Neden “Hayır”cı Cepheye Karşı Durmalıyız?

(02.09.10)

Referandum yarışında artık son düzlüğe girildi. Her gün miting meydanlarında tabanını genişletme adına evetçilerin ve hayırcıların birbiri ardına sıraladıkları yalanlara, demogojilere boğulmaya devam ediyoruz. Kimi zaman birbirleriyle “demokrat” olma yarışına giren burjuva politikacılar, kimi zamanda Türkiye’nin temel siyasal gündemlerinden biri Kürt sorununda olduğu gibi milliyetçilik yarışına giriyorlar, kimi zamanda üzerlerine oturdukları 12 Eylül rejimine en ufak bir halel getirmeden darbe karşıtlığında yarışıyor. Elbette burjuva siyasetçilerin ne 12 Eylül rejimiyle hesaplaşmak gibi bir derdi var, ne de Türkiye’nin artık bir çelişki yumağı haline gelmiş toplumsal-siyasal sorunlarına bir çözüm bulma amacı var. Liberalinden ulusalcısına, evetçisinden hayırcısına kadar tüm cepheler kendi çıkarlarına perde yaptıkları kimi ideolojik argümanları kullanarak toplumun geniş çoğunluğu üzerinde hegemonya kurma peşindeler.
Tabiî ki onların bu çabalarına en acele cevap Türkiye sol hareketinin egemenlerin kuyruğundan kopamayan ulusalcısından liberaline kanatlarından geldi. Yoksulluk ve sefalet içinde egemenlerin hak gasplarının kurbanı olmuş işçi ve emekçi kitlelerin gündemi haliyle ne türban kavgası, ne HSYK’nın kimin elinde kalacağı ne de anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkına kavuşulması. Onlar egemen sınıfların yoğun ideolojik bombardımanı karşısında kutuplaştırılmaya ve kendi sınıf kavgalarından çok uzak ufuklara çekilmeye çalışılıyor. Elbette işçi ve emekçi sınıfların karşılarında kendi sınıfsal taleplerini dile getirebilecekleri bir devrimci alternatifin olmayışı, onların bu çatışmada egemen sınıfların herhangi bir kanadını tercih etmelerine neden oluyor. Şimdiye kadar Türkiye’nin yoksul emekçi sınıfların, büyükşehirlerin varoşlarının tercihi AKP’den yana oldu. AKP, gerek tarikat ve cemaat ağları sayesinde varoşlarda kurduğu dayanışma ağlarıyla, gerekse kent yoksullarının artık pek itibar etmediği Kemalist askeri sivil bürokrasi karşısında tuttuğu pozisyonla ve iktidar koltuğunda oynadığı mazlum edebiyatıyla bu desteği elde etti. AKP karşıtı burjuva muhalefetin attığı her adım (cumhuriyet mitingleri, provokasyonlar vs.) bu desteği azaltmak bir yana dursun daha fazla perçinledi. Şimdi referandumla birlikte yeni bir dönemeçteyiz. Daha önceki yazılarımızda işçi ve emekçi sınıfların referandumdaki tavrının neden evet olmaması gerektiğini açıklamıştık. Ancak, tek başına “evet” oyunun eleştirisi emekçi sınıfları egemenlerin ayrılmaya ikna etmek için yeterli değildir. Emekçi sınıfların egemenlerin iç çatışmalarına taraf olmamaları ve bağımsız bir işçi emekçi cephesi örebilmeleri için en az evet kadar hayırdan da uzak durmaları gerekmektedir.

