Egemen Sınıf Katında Taşlar Yerinden Oynuyor - I
V. Umut Arslan- (11.11.10)
Hakim sınıflar içerisindeki kavgayı yeşil sermaye ile laik sermayenin çatışması gibi sunan analizlerle oldukça sık karşılaşır olduk. Politik yaşamda söylemlerin laik-anti laik kavgası üzerinden şekillenmesi, egemen sınıflar içerisindeki mücadelenin de paralel şekilde yeşil sermaye ile laik sermayenin iktisadi hakimiyet kavgası şeklinde tezahür ettiği yorumlarını kolayca benimsenir hale getiriyor. Hayli indirgemeci olan bu türden yorumlar, sermayenin gelişim yasalarını hiçe sayarak sermaye sınıfı içerisinde yaşam biçimleri üzerinden gelişen kategorik ayrımlar türetmeye koyuluyor. Böylelikle de tarihsel materyalist bakış açısından ayrılarak idealizmin sularına yelken açıyor. Daha farklı bir şekilde ifade edecek olursak, sermayenin genel eğilimi maksimum kâr ve birikime doğrudur, bu genel eğilimle çelişkiye düşecek şekilde siyasi tavırlar etrafında mücadeleye girmek, sermaye sınıfından beklenecek bir tavır değildir. Böyle bir iddiada bulunmak, sınıf mücadelesinin tarihsel maddeci yasalarını anlamamak demektir.
Egemenler katında günümüzde cereyan eden kavganın laik sermaye ile yeşil sermaye arasındaki çatışma olduğunda ısrar edecek Marksist tandanslı bir kişi, her siyasal kavganın altında iktisadi çelişkiler olduğunu, bununla ilişkili olarak yeşil sermaye ile laik sermaye arasında da tarihsel bir ayrışma yaşandığını ve söz konusu mücadelenin pazar hakimiyeti için verilen bir kavga olduğunu dillendirecektir. Politik kutuplaşmaların arkasında maddi çelişkilerin bulunduğu maddeci önermesi genel bir doğruyu ifade etmektedir. Gelgelelim sermayenin bloklaşma ölçüsünde ayrışması ve amansız bir çatışmaya girişmesi için pazar için girişilen rekabetten daha öteye ihtiyaç vardır. Hele hele ideolojik ayrımlar ya da yaşam biçimleri arasındaki farklılıklardan (laik ile muhafazakar) üretilen ayrışmalar tümüyle idealist bir kulvara doğru kaymaktadır.
Muhafazakar bir kapitalist iktisadi çıkarları gereği gayet “çağdaş” tutumlar geliştirebileceği gibi, laik bir kapitalist de ticari kaygılarla giderek yeşil bir tona bürünebilir. Nitekim laikçi burjuvalar olarak adlandırılan TÜSİAD'ın Vehbi Koç ile beraber en önemli iki kişisinden biri olan Sakıp Sabancı muhafazakar bir karakterdi ve 2002 seçimlerinde AKP'nin hararetli destekçilerinden birisiydi. Yeşil sermaye gruplarından birisi olan Mavi Jeans'in kot reklamlarında erotik öğeleri kullanması da yine aynı durumun örneklerindendir. Aydın Doğan, ilk döneminde AKP'nin en büyük destekçisi idi. Sonrasında POAŞ dışında beklediği avantaları kapamayınca AKP ile kapışmaya tutuştu ve bu kapışmada ağır darbeler aldı. Diğer taraftan Doğan basit şekilde yeniden taraf değiştirebilir. (Nitekim şimdilerde bunun emareleri gözüküyor). Yalakalığının ödüllerini de tekrardan toplayabilir. Benzer şekilde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Chatham House'un yılın devlet adamı ödülünü almasında Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı'nın büyük bir rolü olması da bu iç içe geçmişliğin en yeni örneklerinden.
