Ortadoğu'dan Yansıyanlar: Devrim ve Önderlik Üzerine Bazı Düşünceler - II
Ferit Eren - (16.03.11)
Devrim Mi, Değil Mi?
Ortadoğu'da yaşananlar bizi klasik Marksist devrim teorisinin kimi sorunlarıyla baş başa bırakıyor. Diktatörler devrildi fakat diktatörlükler olduğu gibi yerinde. Dolayısıyla bunun tamamlanmış bir devrim olduğunu söylemekten çok uzağız. Dahası Marksist önderlerin de üretim ilişkilerinde kalıcı bir değişimin olmadığı; rejimin kendini restore ederek hayatta kalmayı başardığı tarihsel olayları incelerken benzer bir temkinlilik gösterdiğini de biliyoruz.
Ortadoğu'daki isyanlarda da kapitalizmin kendini restore ederek kozmetik bir operasyonla hakimiyetini sürdüreceği bir süreç gözümüze çarpıyor, bunun bir süre böyle gideceği gözüküyor. Anayasal düzenlemeler, parlamentonun kalıcılığının tesisi, kısmi demokratik kazanımlar... Bunların hiçbiri devrimle özdeş değildir, bunu en iyi, devrimci Marksistler bilirler. Siyasal iktidarın sınıfsal olarak el değiştirmediği, mevcut üretim ilişkilerinin aynen sürdürüldüğü, devlette bir dönüşümün yaşanmadığı bir olayı zafer kazanmış bir devrim olarak adlandırmanın ağır politik sonuçları olacaktır. Bu, her şeyden önce devrimci süreci sulandırmaya dönük burjuva propagandanın ağına düşmek olacak, karşı devrimci operasyonlar karşısında işçi sınıfını silahsızlandırmak manasına gelecektir.
Ortadoğu'daki süreçlerde şu an için, Gramsci'nin pasif devrim kavramı gelişmelere ışık tutan bir kavramsal düzenek olarak kullanılabilir. Gramsci farklı alt anlamlar yüklediği bu kavramı siyasal yapıda alt sınıfların zorlamalarıyla kimi kırılmaların yaşandığı, ancak muhalefetin önderliğinin düzene entegre edildiği, kimi kısmi reformlarla eski rejimin cilalandığı bir süreç olarak kullanır. Kapitalizmin son modası da işte bu: Devrimleri pasif devrime çevirmek. Tülin Öngen bu konuda en doyurucu tespitlerden birini yapmış; Gramsci'nin pasif devrim kavramını bugünkü devrimci süreçlere uygularken şunu söylemiştir: “Yaşanan toplumsal gerilimler tamamen kapitalizmin vahşi sömürü ve yağma mekanizmalarından kaynaklandığı halde sosyal ve siyasal çatışmalar geleneksel sınıf saflaşmaları biçimini almamaktadır. Bunun yerine düzen içi çekişmeler, devlet içi kavgalar, parti içi ve partiler arası rekabet olarak somutlaşmaktadır. Sermayeyi mücadelenin asıl hedefi olmaktan çıkaran da budur. Tepkisini sermaye düzeni yerine rejime ve onun sorumlusu olarak gördükleri bir kısım devlet yöneticileri ve organlarına yöneltenler, bunlardan kurtuldukları takdirde özgürleşeceklerini sanmaktadırlar. Siyaseti sınıf mücadelesinden yalıtan bu anlayış yüzünden işçi sınıfı da siyasetin öznesi -gerçek ilerici öznesi- olarak boy göstermemektedir.” (Öngen, Birgün 12 Şubat 2011)
Öte yandan pasif devrim yaklaşımında da akıldan çıkarılmaması gereken kimi noktalar var. Birincisi devrimler bir süreç işidir, bu süreç görece uzun bir zaman dilimine yayılabilir. Bunun böyle olması, önceden kestirilemeyecek birçok olanağa kapı aralar. Pasif devrimden hareketle işçi sınıfının, tayin edici bir sınıf olarak, aktif bir biçimde isyanlarda yerini alamadığını söylemek bir tespit olarak doğrudur; bu başka bir şeydir ama buradan yola çıkarak zafer kazanan devrim olasılığını dıştalamak bambaşka bir şeydir. Tekrarlayalım. Devrimler bir süreçtir, devrimci süreçler içerisinde sınıfın bilinci şekillenir, politik ve ekonomik düşman tek bir cisimde bütünleşir. İkincisi, işte bu yüzden pasif devrim kavramını, devrimin eksiklerini, egemen sınıfın manevra yeteneklerini gösteren, Marksist literatüre uygun bir kavram olarak kullanmak, ama bunu Rosa Luksemburg'un yukarıda bahsettiğimiz görüşü paralelinde yaparak devrimci dönüşüm olanağını asla dışlamadan yapmak gerekiyor.
