Referandumda Niçin Geçersiz Oy?

Veli U. Arslan- (30.07.10)

12 Eylülde yapılacak olan anayasa referandumu önümüzdeki süreçte Türkiye’de siyasetin nasıl akacağını göstermesi bakımından ufak çapta bir kırılma noktası anlamına gelecek. Eğer AKP, referandumdan galip çıkarsa Kemal Kılıçdaroğlu’nun arkasına aldığı rüzgarı iyiden iyiye yavaşlatmış olacak, bu, gelecek yılki seçim sonuçları açısından etkili olacaktır. Diğer taraftan referandumda anayasa paketi reddedilirse AKP ağır bir yara alarak seçimler öncesi “gidici” iktidar durumuna düşecek ve 8 yıldır Kemalist bürokrasiye karşı yürüttüğü taarruz son noktasına varmış olacak.

Referandum Kavgası Neyin Kavgası?

Gerçekten de referandum kavgası, AKP iktidarı boyunca sürmüş olan aynı kavga. AKP iktidarı boyunca egemen sınıfların iki kanadı birbirleriyle çarpıştılar. Tasfiye edilmeye çalışılan Kemalist bürokrasiydi ve tasfiye olmamak için var gücüyle direndi. Ne var ki Ergenekon operasyonları neticesinde TSK’nın da süngüsünün düşmesiyle mücadelede belirli bir aşamaya gelindi. Bu tasfiye süreci, tarihsel olarak Türkiye liberal büyük sermayesinin işinin görülmesidir. TÜSİAD’ın, AKP’den önce de bu tarz girişimleri olmuştu. Özellikle uzun yıllar alan AB reformları süreci, baştan aşağı böyle bir tasfiye sürecini ifade ediyordu. Gelgelelim TSK’nın başını çektiği askeri ve bürokratik Kemalist katman, uzun süre tasfiye olmamayı başardı. Ama AKP tek başına iktidara geldiğinde iç de dış koşullar bu tasfiye süreci açısından oldukça elverişliydi. İslami referanslara sahip AKP, Kemalist bürokrasinin tasfiye sürecinde büyük bir şevkle başrolleri oynadı. Ama, gerçekte, Türkiye büyük sermayesinin önünde duran çok köklü bir sorunun çözülmesinin vesilesi oldu.
Her burjuva iktidar, hele Türkiye gibi az gelişmiş kapitalist ülkelerde, daima kendi zenginini yaratmıştır. AKP de kendi zenginlerini yarattı iktidarı sürecinde. Buradan kalkarak egemen sınıf içindeki mücadeleyi laik sermaye (TÜSİAD) ile yeşil sermaye arasındaki kavga olarak anlatmak, tarihsellikten uzak, gerçeklerle hiç uyuşmayan şabloncu bir bakış açısını yansıtıyor. Gerek iç dengenin sağlanması bakımından hayati olan Kürt sorunun çözülmesinin gerekse de büyük sermayenin yabancı sermaye ile tam entegrasyonunun önündeki temel engel anlamına gelen Kemalist bürokrasinin tasfiye edilmesi, liberal büyük sermayenin kendi adına alt-emperyalist bir sıçrama yapmasının önkoşulu durumundadır. AKP, bugün vardır, yarın yoktur. Kemalist bürokrasinin tasfiyesinin tarihsel kazanımlarını Türkiye büyük sermayesi tadacaktır. AKP ise kendi İslami arzularını tatmin edecek ne kadar icraat yaptıysa onunla yetinmek durumundadır.
Anayasa değişikliklerinin referanduma kadar giden bir mücadeleye dönüşmesinin arkasında bahsettiğimiz egemen sınıf içerisindeki iç kavga yatıyor. Kavga konusuysa Kemalist yüksek yargının tasfiye edilerek yeniden dizayn edilmesidir. Egemen sınıfın bu iki kanadının politik uzantıları zafer elde etmek için kısasıya bir yarışa girmiş durumdalar. Ve emekçi sınıfların önüne 12 Eylül Anayasası gibi bir konuda kendi taraflarından birisini seçmeyi dayatıyorlar: Evet ya da Hayır. Elbette ki kendi durdukları yeri haklı göstermek için ya demokrasinin ya da laikliğin havarisi kesiliyorlar. Bu iddiaları çürütüp egemen sınıfın fikri hegemonyasının dağıtılması büyük önem taşıyor. Şimdi evetçilerden başlayarak egemen sınıf propagandacılarının ipliklerini pazara çıkaralım.

Tavrımız Neden Evet Olamaz!