İç pazar uğruna girişilen büyük rekabetin yeşil sermaye ile laikçi sermaye arasında tarihsel bir bölünme ve bloklaşma yarattığı iddiasına gelince… Yeşil sermaye grupları denen oluşumların, ya da daha geniş bir ifade kullanırsak Anadolu Kaplanları denen sermaye gruplarının pazarda rekabeti ve gerilimi tırmandırdığına şüphe yok. Peki ama süregiden o büyük kavga bunun kavgası mı? Darbe girişimleri, Ergenekon Operasyonları, Cumhuriyet Mitingleri, geceyarısı muhtıraları, bitmek tükenmek bilmeyen provokasyonlar vb'leri bu yeni gelişen sermaye grupları ile TÜSİAD sermayesinin pazar rekabetinden mi kaynaklanıyor? Böyle bir iddiayı savunmak için ayakların yerden kesilmesi gerekir. Toplumsal gerçeklikleri şablonlar ve indirgemeler toplamı olarak kabul eden dogmatik kafanın ayaklarının hiçbir zaman yere basmadığını düşünecek olursak böyle iddiaların ortalıkta dolaşmasına şaşmamak gerekir. Buna göre TÜSİAD ile TSK yeşil sermayeye karşı omuz omuza kavga etmektedir. Bu durumda Kürt Sorunu, Kıbrıs Meselesi, AB tartışmaları, sivilleşme vb çok kritik konuda bu iki gücün aynı şeyleri savundukları sonucuna varırız. Tarihsel eğilimleri bir yana bırakın açık olgusal gerçeklikleri ters yüz etmekte dogmatizmin üzerine yoktur. Egemen sınıf içinde süregiden tarihsel kavganın kökenlerine değinmeden önce yeşil sermaye ile büyük sermaye arasındaki ilişkilere dair bir takım tespitlerde bulunalım.
Bütün sermaye oluşumları birbirlerinin rakibidirler ve aralıksız biçimde pazar için birbirleriyle rekabet halindedirler. Buna uygun şekilde yeşil sermaye olarak adlandırılan sermaye grupları da iç pazarda kendi içlerinde birbirlerinin rakibi olarak kıyasıya yarış halindedir, tıpkı birbirlerinin rakipleri olan TÜSİAD üyesi kapitalistlerde olduğu gibi. İç pazarın hakimiyeti kavgasına ilişkin olarak karşıt görüşün dillendirdiği konu, AKP'nin merkezi hükümet ve yerel yönetimlerden elde ettiği güçle rant dağıtım mekanizmalarında yeşil sermaye gruplarını kayırması ile ilgilidir. Buna göre rant dağıtım mekanizmalarından dışlanan TÜSİAD bu durumdan oldukça rahatsızdır ve günümüzdeki büyük patırtının asıl nedeni budur. Bu iddia olgusal gerçekler tarafından çürütülmektedir. AKP'nin niyetlerinden ayrı olarak AKP döneminin en büyük vurgunlarını yabancı sermaye ile TÜSİAD sermayesi yapmıştır. Örnek vermek gerekirse, tüm zamanların Türkiye'deki açık ara sanayi şampiyonu olan kapitalistlerin kendi birikimleriyle rüyalarında bile sahip olamayacakları türden bir dev olan TÜPRAŞ, Koç'a banka hesaplarındaki paraya satıldı. Doğan, POAŞ'ı yine bedava sayılabilecek meblağlara elde etti. Erdemir'i OYAK yine aşırı ucuza kapattı. Bütün bunların yanında yeşil sermaye gruplarının vurgunlarının oldukça ufak kaldığını söylemek pek de abartılı olmayacaktır.
Yeşil sermayenin yakın tarihimizde büyük atılımlar yaptığı doğrudur, bu ise her şeyden evvel Türkiye'nin bir ucuz işgücü cennetine dönüşmesi ve iç pazarın büyümesiyle ilgilidir. Yeşil sermaye grupları esas olarak yabancı sermayeye fason üretim alanındaki kar marjını düşük bularak buralardan çekilen TÜSİAD sermayesinin boşluğunu doldurmuş ve emek yoğun üretime dayalı (sigortasız, güvencesiz ve çok düşük ücretler eşliğinde) bir büyüme sürecine girerek günden güne gelişmiştir.