Öyleyse Ortadoğu'daki ayaklanmalara ne diyeceğiz? Devrimci süreçler yaşandığı ortada, ama zafer kazanan devrimler yok. Klasik Marksist teoriye uymadığı için kolayca tüm bunları devrim kategorisinden çıkarmakta zorlanmayabilirdik, ama o zaman bu siyaseten oldukça yanlış bir tutum olurdu. Bütün enerjisini kaybederek ölüden farksızlaşmış unsurlar bu tarz yorumlar yapabilirler. On yıllardır burjuva ideologların küreselleşmeci papağanlarının gına getiren “Devrimler bitti, tarihin sonu geldi, işçi sınıfına elveda” söylemleri verili iken; tarih, devrimcileri birkaç hafta içerisinde bir kez daha haklı çıkarmış iken; Radikal gibi burjuva gazeteler bile çekinmeden (elbette kavramın içini boşaltmaya da hizmet ederek) “Devrim” manşetleri atarken; soğuk bir teorik üslupla Ortadoğu halklarının yıkılmaz denen diktatörleri devirdiği tarihsel olaylara “devrim değil” deyip sırtımızı mı döneceğiz gerçekten? Daha neler!
Halihazırda burjuva gazetecilerden birçoğu, “devrim değil galeyan”, “devrim değil öfke boşalması”, “devrim değil bilmem ne” deyip yaşananların üstünü örtmek için çabalıyor zaten. Tespitimiz şudur: Yaşananlar bir devrimci süreçtir, buradan ne çıkacağı süreç işidir, devrimci süreçler pek çok şeye gebedirler. Çağımızda ise proleter devrimden başka bir devrim mümkün değildir. Sürekli devrimin günümüzdeki sloganı şu olmalıdır: “Devrim, her türlü işten daha fazla, sonuna dek götürülmek zorunda olunan bir iştir.” Bu kabul edildiğinde, eksiklerini vurgulamayı, emekleme döneminde olduğunu şerh düşerek “Devrim” diye haykırmak bugünkü devrimci mücadelenin şaşmaz siyasi taktiğidir. Devrimci mücadeleye dönük akademik soğukluk bugünkü en büyük düşmanımızdır. Devrimin adından korkanlar devrimci değil olsa olsa akademik birer şarlatandırlar. Bizden uzak, Mübarek'e yakın olsunlar.
Sanmayın ki Mısır halkı Mübarek gidip ordu gelince, orduyu bağrına bastığı için boynunu eğip kös kös evine döndü. Sanmayın ki mücadele burada çoktan sona erdi. Ordunun sistemin yapıtaşı olduğunu, geçmiş iktidarların askeri kökenlerini Mısır halkı hepimizden iyi biliyor. Gelecekler. Tekrar gelecekler ve bu sefer orduyu da doğrudan karşılarına almak zorunda kalacaklar. Bu anlamda Mısır devrimi, bitmesini bırakın, henüz başlamıştır. Geri kalan Arap ülkeleri için de bu böyledir. “Her şey yıkım içindeyse, her şeyi yeniden kurmak gerekir!”
Kendiliğindenlik Mi, İradecilik Mi, Yoksa Diyalektik Mi?
