, The Birth of the Chinese Left Opposition, Revolutionary History, Vol.2 No.4, Spring 1990.
(4) Stalin, ÇKP’yi işbirliği içinde çalışmaya yönlendirdiği Çan Kay Şek önderliğindeki Komintang’ın 1927’de Şangay’da iktidardaki büyük oranda silahsız işçileri katlederek devrimi bertaraf etmesinden sonra bu sefer yüzünü başka bir burjuva güce, Wuhan’da Wang Çing-wei önderliğinde “sol” Komintang diye adlandırılan güce döner: “Çan Kay Şek’in darbesi, artık güneyde iki kampın, iki hükümetin, iki ordunun, iki merkezin söz konusu olacağı anlamına gelir: Wuhan’daki devrimci merkez ve Nanking’deki karşı-devrimci merkez.”, “Bunun anlamı şudur; militarizme ve emperyalizme karşı kararlı bir mücadeleye önderlik eden Wuhan’daki devrimci Komintang gerçekte proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün bir organı haline dönüştürülecektir…”, “Dahası buradan şu sonuç da çıkar ki Komintang içerisinde solcuların ve komünistlerin sıkı işbirliği politikası şu aşamada özel bir güç ve özel bir önem kazanmaktadır… böylesi bir işbirliği olmaksızın devrimin zaferi mümkün değildir.”(Stalin, Çin Devriminin Sorunları, s. 125-127) Yazılanların daha neredeyse mürekkebi kurumadan Wuhan’daki “sol” Komintang, devrimci Çin işçi ve köylüleri ile komünistler e karşı büyük bir katliamı örgütleyerek ikinci karşı-devrimin mimarı oldu.