Daha geniş bir kategori olarak, Anadolu Kaplanları ya da Yeşil Sermaye grupları serpildikçe, programlarının TÜSİAD sermayesininki ile birleştiğini görüyoruz. Açıklamak gerekirse, büyük sermayenin çıkarı uluslararası sermaye ile bütünleşmekten, ülke içerisinde ucuz emek pazarının yaratılmasından, neoliberal bir sömürü cennetinin oluşumundan, askeri-sivil bürokratik gücün kırılmasından ve buna paralel şekilde AB ve ABD'ye endeksli, yüksek artı değer yaratan liberal bir cumhuriyetin kurulması ve bölgede giderek söz sahibi bir ekonomik güce dönüşülmesi vb'lerinden oluşmaktadır.
Yeşil sermaye ise başlangıçta, Anadolu'daki irice küçük burjuvalardan oluşuyor, büyük sermayeye öfke duyuyor ve buna uygun küçük burjuva bir programı savunuyordu. AB ve ABD'ye şiddetle karşı çıkan, devletin belirleyici olduğu bir ağır sanayi hamlesinden bahseden, rantiyeyi hedefleyen, kimi zaman anti-kapitalist bir demagojiye başvurmaktan çekinmeyen bir programdı bu. Ama bu grup içerisinden, ucuz emek-gücünü kölece sömüren kimi odaklar sivrildiğinde bunların programının büyük sermayenin programı ile aynılaşan bir hatta oturduğu gözlemlendi. Çok geçmeden “küreselleşmenin” nimetlerini (ucuz emek-gücüne dayalı ihracat, devletin sermayeyi desteklemesi, neoliberalizm ile yaratılan ucuz emek cenneti…) övmeye başlayacaklardı bile. Nitekim buna uygun dönüşümler siyasi alanda Erbakan'ı yarı yolda bırakan Tayyip Erdoğan ve partisi AKP tarafından gerçekleştirilecekti. Dolayısıyla TÜSİAD sermayesi ile yeşil sermaye olarak adlandırılan grup arasında temelde hayata bakış açısından bir farklılık bulunmamaktadır. Yeşil ya da başka bir renk… Renkler pek mühim değil, zaten değişirler…
Farklı bir durum nasıl gelişebilirdi? Örneğin, Rusya, Çin, İran vb ülkeler ile büyük çapta ticari ilişkiler geliştirmiş, yatırımlar yapmış, ikili anlaşmalar kurmuş, ortaklıklara girişmiş bir sermaye bloğu egemen sınıf katında farklı bir yol haritası çizebilir ve bu çerçevede egemen sınıf içerisinde köklü bir ayrışmadan bahsedilebilirdi. Böyle bir ayrışmanın gündemi pekala uluslararası ortakların değişmesi, liberal parlamenter hedeflerin rafa kaldırılması, yeni bir devlet dilinin gelişmesi vb olabilirdi. (Askeri-sivil bürokrasinin içinden Avrasya vurgulu oluşumlar bunu savunuyorlardı. Ergenekon tırpanı ile tuz buz oldular) Diğer taraftan Türkiye'deki mevcut durumda güçleri halen büyük oranda orantısız olan TÜSİAD grubuyla yeşil sermaye grubu arasında böyle bir ayrışmadan bahsedemeyiz. Bahsedilebilecek tek konu iç pazar konusundaki rekabet ve burada AKP'nin taraf olması olabilir. AKP'nin bir bütün olarak sermayenin programını uygulaması bir yana, rant dağıtım mekanizmasından özelleştirmeler tarihinin en büyük kazançlarını elde ederek çıkanların kimler olduğu ortada. Ve tabi ki rekabetin, sermayeler arasındaki bir iç savaş için başlı başına yeterli bir bloklaşma ve kutuplaşma nedeni olmadığı gerçeği var.
Hakim Sınıflar Arasındaki Kavganın Asıl Mahiyeti
Peki bu kavganın arka planı nedir? AKP, etkili bir figür olarak bu kavganın neresindedir? Bu kavgada belirli bir özerkliği var mıdır, varsa nereye kadardır? Bu soruların cevapları devrimci politikanın günümüz sorunlarına vereceği yanıtların mahiyeti bakımından önem taşımaktadır.