Hayır cephesinin en önemli karşı çıkış noktasını AKP’nin yeni anayasa değişikliğiyle yargıyı ele geçirme konusunda önünün açılacağı, yargı bağımsızlığının ayaklar altına alınacağı iddiası oluşturuyor. Elbette şu bir gerçek ki, AKP’nin anayasa paketine koyduğu birkaç uyduruktan madde, onun bu emellerini hiçbir şekilde gizleyemez. Ancak, hayırcı cephenin çizdiği Türkiye’de sanki yargı daha önce bağımsız bir şekilde karar alıyordu da, AKP bunu değiştirmeye çabalıyormuş gibi bir hava bulunmaktadır. İster AKP iktidarı altında olsun, isterse CHP veya MHP elbet yargı her daim birilerinin çıkarları doğrultusunda hareket edecektir ve en nihayetinde yargı egemen sınıfların emekçiler üzerindeki baskı aygıtı rolünü fevkalade oynayacaktır. Örneğin, Sivas’ta Gazi’de Alevileri katledenler, Hrant Dink’i sokak ortasında vurduranlar ellerini kollarını sallayarak dolaşıp Kürt çocukları taş attıkları gerekçesiyle hapse tıkılırken mi bağımsız yargıdan bahsedeceğiz? Her türlü yolsuzluk burjuva siyasetçilerinin yanına kar kalıp, baklava çalanlar 9 yıl hapse mahkûm edilirken mi bağımsız yargıdan bahsedeceğiz? Örnekleri çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla yargının bağımsızlığının korunması amacıyla hayırcı cephenin peşine takılmak emekçiler açısından en az evet oyu kadar çıkmaz sokaktır.
Kimileri de AKP’nin cürmünün 12 Eylül’le hesaplaşmaya yetmeyeceğini, AKP’nin 12 Eylül’ün çocuğu olduğunu vurgulayarak referandumda hayır denmesi gerektiğini söylüyor. AKP’nin ve ondan önceki İslami yönelimli partilerin elde ettiği güçte 12 Eylül’ün kuşkusuz büyük etkisi var. 12 Eylül’ün ekonomik programını harfiyen uygulamayı kendine misyon edinmiş AKP’nin demokratlığı elbette ki tamamen bir aldatmacadır. Peki bu yüzden hayır oyu vermeyi düşünenlere de şunu sormak gerekiyor: En az AKP kadar hayırcı MHP’de 12 Eylül’ün üstüne yaslanmamakta mıdır? Peki, CHP bugüne kadar 12 Eylül düzenini sorgulamaya, 12 Eylül anayasasını karşısına almaya yönelik en ufak bir adım atmış mıdır? CHP’nin önceli olan SHP 5 Nisan kararlarının altına imza atarak 12 Eylül’ün neoliberal ajandasını harfiyen uygulayan parti değil midir? 12 Eylül bugünün Türkiye’sinin ekonomisinden siyasetine, havasından suyuna kadar her yerine sinmiştir. Bu nedenle 12 Eylül’ün hesabının sorulması ancak işçi ve emekçi sınıfların düzene topyekün bir başkaldırısıyla mümkündür. Referandumda evet veya hayır demek bu başkaldırının önüne yeni bir set çekmek anlamına gelecektir, çünkü bunun anlamı emekçi sınıfların daha fazla egemen sınıfların iç çatışmasına yedeklenmesi anlamına gelecektir.
AKP 12 Eylül anayasasına makyaj çekmeyi, sadece kendi etki alanını genişletecek yargı ile ilgili maddeleri değiştirmeye çabalamaktadır. Ancak, hayırcı düzen partileri bundan da öte giderek neredeyse 12 Eylül anayasasına sahip çıkacakları bir pozisyona düşmektedirler. Emekçi sınıflar açısından hayır demenin bundan daha büyük utancı olamaz. Emekçi sınıflar sembolik bir anlam da taşısa 12 Eylül anayasasına hayır diyerek sahip çıkmaya denk düşen bir çizgiye saplanmamalıdırlar. Aksine, 12 Eylül anayasasını sokakta yırtıp atacak güçte bir sınıf mücadelesini yükseltmek için egemenler arası kavgadan değil, sınıf kavgasından yana saf tutmalıdırlar. Yoksul emekçi sınıfları AKP’nin boyunduruğundan kurtarabilmenin, en az AKP kadar işçi ve emekçi düşmanı CHP ve MHP ile birlikte saf tutmayla gerçekleştirilemeyeceği aşikârdır. Bu ancak devrimci mücadelenin kitleler için yeniden bir alternatif haline dönebilmesiyle mümkündür.

