12 Eylül Anayasasıyla AKP Anayasası Arasında Tercih Yapmayacağız!
Emekçi Düşmanı, Baskıcı Anayasalarını Sokakta Yırtalım!
Tepkini
GEÇERSİZ OY’la
Koy!
Aynur Akman - (26.07.10)
Uzunca bir süredir üzerinde fırtınalar kopan anayasa değişikliği paketi 12 Eylül günü halkoyuna sunulacak. Referandumda evet ve hayır olarak kutuplaşan iki kamp da kitleleri kendi arkasına yedeklemek için hem ideolojik hem de propagandif çalışmalarına son sürat devam ediyor. Demokrasi ve sivilleşme yanlısı, askeri vesayet düşmanı makyajıyla süslenen AKP tarafında Tayyip, işi 12 Eylül’de idam edilenler için timsah gözyaşları dökmeye kadar götürdü. CHP ile cisimleşen diğer kanat ise hayır diyerek gericiliğe karşı Cumhuriyetin temellerinin koruyucusu olduğu iddiasında. İddialar havada uçuşa dursun dananın kuyruğunun koptuğu yer yüksek yargının yeniden yapılandırılmasıyla ilgili düzenlemeler. Onca toz dumana rağmen işin özü askeri-sivil bürokrasinin belini büyük oranda kıran AKP'nin kalan son kale yüksek yargıyı da düşürmek istemesinde gizli.
Anayasa Değişikliği Ne İçeriyor?
AKP, egemen sınıflar arasındaki çatışmada askeri-sivil bürokrasinin gücünü kırdıktan sonra hala sesini yükseltmeye devam eden, muhalefet odağı olarak varlığını devam ettiren yüksek yargıya el atmak için anayasa değişikliği çalışmalarına başladı. Anayasa değişikliğine toplumsal desteği artırmak için de “demokratikleşme” adına makyaj niteliğinde üç beş güdük madde ekledi. Ancak asıl kavga yüksek yargı organlarının kontrolü meselesi üzerinden kopuyor.
Anayasa değişikliği paketi, özel süratle korunması gerekenler için pozitif ayrımcılık; özel hayatın gizliliği; yerleşme ve seyahat hürriyeti; ailenin korunması; dilekçe hakkı; milletvekilliğinin düşmesi; birden fazla sendikaya üyelik hakkı; grevsiz toplu iş görüşmesi hakkı; siyasi parti kapatmanın zorlaştırılması; YAŞ kararlarına yargı yolu açılması ve Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nin yeniden yapılandırılmasına yönelik değişiklikler içeriyor. Demokratikleşme adına getirilen maddelerden sadece toplu iş görüşmesi ve grev yasaklarının kaldırılması dişe dokunur gibi gelse de incelendiğinde bu maddelerin de bir aldatmacadan ibaret olduğu ortaya çıkıyor. Gelelim grev yasaklarının kalkması meselesine. Değişiklikle siyasi grev, dayanışma grevi, iş yavaşlatma gibi eylemlerin yapılamayacağı ibaresinin anayasadan çıkarılmasıyla bu tür eylemlerin önünün açıldığı savunuluyor; ancak değiştirilen aynı maddede var olan “İşçiler toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde greve başvurabilir” ifadesi ile açıkça hangi hallerde grev yapılacağı belirleniyor ve “menfaat grevi” dışındaki grevler engelleniyor. Kaldı ki AKP bu konudaki “demokrat” tavrını geçtiğimiz aylarca hazırladığı sendikal yasa değişikliği paketinde yer alan siyasi grevi, genel grevi, dayanışma grevini, işyeri işgalini ve iş yavaşlatma türünden eylemleri kanun dışı sayan maddesiyle ortaya koymuştur. Diğer bir madde, memurlar için getirilen toplu iş sözleşmesi hakkı da bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Anlaşmazlık halinde zorunlu tahkim olarak hükümetten çok da farklı bir açılım getirmeyecek uzlaşma kurulunu adres gösteren bu değişiklikle zaten var olan toplu iş sözleşmesi sadece isim değiştirmiştir.
Evetçi Kamp Ne Savunuyor?
