Kadın Cinayetleri ve Kapitalizm
Ekin Akçay-(02.08.11)
Sömürünün en ağır koşullarına mahkum edilmiş milyonlarca ‘baldırı çıplağın’ yaşadığı bu coğrafyada, dünyanın her yerinde geçerli olan bir gerçeklik fazlasıyla can yakıcı bir hal alıyor; kadının ızdırabı. Kriz kapıya dayandı mı ilk önce işten çıkarılan, eşit ücretin esirgendiği, ev işlerinin ve çocuk bakımının üzerine yıkıldığı, geçim derdini ve yoksulluğu derinden yaşayan, tacize, tecavüze uğrayan, dayak yiyen, öldürülen kadından bahsediyoruz.
Artık her gün birden fazla kadın cinayeti haberi okuyor/izliyoruz. Üçüncü sayfa haberlerinin vazgeçilmezi olan kadın cinayetleri, taciz, tecavüz vakaları özellikle son beş yılda çok büyük bir artış gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış yaşandı. 2005-2010 yılları arasında, 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. Mağdur kadınların yüzde 40’ının korktukları için şikâyetçi olmadıkları tahmin ediliyor ki böyle olunca gerçek rakamlara ulaşmak mümkün de olmuyor.
Kadına şiddetin kriz dönemlerinde toplumsal bunalımın etkisiyle birlikte çok üst noktalara vardığı ortada ancak Türkiye’ye dair istatistikler bu noktanın çok üzerinde bir yerlere işaret ediyor. 2009 yılında mecliste bir soru önergesine cevap olarak Adalet Bakanlığı, kadınlara yönelik cinayet oranının son yedi yılda yüzde 1400 artış gösterdiğini açıkladı. 2010 yılında toplam 1550 kadın eşleri, babaları, kardeşleri, kuzenleri, oğulları, sevgilileri ve yakın çevrelerindeki şahıs ve çeteler tarafından öldürüldü. Rakamlar başlı başına kan donduran bir gerçekliği ortaya koyuyor ancak üzerine söylenecek de çok şey var, olmalı da. Şunu çok açık bir dille ifade etmek gerekir ki kadın ölümlerinin açıklaması bireysel cinnetlerle, psikolojik sorunlarla sınırlandırılamaz. Sistemin bir parçası olarak yetiştirilen insanlar tarafından işlenen bu suçlar hasta kişilerin ürünü olsa da bu hasta insanları yaratan da bu sistemin kendisi değil midir? Yani aslında kadını kocası değil; sistemin her türlü yasası, mevkisi, bilirkişisi, bakanı, meclisi, üretim sistemi el ele öldürmekte; cinayeti sistem hazırlamaktadır.
12 Eylül’den bu yana hızla semiren siyasal İslamın peşi sıra ülkede oldukça artan muhafazakarlık konumuzun önemli bir noktasını oluşturmakta. AKP hükümetleriyle birlikte en yüksek noktasına varmış olan toplumsal muhafazakarlığın kadını ‘doğum makinesi’, ‘evinin kadını’ olarak gören zihniyeti; sosyal harcamalarını bir yük olarak görüp neredeyse tamamen ortadan kaldıran neoliberal program ile kapitalizmin aileyi hiçbir harcama yapmadan işgücünün yeniden üretiminin gerçekleşmesinin güvencesi olarak gören zihniyetinin bileşimi bugünkü tabloyu oluşturmuştur. Kadın cinayetlerinin son 7 yılda böylesine büyük bir patlama yaşaması ile AKP hükümetinin 2002’den bu yana neoliberalizmin azılı uygulayıcılığını yapıyor olması tesadüf değildir.
Kadına yönelik şiddeti besleyen muhafazakarlığın iyiden iyiye derinleşmesiyle kadın konusu bir aile konusuna çevrilip kadına şiddet de ‘aile içi şiddet’ adını alıyor. Aile içindeki olaya karışmayı doğru bulmayan burjuva devlet ve onun polisi ile mahkemeleri de kadın cinayetlerinin tetikçiliğini yapıyor; birinci dereceden sorumlusu oluyor. Öldüresiye dayak yiyen kadın kocasıyla karakolda barıştırılıp evine gönderilmesinin üzerinden çok geçmeden aynı süreç tekrar başlıyor, birçok hikayenin sonu da ölümle bitiyor. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndan alınan bilgilere göre 2010 yılında ‘aile içi şiddet’ kapsamında 6 bin 423 kadın şiddete maruz kalarak hastanelik oldu.