Şimdilerde AKP'nin merkezinde olduğu süregiden kavga yeni bir kavga değil. Mesele, doğrudan doğruya geç kapitalistleşen Türkiye'de sınıfların ortaya çıkışı ve gelişiminin özgün biçimiyle ilgilidir. Yani karşımızda uzun erimli devamlılığa sahip tarihsel bir mesele durmaktadır.
Tüm geç kapitalistleşen ülkelerde ordunun en başat unsuru olduğu bürokrasi ve onunla beraber orta sınıf aydınlar belirleyici roller oynadılar. Bu durum, bir imparatorluk geleneğine yaslanan Asyatik köklere sahip Türkiye örneğine gelindiğinde daha da belirleyici bir hale dönüşmekte. Zira, koca imparatorluğun, devleti kurtarmak için alarm halinde olan hayli politikleşmiş büyük bir bürokratik kütlesi bulunmaktaydı. Tarihsel gelişim, bu bürokratik katmanı, milli sermayeye dayanan burjuva ulus devlet yaratma projesinin liderliği olmaya zorladı. Burjuva ulus devlet yaratma projesinin taşıyıcısı olacak herhangi başka bir katman zaten ortada yoktu. Toplumun politik açıdan aktif olacak yegane kesimi - zinde gücü- azınlıkları bir kenara bırakırsak, sadece ve sadece milliyetçi bürokrasinin içinden çıkabilirdi. Bürokrasinin merkezinde de gerek sayısal büyüklüğü gerekse de önemi nedeniyle doğal olarak ordu bulunmaktaydı.
Balkan Savaşı, Birinci Paylaşım Savaşı ve ardından Türk Yunan Savaşı derken Mustafa Kemal'in önderliğindeki bir kanat, Osmanlı Devleti'nden kopuşu gerçekleştirerek modern burjuva devletin inşasına girişecekti. Yeni bir devlet inşa eden Kemalist bürokrasi, kapitalist bir ekonomik düzen çerçevesinde yukarıdan aşağıya yerli bir sermayedarlar sınıfı yaratmaya koyuldu. Gelgelelim Kemalist bürokrasi kendi elinde yetişen bu sermayedarlar grubu ile çelişkiye düşmeye yazgılıydı. Bu bürokratik katman kendisini milletin efendisi, devletin ve ülkenin esas sahibi görüyorken, uluslararası süreç ve güçlerin belirleyici yardımıyla politik etkisini giderek arttıran yeni yetişmiş burjuvalar 2.Paylaşım Savaşı sonrasında açıkça politik iktidara oynamaya başlayacaktı. Artık Türkiye'de hakim sınıfın birbirleriyle derin tarihsel çelişkileri olan iki kanadı açık seçik belirli hale gelmişti. Askeri sivil bürokrasinin ifade ettiği devletlü kanat kendisini ülkenin milletin esas sahibi görüyorken, liberal büyük sermaye askeri sivil bürokrasinin ayrıcalıklarını ve politik etkisini kırmayı, kısacası onları “memur” durumuna düşürmeyi hedefliyordu. İki kanat arasındaki bu kavga, toplumsal uyanışın gerçekleştiği dönemler olan 60lar ve 70ler dışında Türkiye siyasi hayatına damgasını vuracaktı. Bu dönem boyunca hakim sınıfın bu iki kanadının komünist tehdide karşı sınıf içgüdüleriyle ve tabi ki NATO şemsiyesi dahilinde birleştiğini görüyoruz. 12 Eylül'de devrimci tehditin bertaraf edilmesiyle hakim sınıflar içerisindeki kavga yeniden politik yaşamda başat konuma geçecekti.