Bu bölümde önderlik sorununu incelememiz gerekiyor. Ortadoğu'daki isyanlarda gözüken başat olgu kendiliğinden patlayışın devrimci süreçlerin yolunu açması oldu. Sosyal paylaşım ağlarında örgütlenen gençlerin verdiği itki, bir volkan gibi patlayan kitle hareketinin potansiyelini açığa çıkardığı ölçüde, başlangıçta mücadele için oldukça faydalı oldu. Ama bu durum, eksiklerini de beraberinde getirdi. Ortaya çıkan sorunlardan birisi hareket halindeki isyancıların karar alma süreçlerinde oldukça yavaş kalması, merkezi bir örgütlenmenin yokluğunda şurada burada farklı eylem kararlarının alınması oldu. Bir diğeri de, hal böyle olunca burjuva muhalefetin hareketin bileşiminden ve örgütsüzlüğünden faydalanarak siyasi tecrübesini kullanıp sözcü katına yükselmesiyle gerçekleşti. Aşırı merkeziyetçi bir devlet aygıtı karşısında, örneğin Mısır'da isyancıların üssü Tahrir Meydanı oldu da bu sayede dağınıklığın biraz olsun önüne geçilebildi.
Yaşanan devrimci süreçlerde kendiliğinden patlamalarla devrimci önderlik arasındaki ilişkinin niteliğinin nasıl olacağı sorunu bir kez daha açığa çıktı. Geçmişte bu alanda birçok eser veren Marksist teorisyenlerin düşüncelerini incelememiz, bu konuda elzem görünüyor. Örneğin Lenin, kendiliğinden faktörün etkisini asla dışlamadan, gününün devrimci görevini şöyle ortaya koymuştu: “İstibdadın, kendisini sürekli olarak tehdit eden kendiliğinden patlamaların ya da önceden görülemeyen siyasi karışıklıkların etkisi sonucu çökmesi son derece mümkündür ve böyle ihtimal tarihi olarak çok daha fazladır. Ama maceracı kumarlardan sakınmak niyetinde olan hiçbir siyasi parti, faaliyetlerini, böyle patlamaları ve karışıklıkları beklemeye dayandıramaz… Beklenmedik olaylara ne kadar az bel bağlarsak, herhangi bir "tarihi dönemeç" karşısında hazırlıksız yakalanmamız da o kadar imkansızlaşır.” (Lenin, Nereden Başlamalı). Kendiliğindenlik ve iradeciliğin Lenin'deki diyalektiğini şu cümlede de görmek mümkün: “Kendiliğinden unsur özünde tohum halindeki bilinçlenmeden başka bir şey değildir.” (Lenin, Ne Yapmalı) Dolayısıyla kendiliğinden başlayan kalkışma örgütlenmenin kapılarını açar, devrimciler için bu tarihsel olanağın önemi çok büyüktür. Bunu Ortadoğu'ya uyarlarsak, Ortadoğu halklarıyla, Ortadoğulu devrimcilerin arasındaki mesafenin zaman içerisinde daha daralacağını söyleyebiliriz.
Benzer şekilde Gramsci de İtalya'daki devrimci sürece dair şunları söylüyor: “Yalnızca kitlelerin yaratıcı yeteneğine bel bağlayıp, her türlü özveriye hazır, sloganları tek vücut gerçekleştirmek için yetiştirilmiş, devrim sorumluluğunu almaya ve onun taşıyıcıları durumuna gelmeye hazır, disiplinli ve bilinçli öğelerden oluşan büyük bir orduyu, sistemli bir biçimde örgütlemeye çalışmamak; işte bu, işçi sınıfına tam ve kesin bir ihanet olur.” (Gramsci, Komünist Partiye Doğru). Kendiliğinden ayaklanmalar ile politik liderliğin diyalektik birliğine Gramsci'nin diğer yazılarında da rastlamak mümkün. Örneğin: “Kendiliğinden denilen hareketleri ihmal etmek ya da daha da kötüsü küçümsemek, yani, bu hareketlere bilinçli bir liderlik sağlamayı veya politikaya sokarak onları daha yüksek bir düzleme çıkarmayı başaramamak olağanüstü ciddi sonuçlara yol açabilir.” (Gramsci, Hapishane Defterleri)
Rosa Luksemburg ise devrimleri partiye, merkez komitelere, öncülüğe, ama esasen parti ve sendika bürokrasilerine indirgeyen bakış açısına savaş açar ve şöyle der: “Klişe halindeki bürokratik mekanik algılayış mücadelenin, yalnız örgütün belirli bir güç seviyesinin ürünü olmasını ister. Yaşayan diyalektik evrim ise aksine olarak örgütü, mücadelenin ürünü gibi meydana getirir.” (Luksemburg, Kitle Grevi Parti ve Sendikalar)
Kendiliğinden bir hareket yıkıcı patlamalarla ilk başta önünde ne varsa ezip geçebilir. Ancak devrimci süreç hiçbir zaman doğrusal ilerlemez, zikzaklar çizer ve sınıf mücadelesinde merkezi olan, örgütlü olan son kertede her daim kazanmıştır. Devrimci öncü ihtiyacı sınıfın içindeki bilinç eşitsizliğinden doğar. Devrimci bir dönemde merkezi bir şekilde örgütlenemeyen işçi sınıfı, günbegün geriler, mevzi kaybeder, böylece hareketin içerisindeki geri unsurlar evlerine dönmeye başlar, mücadeleden umudu keserler. Sonuç olarak kitlesellik yitirilir, mücadele coşkusu sönmeye yüz tutar.