AKP’nin esas derdinin yüksek yargıyı da kendi istediği biçimlerde yeniden dizayn etmek olduğunu daha önce söylemiştik. Elbette ki AKP kamuoyuna dürüst davranacak değil, çoğu zaman olduğu gibi hiç utanmadan demokrasinin yılmaz savunucusu pozlarına giriyor. Bu pozları takınabilmek için de anayasa paketinin içerisine bir takım vitrinlik malzeme koymuş durumda. Öyle ya liberallerin ve kendilerini AKP’ye soldan destek vermeye adamış sol liberallerin işlerini görebilmeleri açısından bu vitrinlik maddeler büyük önem taşıyor. Ne mi o vitrinlik maddeler: Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru, ombudsmanlık, kadınların ve çocukların hakları… Bunlar için amiyane tabirler faso fiso desek durumu abartmış olmayız. Bundan başka AKP’liler, liberaller ve sol liberaller anayasa değişikliğini memurlara örgütlenme hakkı veriliyormuş gibi sunuyorlar. Gerçekte memurlar çoktan örgütlenmiş durumdalar, bu haklarını meşru fiili mücadele ile elde ettiler ve halen bunu fiili olarak kullanıyorlar. Eksik olan ve esas önem taşıyan konu ise grevli bir toplu sözleşme hakkı. O çok parlattıkları mevcut değişikliklerde bu yok ki bu da çok manidar, çünkü toplumsal mücadelenin olgunlaştırdığı, belirli bir aşamaya getirdiği bu talep, demokratik gözükmek ve destek kazanmak adına pakete eklenebilirdi. Ama eklenmedi çünkü AKP bu kazanıma geçit vermek niyetinde değil, zira azılı emek düşmanı bir parti refleksleri konuşuyor. Yani bir toplu sözleşme uygulaması getiriyorsunuz ama grev hakkı olmaksızın bunun hiçbir kıymet-i harbiyesi olamaz. Sol liberaller bu maddeye istedikleri kadar tutunmaya kalksınlar, ellerinde kalıyor. Esas olan grev hakkıdır ve eğer demokrasi gerçek bir demokrasiyse dayanışma grevi gibi, hak grevi gibi, siyasi grev gibi haklar da söz konusu olmalıdır. Keza sendikaların örgütlenmesinin önündeki barajlar duruyor, noter şartı duruyor. Kaldı ki günümüzde sendikal örgütlenme bir hak olmasına rağmen bu hakkını kullanan on binlerce yüz binlerce işçi kapıya konuluyor. Sonra kalkıp “bir işçi birden fazla sendikaya üye olabilecek” demenin sahtekarlıktan başka anlamı olamaz.
Pakette işçi hakları konusunda, toplantı, gösteri ve örgütlenme hakları, fikir özgürlüğü konusunda, Kürt sorunu, %10 barajı, Diyanetten, Türk milleti vb kavramlar hakkında en ufak gerçek bir dönüşüm yok. Dolayısıyla “ufak da olsa kazanımlara destek olmalıyız” aldatmacasına karşı emekçiler uyanık olmalıdır. Bu propaganda ile emekçileri evete yönlendirmeye çalışanların derdi AKP’ye destek olmaktır. Diğer taraftan AKP iktidarı, sermayenin Özal’dan beri gördüğü en iyi (saldırgan) iktidardır. Sınıf savaşımında işçilere en azgınca saldıran bir iktidara işçi cephesi gül uzatacak değildir. Ulusalcılara bakıp AKP’yi tercih edecek değiliz.
AKP’nin vitrinlik maddeleri niyetini gizlemeye yönelik, öte yandan vitrine bir takım elle tutulur şeyler konur ki vitrin işlev görsün. Gelgelelim AKP’nin buna dahi tahammülü yok, vitrindekiler tam anlamıyla eften püften. Emekçilerin evete tav olmaması gerektiği çok açık.

Tavrımız Neden Hayır Olamaz!

AKP’nin anayasa değişikliğinin bir aldatmaca olduğu ve buna karşı konulması gerektiği tartışma götürmez. Diğer taraftan bunu Kemalistler ve ulusalcılarla benzeşerek yargı bağımsızlığı üzerine inşa edilen hayırcılık ile ifade etmek büyük bir hata olacaktır. Bir kere yargı bağımsızlığı bir efsaneden başka bir şey olamaz. Yargı, sonuçta sermaye düzeninin organıdır ve doğal olarak sömürü düzeninden yana taraftır. Devrimcileşmiş işçilerin kendi aralarından seçtiği yargıçlar işbaşında olduğunda yargı yine taraf olacaktır, ama bu sefer eşitlikten ve emekten yana.
Referandum tartışmalarının 12 Eylül anayasası üzerinden döndüğü bir ortamda mevcut anayasayı ister istemez onaylıyor ya da onun muhafaza edilmesini istiyor anlamına gelecek hayır oyu emek cephesinin asla istemeyeceği bir sembolizmi ifade etmektedir. 12 Eylül anayasası işçi sınıfının ve özgürlük mücadelesinin baş hedefidir. Ki sınıf bilinçli işçiler bilmektedir ki 12 Eylül anayasası sokakta yırtılmadıkça işçi sınıfının kurtuluşa giden yolda ilerlemesi mümkün değildir. Dolayısıyla 12 Eylül anayasasının değiştirilmesi girişimleri karşısında hayırcı kanat içerisinde bulunmak sınıf mücadelesinin devrimci meşru zeminin aşınması anlamına gelecektir. 12 Eylül anayasasının toptan çöpe atılması yönünde şimdiye kadar gerekli mücadele sergilenemediği için şimdi AKP ve yandaşları biz değiştiriyoruz sahtekarlığına başvuruyorlar. Durum buyken statükocu, devletçi CHP ile aynı gemiye binip referandumda hayır oyu kullanmak büyük bir hata olacaktır. Devrimcilik, en başta kurulu olan düzene meydan okumadır, statükonun yerle bir edilmesini savunmaktır, bu anlamıyla o sihirli sözcüklerin değişim ve dönüşümün gerçek uygulayıcılarıdır. Durum buyken hayır cevabı ister istemez toplumsal algılarda statükoyla uğursuz bir yakınlık olarak algılanacaktır. Bu, ayrıca AKP’nin ve onu destekleyen sol liberallerin kendisini değişimden yana demokrat bir parti gibi bütün karşıtlarını da statükocu gibi göstermesine zemin yaratmaktadır.
Dikkat edilmesi gereken başka bir husus da hayırcı blok etrafında gelişen ulusalcı-Kemalist CHP hegemonyasıdır. AKP’ye darbe indirilmesi gerektiği ortadadır, ama politik duruş sınıf bilincini ifade eden bir çizgiden uzaklaşırsa, emekçi kitleleri CHP-MHP koalisyon hükümetine yedekleyen bir noktaya gelinir. Ulusalcılık yanı güçlü olan, Kemalizmle malul durumdaki sol unsurların yaptığı da budur.