12 Eylül'ün ardından bambaşka koşullar eşliğinde kartlar yeniden karıldı. Sistemi tehdit eden işçi hareketinin ezilmesinin dışında Soğuk Savaş'ın da sonu geliyordu. Bunun anlamı TSK'nın, ABD için kritik olan stratejik önemini kaybetmesiydi. TSK açısından yeni dönemde siyasi gücünü muhafaza etmenin aracı, PKK ve şeriata karşı ülkenin bölünmez bütünlüğü ve laikliğinin teminatı olacaktı.
1950'lerde Adnan Menderes ve partisi DP ile yürüyen hakim sınıflar arasındaki mücadele, 1980'lerde ve 90'ların başında Turgut Özal ve partisi ANAP ile yürütülüyordu. Ordunun milliyetçi şahinliği ve Kemalist otoriterliği karşısında büyük semaye ve ANAP gibi temsilcileri daha liberal bir politika izleyip Kürt sorununda daha esnek davranıyor ve sık sık uluslararası sermaye güçlerini yardıma çağırıyordu. 1990'larda durum büyük sermaye için oldukça zordu. Bir yandan ülke peşpeşe gelen iktisadi krizler eşliğinde sarsılırken, diğer yandan düşük yoğunluklu bir iç savaş ortamında liberal büyük sermayenin gardı ordu karşısında tamamen düşüyordu.
Buna paralel biçimde büyük sermaye siyasi temsil sorunu yaşamaktaydı. Birbirleriyle son derece kısır bir rekabet içinde olan ANAP ve DYP, iktisadi krizlerin sorumluları olarak da prestijlerini tümden tüketiyorlardı. Bu sırada aradan sıyrılan Erbakan'ın RP'si ulusal ve uluslararası güçlerin konsensüsü eşliğinde 28 Şubat sürecine neden oluyordu. Büyük sermayenin aynı zamanda ağır bir siyasi temsil sorunu yaşadığı bu süreç içerisinde TÜSİAD, Cem Boyner önderliğinde kurulan Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) ile hamle yapmaya çalışmış ama mutlak bir başarısızlıkla yüzleşmişti. YDH deneyiminin önemi, bu girişimin politik programı ile AKP'ninki arasında büyük bir uyumun olmasında gizlidir.
Büyük sermayenin iktisadi ve siyasal krizlerle cebelleştiği 1990'lar ve 2000'lerin başında Türkiye'de hakim sınıflar arasındaki mücadelenin temel sahası AB olmuştur. AB'ye uyum paketleri altında hükümetlere dayatılan program doğal olarak büyük sermayenin programıdır ve neoliberal iktisadi politikaların yanı sıra sivilleşme çerçevesinde askeri-sivil bürokrasinin gücünün kırılmasına dönüktür. 1999 seçimleri sonrasında iktidara gelen DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti, AB zoruyla, büyük sermaye programı karşısında duramasa da milliyetçi eğilimleri ile büyük sermayenin hazzedeceği türden bir hükümet kesinlikle olamazdı. Bu hükümet, özellikle Irak'tan başlayarak Ortadoğu'yu yeniden düzenlemeye niyetlenen ABD dış politikası açısından da kabul edilebilir bir hükümet değildi. 2001'deki büyük ekonomik krizin ardından DSP içerisinde yapılan operasyonlar neticesinde hükümet istifaya ve erken seçime zorlandı, böylelikle AKP'nin önü açılmış oluyordu.
AKP İktidara Geliyor
AKP'nin iktidarı gelmesi, askeri-sivil bürokrasi ve onun siyasi temsilcisi olan CHP tarafından Atatürk cumhuriyeti açısından büyük bir tehdit olarak gösterildi. Askeri sivil bürokrasinin çizgisi 1990'lardakinin aynısı idi: şeriat ve bölünme tehlikesi korkusunu yaymak. Bunu çığırtkanca seslendirmek Baykal CHP'sine düştü. Güçler dengesine göz attığımızda AKP'nin ilk dönemindeki en büyük destekçisi AB idi. Henüz ekonomik krizin girdabına girmemiş olan AB halen aktif bir güç olarak Türkiye siyasi hayatında belirleyici bir güçtü. AKP bunun dışında büyük sermaye çevreleri ve ABD'nin de açık desteğine sahipti. Ve elbette tek başına iktidar olmanın meşruluğu ve gücüne sahipti. Diğer taraftan askeri-sivil bürokrasi ise kendi mevzilerinde savunma yapmak için tam tekmil hazır durumdaydı. TSK, Cumhurbaşkanlığı, başta Anayasa Mahkemesi ve Danıştay olmak üzere yüksek yargı, üniversiteler, YÖK ve tabi ki siyasi temsilci olarak CHP, AKP'ye ve arkasındaki güçlere karşı sahip olduğu olanaklarla büyük direnç göstereceklerdi.