Savcılıktan koruma talep eden kadınlar görmezden geliniyor, kadın katillerine ‘tahrik’ gerekçesiyle ceza indirimi uygulanıyor. Ayşe Paşalı’nın hikayesi durumu özetliyor; Paşalı boşandığı eşi tarafından tehdit edilmesinin ardından mahkemeden koruma talep etmişti. 2010 yılı aralık ayında sokak ortasında öldürüldüğü zaman ise o koruma kararı halen çıkmamıştı. Kadın ölümlerinin çok büyük bir çoğunluğu kadınlar koruma talebi bulunduktan ya da karakola şikayete gittikten sonra yaşanıyor. Çünkü burjuva devlet kadını geldiği yere, ‘kocasının yanına’, “ait olduğu” yere gönderiyor.
Kadına yönelik şiddeti koruyan, şiddetin boyutlarını gizleyen, kadın cinayeti faillerini yargılamamakta, cezalandırmamakta ısrarcı bir sistemin içerisinde yaşıyoruz. Bu konuda da çok ciddi örnekler mevcut; 16 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz eden kişinin cezasında, çocuk daha önce babasının tacizine uğrayıp da ruh ve beden sağlığını kaybetti denilerek mahkeme tarafından indirim uygulanması gibi…
Bir diğer örnek de şöyle; 7 ilköğretim öğrencisine tecavüz davasının bir numaralı sanığı olarak yargılanan okul müdürü her ay maaşını tıktır tıkır çekip, hastanede ameliyat olmasına rağmen ne hikmettir ki bir türlü mahkemeye getirilemiyor, bulunamıyor!
Birçok davada kadının boşanmış bir kadın olması da kendisine tecavüz eden adam için ceza indirimi sebebi pekala olabiliyor. Hatta ve hatta kadın erkeği tahrik etmiş olarak kabul ediyor!
Bu örneklerden her gün onlarcası yaşanıyor. Örnekler dağ gibi…
Kapitalist sistem baştan aşağı şiddetle örülmüş bir sistem. Evde, okulda, askerde, sokakta şiddet var; burjuva devlet şiddet uyguluyor; hiç de nadir yaşanmayan savaşlarda katliamlar, toplu kıyımlar yaşanıyor. Artan suç oranlarıyla hayatımızı saran şiddet her geçen gün büyüyor. Ekonomik kriz koşullarında, sefaletin yaygınlaştığı, işsizliğin büyüdüğü böyle dönemlerde toplumsal bir kurtuluş mücadelesi yükseltilemezse toplum kendi içine patlıyor; en insanlık dışı davranışlar etrafı sarıyor. Tabii ki bu şiddet sarmalında en çok ezilenler en zayıflar oluyor; çocuklar ve kadınlar.
Kadınların cehennemi olan bu sistem erkeklerin de cenneti değil, bu kabus onları da vuruyor. Toplumu hasta eden sistemden nasibini erkekler de alıyor. Dikkate değer bir örnek toplumsal baskı ve şiddetin en yoğun biçimde yaşandığı Urfa’dan. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na hazırlanan “Şanlıurfa’da Artan İntihar” araştırmasına göre son 7 ayda 149 kişi intihar ederek yaşamına son verirken bu intiharların içinde en yoğun olarak kadınlarda 15-25 yaş grubu ile erkeklerde 17-29 yaş aralığı dikkat çekiyor. Genç kadınlar “kendi başına arkadaşlarıyla gezmek, erkek arkadaş edinmek, giyim tarzını değiştirmek, okuma veya çalışma isteklerinin kabul görmemesinden dolayı yaşadığı çatışma sonucunda” intihara yönelirken aynı cendere erkeği de etkiliyor; erkekler de “başlık parası, işsizlik veya sevdiği kızın verilmemesi sonucu” intihar ediyor.