Devrimci parti sorunu, Marksizmin devlet teorisiyle de doğrudan bağlantılıdır. Marks'a göre ne ekonomik kazanımlar sosyalizme götürür, ne de siyasal reformlar bu yolun kapısını açar. “Sermaye birikimi sonucu emeğin fiyatındaki bir yükselme, gerçekte ücretli işçinin kendisi için dövmüş olduğu altın zincirin uzunluğunda ve ağırlığındaki bir gevşemedir.” (Marks, Kapital 1. Cilt) Marks'ın ısrarla vurguladığı şey, üretim ilişkilerinde temelde bir değişim olmadan üretim tarzının değişemeyeceği gerçeğidir. Buradan hareketle, işçi sınıfının, kendisini sermaye sınıfına bağlayan zincirlerden ancak muzaffer bir proleter devrimi sayesinde devlet iktidarını ele geçirip mevcut üretim ilişkilerini tasfiye ederek kurtulacağı sonucu çıkar. İktidarın ele geçirilme sorunu ise bizi kaçınılmaz olarak devrimci parti sorununa taşır. Çünkü gizli bir ayaklanma planı hazırlayan, merkezi kararlar alan, yurdun çeşitli yerlerinde dağınık halde bulunan işçi kitlelerini tek bir organizmanın canlı organları haline dönüştüren bir mekanizmanın yokluğunda iktidarın ele geçirilmesi mümkün değildir. Kendiliğinden ayaklanmaların en zayıf yanı da işte burada ortaya çıkıyor. İşçilerin siyasal partisinin yokluğunda burjuvazi, devrimi bu sayede elini kolunu sallaya sallaya “pasif devrim”e dönüştürecek toplumsal gücü kendisinde buluyor. Bir diğer deyişle işçi sınıfının örgütsüzlükten doğan güçsüzlüğü, esasen çöküntü halinde olan egemen burjuvaları güçlü kılıyor.
İşte bu yüzden Mısır devrimine, dünyanın dört bir yanındaki egemen unsurlardan zoraki de olsa sempati mesajları eksik olmuyor. Bu yüzden Mübarek'in ruhuna fatiha okuyup, “Kral öldü, yaşasın yeni kral!” diyebiliyorlar. “Kendiliğinden güçlerin ayaklanması resmi tarihçiler, en azından demokratlar tarafından lutfen, sorumluluğunu eski rejimin taşıdığı kaçınılmaz bir felaket olarak kabul edilir. Bu bağışlayıcı tavrın gerçek sebebi, “kendiliğinden” güçlerin ayaklanmasının burjuva rejimin çerçevesini aşamamasında yatar.” (Troçki, Rus Devriminin Tarihi Cilt 3)
Müdahaleciliğin rolü de işte burada açığa çıkıyor. Ekonomik kaderciliğe düşmeden, devrimci sürece aktif müdahale, ama dışarıdan değil, sınıfın bizzat içinden çıkan bir unsur olarak bunu başarma… İşte Lenin'in 1917'de başardığı buydu. Troçki'nin bir doğumda ebenin müdahalesi olarak kastettiği şey buydu. Kendiliğindenliğin bitip tükenmeyen övgüsü, kitlelerin verili bilinç düzeyini muhafaza etmek isteyen burjuva ideolojisinin işine gelir. Bunun aksine vurgulamamız gereken, fitili yakan kendiliğinden hareket ile iradi bir faktör olarak siyasi aygıtın diyalektik birliği olmalıdır. John Molyneux'un dediği gibi: “Devrimci örgüt kitlelerin kendiliğinden ayaklanmasından taze kan almadıkça muhafaza edilemez ve yenileştirilemez.” (Molyneux, Marksizm ve Parti)
Önderliğe Dair