Tavrımız Neden Geçersiz Oy Olmalıdır, Boykottan Farkı Ne?

Referandumda geçersiz oy, egemen sınıfın her iki kanadının evet-hayır cenderesine verilecek en iyi tepki koyma biçimidir. 12 Eylül anayasası sınıf hareketini yok etmek için tasarlanmıştır, bu yüzden de ancak sınıf hareketi tarafından çöpe atılabilir. Bu yüzden ne mevcut anayasa için oy kullanırız, ne AKP sahtekarlığına alet oluruz.
Boykot, elbette ki evet ya da hayıra nazaran çok daha doğru bir tutum olmakla beraber boykotu aktif biçimde örgütleyemediğiniz zaman kitlelerde kayıtsızlık sonucunu yaratır ve bu da sonuçta egemen sınıfın işine yarar. Gerçek bir boykotun örgütlenebileceği Kürt illerinde ise durum başkadır. Böyle bir durumda kitleler boykot tavrıyla kayıtsızlık ve pasifizm yerine tam tersine militanlığa ve aktivizme yönelirler. Lenin’in dediği gibi ancak oy sandıklarını yakacak güçteyseniz boykotun bir anlamı olabilir. Kürt ulusal hareketinin Kürt illerinde bunu yapabilecek gücü var. Diğer taraftan batıda boykot tutumunun kitleleri politikleştirerek militanlaştırması durumu yaşanmayacaktır. Buralarda boykot tutumunun sonuçlarını ayırt etmek ve dolayısıyla çalışmanın meyvelerini toplamak da mümkün olmayacaktır. Çünkü seçime katılımın referandum ve seçimlerde belirli oranlarda salınım gösteren genel seçime gitmeme genel ilgisizliğinin mi yoksa boykot çalışmasının bir sonucu mu olduğunu kestirmek imkansız olacaktır. Söz gelimi İstanbul’da referanduma katılım %65’te kaldı. Ama geçmiş referandumlara ya da seçimlere katılım bazen %70 ya da daha aşağısını, hele hele referandumlarda (2007 referandumunda %56) çok daha düşüklerini görmüştü. Yani, bu bir tepki mi yoksa olağan bir durum mu, bunu anlamak epey güç olacak ve ülkeye yansıması da o oranda cılız olacaktır.
Diğer yandan geçersiz oy, emekçi kitleler açısından gerçek anlamda bir alternatif, 3.bir şık anlamına gelecektir. Sandığa gidip mührü ikisinin birden üstüne basıp geçersiz oy kullanmanın protesto mahiyeti çok daha güçlüdür. Üstelik sandıklar açıldığında bu tavrı benimseyenlerin net tutumunu dost da düşman da görmüş olacaktır. Sosyalistler bu şekilde seçimlerde ulaşamadıkları geniş yığınları referandumda kendi saflarına çekme fırsatına sahipler. Gerçekten de 12 Eylül anayasasına sırf AKP’ye karşı olarak kerhen hayır demek durumunda olan çok geniş emekçi yığınlar geçersiz oy çalışmasına kazanılabilir. Boykotun böyle bir yeteneği yok, zira boykotun sonuçta AKP’nin işine gelme durumu var ve bu durum geniş yığınları hayırcıların kollarına itmektedir. Bu durum, geçersiz oyda(geçersiz oylar sayıma dahil edildiği için) yaşanmayacaktır. O yüzden de devrimcilere çok uzak olmayan sol duyarlılığı sahip hayır demeyi düşünen emekçilerin egemen sınıf politikasından koparılması için geçersiz oy çok kampanyası büyük bir işlev sahibi olacaktır. Bu yüzden güçlü bir protesto çağrısı, geçersiz oy ile birleştirildiğinde büyük destek sağlayarak sınıf mücadelesinde yankı bulacak ve sosyalistlerin büyük prestij kazanmasına ön ayak olacaktır.