Sorun Kapitalist Ailede
Kadının ezilmesinin maddi kökleri kapitalist ailede yatıyor. Aile kapitalistler adına işgücünün yeniden üretimini bedavaya getiren bir kurum olarak hayati bir işlev görüyor. Kadın ise ailenin içinde, üstüne üstlük ailenin kendi kesesinden bir yandan mevcut emekçileri yeni bir işgününe hazırlama diğer taraftan da yeni bir emekçi kuşağı yetiştirme misyonuyla kapitalistlere muazzam bir hizmet sunuyor. Kadının ev içi emeği sömürülmesi ve çocuk büyütmenin sırtına yüklenmesi de yetmiyor; kadının aile içinde tanımlanmış varlığını toplumsal değer haline getiren cinsiyetçi fikirlerle bu süreç destekleniyor. Kadınlar bir de bu fikirlerin etkin olduğu toplumsal dokuda eziliyor, aşağılanıyor, tacize uğruyor, dayak yiyor… Temel misyonu aile içinde tanımlanan kadın, bu kurum içinde de türlü baskı ve şiddete göz yumması gerektiği şeklinde bir kabullenişe egemen fikirlerin etkisi altında toplumsal olarak sürükleniyor.
Kadının ezilmesinden çıkarı olan kapitalist sistemin kendi sınırları içinde bu soruna temelden bir çözüm getirmesinin yolu yok. Kadının kurtuluşunun yolu ev emeğinin toplumsallaşmasından; varlık nedenini kapitalist ailenin devamını sağlamaktan alan cinsiyetçi fikirlerin maddi zeminin ortadan kalkmasıyla da giderek yok olmasından geçmektedir. Dolayısıyla kadının ikinci sınıf pozisyonundan tutun da kreş sorununa, iş yaşamındaki haksızlıkların giderilmesinden tacize, tecavüze ve cinayetlere bu sistem sınırları içinde tamamen son vermenin yolu yoktur. Bu nedenle kapitalist sistem var olduğu sürece kadınların çilesinin değişik biçimler altında sürmeye devam edeceğini unutmayarak kadının toplumsal özgürlüğü için bu çürümüş sisteme bir son verme hedefini bir an bile önümüzden ayırmamalıyız.
Kadının nihai kurtuluşunun ancak kapitalist sistemin bertaraf edilmesiyle mümkün olacağı bir gerçeklikse de bu sistem içinde kadınların yaşamlarını iyileştirmek adına elde edebilecekleri hiçbir şey yok demek değildir. Kadınların bu sistem sınırları içinde en büyük kazanımları daha büyük kitleler halinde işgücünün parçası olmaları ve dolayısıyla emek mücadelesinin birer neferleri haline gelmeleri olacaktır. İş yaşamına giren kadınlar hem maddi bağımlılığından kurtulacak hem de evin kapalı, çoğu zamanda gerici dünyasının dışına çıkıp toplumsal yaşama karışarak hak ettiği yaşamın daha çok farkına varıp bu uğurda kavgasını verecektir. İşçi sınıfının bir parçası olan kadının örgütlü olarak yürüteceği sınıf mücadelesi onun için bir okula dönüşecek; özgüvenini ve mücadeleci duruşunu geliştirecektir. Böylece kadın emekçi kendini sadece kadın sorunlarına sıkıştırmadan kapitalist sistemin bütün illetlerine, sömürücülüğüne karşı genel politika ve mücadelenin bir parçası olacaktır.