AKP öncülüğünde liberal aydınlar ve kimi liberal sol çevrelerce desteklenen evet kampı, bu anayasa değişikliği ile askeri vesayet rejiminin karşısında sivil yönetimin, demokratikleşme ve sivilleşmenin güçleneceği propagandasıyla toplum nezdinde desteklerini artırmaya çalışıyorlar. 12 Eylül darbesi sonrasında idam edilenlere gözyaşı döken Tayyip tepkiyle karşılaşınca biz 12 Eylül ve sonrasının acısını iyi biliriz diye nutuklar çekiyor. Önce bir noktayı açığa kavuşturalım. İslamcılar 12 Eylül mağdurları değil 12 Eylül çocuklarıdır. ABD’nin yeşil kuşak projesine paralel olarak “komünizmin panzehiri din” düşüncesiyle 12 Eylül cuntacıları İslamcıları palazlandırmışlardır. İmam hatip lisesi ve kuran kursu sayısında en büyük artış 12 Eylül yıllarında olması boşuna değildir. Suudi-ABD ortaklığına dayanan Aramco’nun finanse ettiği Rabıta’nın dinsel faaliyetlerine 12 Eylül cuntasının başı Evren tarafından izin verilmiş, Rabıta örgütü aracılığıyla maaşları ödenen kişiler kullanılarak dinci örgütlenmeler desteklenmiştir. İslamcılar sonradan kontrol altında tutulamamıştır o ayrı mesele. 12 Eylül’ün asıl olarak devrimcilere ve sınıf hareketine karşı yönelmiş bir saldırıdır; başka bir hedefe değil.
Referanduma evet kampanyası yapılırken demokratikleşme en çok öne çıkarılan vurgulardan birisi. Anayasa değişikliğini “demokratikleşme” adına süsleyen birkaç maddenin ne kadar güdük olduğunu zaten ele aldık. İşin bir başka boyutu var ki o da demokrasi havarisi kesilen AKP’nin bozuk sicili. Tamamen AKP güdümündeki polis teşkilatı, neredeyse 90’lı andıran işkence, insan hakkı ihlali ve ölümlere imza atıyor. Adalet Bakanlığının kendisinin açıladığı verilere göre 2003-2009 arasında işkence nedeniyle 29 bin 511'i polis, 34 bin 922 'kolluk kuvveti' hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Soruşturmalık olan 34 bin sanıktan 20 bin 32'si hakkında takipsizlik kararı verildi. 13 bin 732 sanık hakkında ise 4 bin 508 dava açıldı ve 7 bin 548 sanık beraat ettirildi. 484 sanık hürriyeti bağlayıcı cezalara çarptırılırken, 569 sanığa da para cezası verildi. İşkence yaptığı için şikâyette bulunulan kolluk kuvvetlerinin yüzde 90’ına herhangi bir ceza verilmedi. İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Şebnem Korur Fincancı’nın "işkence ve polis şiddetinde 2007'den itibaren ise patlama yaşanıyor" diye ifade ettiği durum TİHV verilerine göre şöyle: 2009 yılında 18 kişi faili meçhul cinayetlerde hayatını kaybetti, 108 kişi yargısız infaz/kuşkulu ölümlere kurban gitti. 2008’de bin 546 olan işkence ve kötü muamele sayısı, 2009 yılında bin 835'e çıktı. 2009 yılında 7 bin 718 kişi gözaltına alındı, bin 923 kişi tutuklandı. Mayın ve sahipsiz patlayıcılardan dolayı 22 kişi hayatını kaybetti 41 kişi yaralandı. 36 kişi cezaevlerinde 6 kişi gözaltında hayatını kaybetti. 76 kişi dur ihtarı ve resmi hata ve ihmaller sonucu öldürüldü. Örgütlenme özgürlüğü konusunda 10 siyasi parti, dernek, kapatıldı, 227 dernek, vakıf, parti temsilciliği, belediye binası, sendika binası baskına uğradı. 10 gazete toplam 27 kez, 7 dergi 15 kez toplatılırken düşünce özgürlüğü konusunda 853 kişi hakkında 166 dava açıldı. Aynı yıl içinde 741 kişinin düşüncelerinden dolayı yargılandığı 202 dava sonuçlandı, 110 kişi beraat etti, 569 kişi hakkında bin 78 yıl hapis, 164 bin TL para cezası verildi. 229 gösteri ve yürüyüşe müdahale edildi, aynı gerekçeyle 340 kişi hakkında dava açıldı.
AKP döneminde, hükümeti suçlayan basın açıklamalarına katıldığı gerekçesiyle yargılanan, ceza verilen ve hatta memuriyetten atılan kamu emekçisi sayısında ciddi bir artış var. Muhalefete yönelik sindirme kampanyası çerçevesinde Tekel işçilerine destek amacıyla Lüleburgaz AKP önünde basın açıklaması yapan sendika yöneticisi memurlar 1,5 yıl hapis cezası aldılar. Bu olaya benzer örnekler son dönemlerde sıkça yaşanıyor. Kaldı ki Tayyip Erdoğan’ın hakkında yapılan karikatürlere bile ne kadar tahammül gösterdiği herkesçe malum. Yine AKP’nin ne kadar demokratik olduğu 1-2 Nisan’da Tekel işçilerini Ankara’da Türk-İş önüne almamak için verdiği muhaberede gördük. AKP nere, demokrasi, özgürlük getirmek nere…
Gelelim evet cephesinin diğer büyük iddiasına; sivilleşme. AKP ve liberal demokratların temel vurgusu bu anayasa değişikliğiyle askeri vesayet rejiminin zayıflayıp sivil yönetimin güçlendiği yolunda. Duyan sanır ki sivilleşme denen şey her sorunu çözen bir sihirli formülasyon. Deniyor ki Batı’da askeri bürokrasi sivil yönetimin sadece bir memuru; bizde ise tam tersi yaşanıyor ve bu nedenle de demokrasi yok, insan hakkı yok, Kürt sorunu çözülmüyor… Yani iktidar tam anlamıyla liberal sermayenin(TÜSİAD) elinde toplansın ki demokratikleşelim. Peki, sormazlar mı 12 Eylül darbesini generaller yaparken sizin sivil beyleriniz niye alkış tutuyordu o zaman; niye TİSK Başkanı Halit Narin, `Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra onlarda` diyerek sınıf hareketinin ve devrimcilerin ezilmesi karşısında ellerini ovuşturuyordu.