Bugün Türkiye solunun TKP, Halkevleri, EMEP, ÖDP gibi önemli unsurları da hayırcı cephenin peşinde birer vagon işlevi görmektedirler. Hemen hemen hepsi yeni anayasa değişikliğinin daha fazla piyasacılık getireceğini (sanki daha öncesinde piyasacılık hakim değilmiş gibi), yargıyı sivil vesayet altına alacağını (tabiî ki onlar için tercih edilebilir olan yargının askeri vesayet altında kalması), AKP’nin tek parti diktatörlüğü kuracağı (yaşadığımız dünya zaten sermayenin bir diktatörlüğü değilmiş gibi) ve bunlara benzer söylemlerle hayırcı cephenin tüm zehrini emekçi sınıfların bilincine taşımaya çabalıyorlar.

Referandum, kitleler tarafından büyük oranda, anayasanın oylanmasının ötesinde(yargının yeniden yapılandırılması bir gündem oluştursa dahi) AKP iktidarına yönelik bir güven ya da red oyu olarak algılanmaktadır. Her bir cephedede referandumda verilecek evet oyu AKP’nin desteklendiğini, hayır oyu ise AKP’ye karşı çıkıldığını gösteriyormuş gibi propaganda yapılmaktadır. Sosyal demokrat emekçiler bu nedenle AKP’ye dur demenin yolunun hayır kullanmaktan geçtiğini düşünmekteler. Ancak referandumda oylanacak anayasa değişikliğinin temel kapsamı yüksek yargının yeniden biçimlendirilmesi ve dolayısıyla bu alanda sivil-askeri bürokrasinin mi liberal sermayenin mi borusunun öteceği olduğuna göre referandumda verilecek evet ya da hayır oyu egemen sınıf içindeki bu çatışmada taraf almak anlamına gelecektir. Dolayısıyla hayır diyerek sivil bürokrasinin yargı üzerindeki gücünün devam etmesi, evet diyerek ise bu gücün kırılıp yerine AKP eliyle liberal sermayenin gücünün kurulması yanında tavır alınmış olacaktır. Oysaki ne sivil bürokrasinin ne de liberal sermayenin ya da AKP’nin düzenleyeceği bir yargı sistemi biz emekçiler yararına çalışmıyor. AKP iktidarı süresince polisin artan yetkileri çerçevesinde nasıl bir artan baskı rejimi altına girdiğimizi ve gözaltında işkence ve cinayetlerde nasıl bir artış olduğunu gördük. Peki, yargı üzerinde askeri-sivil bürokrasinin borusunun öttüğü dönemlerde yargı ya da yüksek yargı biz emekçilerin ve ezilenlerin lehine mi çalıştı? Elbette ki hayır. Sivas katliamı davasını hatırlayalım. Katliamın bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak’ı ana davadan ayırıp hakkında ayrı bir dava açarak kimseyi haberdar etmeden davayı zaman aşımından düşürmeye çalışan, 30 yıldır devam eden Kemal Türkler cinayeti davasının katil zanlısını cezaevinde olduğu halde mahkemeye bir türlü getirmeyerek zaman aşımı ile davanın düşmesine hizmet edenler yine aynı yargının mensupları. Emekçiler ancak sokakta kendi bağımsız mücadeleleri ile istediklerini elde edebilirler.
Gelelim AKP’ye referandum ile tepki göstermeye… Geçersiz oy ile egemenlerin çatışmasında taraf olmadan bağımsız sınıf tavrı ortaya koyarak da tepkimizi koyabiliriz. Bizler, emekçi sınıfların egemenler tarafından mengeneye sıkıştırılır gibi evet-hayır ikilemine sıkıştırılmasını aşmasının yolunun bağımsız sınıf çizgisi izlemesinden geçtiğini düşünüyoruz. Emekçi sınıflar 12 Eylül günü sandığa giderek oy pusulalarını emekçi cephesinin taleplerini bu çıkışsızlığa inat yükseltmek için geçersiz oy şeklinde atmalılar.