Kadınların toplumsal özgürlük mücadelesinin tarihine baktığımızda en güçlü olunan dönemlerin daha büyük oranlarda kadının çalışma yaşamına katıldığı ve böylece kendi sınıf kavgasını yükselttiği dönemler (örneğin kadınların direk elde silah savaştıkları Paris Komünü, Rus Devrimi, İspanya İç Savaşı…) olduğu görürüz. Ancak krizin ekonomiyi daralttığı içinden geçtiğimize benzer süreçlerde kadınların istihdamı dünya çapında sınırlı düzeyde kalmakta. Kaldı ki Türkiye’de durum daha da vahimdir. Türkiye’de kadının ekonomiye katılımı (işgücü oranı) yüzde 27.7 ile sınırlı; 5.5 milyon kadının çalışma hayatında yerini almakta. Anayasa ve yasa değişiklikleri ile ailenin varlığını koruma altına alan, kadının evlenmesi için çeyiz parasını tıkır tıkır ödeyen burjuva devlet, kadınların çalışma hayatına katılımı ve iş koşullarının iyileştirilmesi için yapılması gereken hiçbir masrafı harcama listesine almıyor. Kadınlara sunulan seçenek (seçeneksizlik demek daha doğru olur), düşük ücretlerle kreşi, emzirme odası dahi yapmak zorunda olmayan işyerlerinde, doğum izninde ücret alamayacağı bir işte erkek işçilerden daha ucuza çalışmak ya da evinde oturup çocuk büyütmek, maddi bağımlılık da cabası.
Kadının yaşamını bu şekilde devam ettirmesinden kapitalizmin çıkarı var. Bu nedenle, hele de muhafazakar bir hükümet döneminde kadın bakanlığının kaldırılıp yerine aile bakanlığının getirilmesi söz konusu olabiliyor. Çünkü kadının toplum içerisinde asıl tanımlandığı yer ailenin içi, kocasının yanı. Yani kadın ilk ve öncelikli işi toplumsal yeniden üretim makinesi olmak. Yoksulluk ya da çalışma isteği gibi nedenlerle kadın iş hayatına girerse de hem ev hem iş yükünü birlikte göğüslemeye hazır olmak zorunda. Ne yazık ki birçok kadın iki yükü bir arada götürememekte, çocukların bakım masrafı kazandığı maaşı çoğu durumda aşınca tıpış tıpış evin yolunu tutmakta: Kadınlar genellikle genç yaşlarda, en çok 20-24 yaşlarında, iş yaşamına daha çok katılırken evlenme ve çocuk doğurma yaş dilimini temsil eden 25-39 yaş grubunda çalışan kadınların oranı düşüyor. Erkeklerde ise durum tersine işlemekte, aynı yaş dilimleri arasında oranlar yüzde 84`lerden, yüzde 98`e yükseliyor.
Talep Ediyoruz!
Kapitalist sistemin tüm insanlığa sunduğu geleceksizlik kadınlar için bir cehennemden farksız. Kadınların asıl çıkış yolu bu düzenin yıkılması olsa da bu sistem içinde yapacağı dizini kırıp kaderine boyun eğmek değil elbet. Daha iyi bir yaşam için reform talepleri çerçevesinde verilecek mücadele, hem kadınlar üzerindeki baskıyı hafifletecek hem de kadınların özgüvenini artırarak daha ileri mücadele biçimleri için onları hazır hale getirecektir.
Bugünün yakıcı sorunları olan kadın cinayetlerinin engellenmesi yolunda şiddet gören kadın ve çocukların hemen koruma altına alınması, şimdi 38 tane olan kadın sığınma evlerinin sayılarının artırılması, şiddet gören kadının yeni bir yaşama başlama olanaklarının (istihdam edilmesi gibi) sağlanması temel taleplerimiz olacaktır.
Kadının ezilmesinden çıkarı olan kapitalist sistemin giderek muhafazakarlaşan bir ülke formatında, kadının yeri ne kadar şiddet görürse görsün evi olarak görülmekte, kadın koruma evleri bir yük olarak değerlendirilmekte, cinayetlere sadece seyirci kalınmakla yetinilmemekte bir de suçun failleri çeşitli cezai indirimlerle teşvik edilmektedir. Dolayısıyla sistemin bu soruna çözüm bulma niyeti yoktur, olmayacaktır. Kendi mücadelemiz dışında bu taleplerimizi elde edebilmemizin yolu yoktur.
Kadın, emekçi sınıfının bir parçası olarak devrimci sınıf mücadelesi içerisinde, sokaklarda olduğu günler görülecektir ki kadın ve erkek birlikte asıl düşmanlarına öfkelerini haykıracaktır. İşte o zaman işçi sınıfı kapitalist sistemin kokuşmuş değerleriyle değil işçi sınıfının kolektif eşitlikçi düşünceleriyle yoğrulacaktır.