Ortadoğu'da devrimci işçi partilerinin kurulması günün en can alıcı görevidir. Bu partiler, işçi sınıfının öncüsü olma perspektifine sahip olmalı, sınıfa dışarıdan değil, içeriden öncülük etmeli, ama mutlaka öncülük etmeli, onun ardından sürüklenmemeli, devrimci dönüşüm dönemlerinde manevra yeteneğini sergileyecek gerekli esnekliğe sahip olmalı, kriz dönemlerinde tutuculuktan sıyrılıp eski kimi alışkanlıklarını bırakmalı, kitlelerin ruhunu hissetmeli, onlarla beraber nefes almalıdır. Bolşevik Parti'nin 1917'deki zaferinin arka planında yatan tam da böyle bir parti algılayışıydı. Bolşevikler, “Kitlelerin gözünde kendi insanları haline gelmiştiler, çünkü hep oradaydılar, fabrika ya da kışlaların en önemli işlerinde olsun en küçük ayrıntılarda olsun yol gösteriyorlardı. Biricik ümit olmuşlardı. Kitleler Bolşeviklerle beraber yaşayıp nefes alıyordu.” (Marcel Liebmann, Lenin Döneminde Leninizm Cilt 1)
Elbette bu görev kolay başarılabilecek bir görev değildir. Ama bu başarılmadan Ortadoğu'da devrimlerin zafere ulaşması (iktidarın işçilerin eline geçmesi) da mümkün gözükmemektedir. Üstelik devrimci süreçler Ortadoğulu devrimcilerin elini oldukça güçlendirmiştir, Ortadoğu ülkelerinde defolup giden diktatörlerin yerine kim gelirse gelsin yaraya merhem olamayacağı açıktır. Tarih işçi sınıfını olduğu gibi, devrimci grupları da tüm cüretkarlığıyla öne atılmaya zorlayacaktır. Bu zorlu görev için çekirdek kadroların oluşturulması hayati önemdedir. “Ordu kurmak komutan yetiştirmekten daha kolaydır. Dahası var, komutanlar yiterse yaşayan ordu mahvolmuştur, ama bilgili, aralarında anlaşmış, ortak amaçları olan bir komutanlar grubu, yoktan bir ordu yaratmakta gecikmez.” (Gramsci, Modern Prens)
Bugün Mısır'da en güçlü toplumsal hareket olan Müslüman Kardeşler, neoliberal politikalarla devletin sosyal ve kamusal hayattan elini çekmesiyle bu boşluklara nüfuz etmiş; sosyal yardım ağını kullanarak ülke içinde önemli bir örgüt haline gelmiştir. Ancak Müslüman Kardeşler de iliğine kadar kapitalist bir örgüttür ve kitleler arasında popüler olmasının nedeni kapitalizmin yarattığı boşlukları kısmi çözümler getirerek doldurmasındandır. Bu boşlukları devrimci propaganda için ne kadar kullanabiliyoruz? Mesele budur. Mısır'da yukarıda bahsettiğimiz, meydanları dolduran, mücadelede istekli ve büyük ölçüde işçi sınıfına dahil olan toplumsal kesimleri mücadeleye katmak öncelikli görevdir. Öğrenci gençliğin isyan ateşi ise eşi bulunmaz bir kaynaktır. Bu, elbette sanayi işçilerini mücadeleye çekme amacını dıştalamaz, ama temel görev Ortadoğu halklarının geniş kesimlerinin yaşamlarına ciddi anlamda nüfuz edebilecek, onlara başka bir alternatifin de mümkün olduğunu mücadelenin ateşi içerisinde gösterecek bir devrimci siyasal hareketin yaratılmasıdır. Bu alternatif toplumsal bir güç olarak gözüktüğü ölçüde sosyalist mücadeleye desteğin de çığ gibi büyüyeceğini söylemememiz için hiçbir neden yok.
Tam tersine, Ortadoğu'da umut dolu olmak için birçok sebep var. Ve önümüzde, kazanacağımız yepyeni bir dünya var. Kapitalizmi yıkıp, bu yeni dünyayı kurmak için tüm gücümüzle çalışmalıyız.