Gelgelelim bu kesimin karşı saldırıları her defasında AKP'yi güçlendiriyordu. Sonuçta AKP girdiği seçimlerin tümünden zaferle ayrıldı. Çünkü askeri-sivil bürokrasi ve CHP'nin şeriat ve bölünme korkularına dayanan seçkinci muhalefeti geniş halk yığınlarında oldukça antipatik bulunuyordu. Bunun sonucu olarak AKP'nin oy oranları giderek arttı ve toplumsal kamplaşmanın neticesi olarak kemikleşti. Yaşam tarzı üzerinden sürdürülen seçkinci muhalefet toplumu kimlik merkezli olarak kutuplaştırdı, bu kutuplaşmada CHP'nin payına ancak %20'lik bir kesim düşebilirdi.
Üst üste kazandığı seçim zaferinden sonra gücünün doruklarına ulaşan AKP karşısında askeri-sivil bürokrasinin kaleleri adım adım düşürülecekti. İlk önce Cumhurbaşkanlığı, ardından YÖK ve üniversiteler kaybedildi. Ergenekon Operasyonları ile TSK, tarihinde hiçbir dönem düşmediği pozisyonlara düşürülerek etkisi minumum boyutlara indirilirken, Anayasa Mahkemesi, HSYK, (yüksek yargı) da askeri-sivil bürokrasinin kalesi olmaktan çıktı. Bütün müttefikleri darmadağın olurken CHP de kritik dönüşümlerden nasibini aldı ve CHP politikasının mimarı olan Baykal sürpriz şekilde tasfiye edildi. Kılıçdaroğlu ile beraber yaşanan politika değişikliği ile CHP, askeri-sivil bürokrasinin sivil uzantısı olan politik organ rolünden çıktı. Böylelikle tablo neredeyse tamamlanıyor.
Askeri-sivil bürokrasinin oluşturduğu blok şimdilerde tuz buz olmuş durumda. Bütün bu gelişmelere bakarak egemen sınıf içerisindeki çatışmada tarihsel bir momente ulaşıldığı söylenebilir mi? AKP'nin seçmenlerden aldığı destek ile gerek ulusal gerekse de uluslararası sermaye katındaki kabulü düşünüldüğünde egemen sınıflar arasındaki çatışmada önemli bir eşiğin aşıldığı gözlemleniyor. Kemalist askeri-sivil bürokrasi tarihsel bir gelişme olarak büyük ölçüde geriletilmiştir. AKP'nin seçimlerde mağlup edilmesi durumunda bile askeri-sivil bürokrasinin eski kazanımlarının büyük bölümüne bir daha erişemeyeceği, yani mutlak restorasyonun kolay kolay gerçekleşemeyecek bir şey olduğundan söz edebiliriz.
Kemalist bürokrasinin yenilgisi, tarihsel spektrumda liberal büyük sermayenin elde ettiği büyük bir kazanım anlamına geliyor. Adnan Menderes ile başlayan süreçte liberal büyük sermayenin askeri-sivil bürokrasiye karşı uzun yıllar boyunca kaypak şekilde yürüttüğü “sivilleşme”(bunun mahiyeti ayrı bir yazının konusudur) kavgası artık belirli bir tarihsel aşamaya gelmiş bulunuyor. Peki mesele burada bitiyor mu? Büyük sermaye zaferini mi kutluyor yoksa süreç kendi çelişkilerini mi yaratıyor? Bu sorular doğrudan doğruya AKP ile ilintili.