Emekçi sınıflar ayağa kalktıklarında şimdi çatışma halinde olan tarafların nasıl domuz topu gibi birleşip ortak şekilde saldıracakları geçmiş örneklerden aşikardır. Öyleyse sol liberaller kimseyi aptal yerine koymayın, ha liberal sermaye askeri vesayeti altında, ha asker liberal sermayenin vesayeti altında Türkiye gibi emekçi gençliğe gelecek sunamayan, Kürt sorunu ve Alevi dinamiği gibi türlü çelişki altındaki bir rejimin bu çelişkilerini aşıp istikrarını sağlayacak güce erişmediği sürece o ya da bu kuvvet eliyle baskı, şiddet ve saldırganlıktan vazgeçmesi mümkün değildir. Sömürü rejim kendi iç istikrarını sağlarsa da bu bizim zaferimiz değil yenilgimiz olur. Askeri vesayet rejimi gider polis hükümranlığı başlar. Ki son zamanlarda PKK’ye karşı savaşacak özel birliklerin polisten oluşturulması bile ciddi bir tartışma konusu. Sokakta bira içtiği, parkta sevgilisi ile oturduğu, belirsiz dur ihtarına uymadığı, mülteci olduğu için gözünü kırpmadan adam öldürenlere daha çok güvenmek için gösterilecek bir neden olmasa gerek.
Hayırcı Kamp Ne Diyor?
CHP, yüksek yargı çevreleri ve ulusalcı sol gruplarla şekillenen hayırcı kanat ise gericiliğe karşı, Cumhuriyetin temellerini savunmak için bu duruşu yükselttiklerini savunuyorlar. Laiklik gibi vurgularla bu cephenin öncüleri tarafından kitleler, kendi mücadelelerinin boğazlayıcısı 12 Eylül anayasasının savunuculuğuna itiliyorlar. 12 Eylül anayasası aslen işçi sınıfı ve emekçi halkı ezmek için yaratılmıştır ve çöpe atılmalıdır. Gelelim anayasa değişikliği tartışmanın üzerinde döndüğü yüksek yargı organları meselesine. Anayasa Mahkemesi, kitlelere rejimin temel savunucusu olarak sunulmakta ve yargı sisteminin AKP’den korunması için bu değişikliğin çıkmaması gerektiği söylenmektedir. Peki, emekçi kitlelerden korunması istenen yargı sistemi kimin için çalışmaktadır. İki çarpıcı örnekle ele alalım. Birinci örneğimiz Kemal Türkler’in öldürülmesi davası. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler cinayetinin katil zanlısı aynı yargı sistemi tarafından beraat ettirilmeye çalışılmış ama başarılı olunamamıştır. Aynı şahıs Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li genci öldürmekten hükümlü olarak hapishanede bulunmasına rağmen son duruşmaya yine getirilememiş ve dava zaman aşımına uğrama durumuyla karşı karşıya bırakılmıştır. Diğer bir örnek ise hayırcı bloğun en büyük destekçisi olması planlanan Alevilere yönelik Sivas katliamı davasından. 2 Temmuz 1993’te 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan Sivas katliamının davasında savcı yakalanamayan bir numaralı sanık Cafer Erçakmak ve 6 kişi için zamanaşımı ve zamanaşımından davanın düşmesini talep etti. Savcının mütalaa ettiği duruşmadan katledilenlerin ailelerinin haberi olmaması da yeterince çarpıcı zanlımızca. Peki, bu örneklerden ve emek cephesine karşı tavrını netleştiren daha nice örnekten sonra yoksul emekçilere mi kalmıştır kendilerini ezen burjuva hukuk sistemini savunmak. Tabii ki değil. Yoksul emekçilerin, Alevilerin üzerilerinden silindir gibi geçen 12 Eylül rejiminin biricik eseri anayasa savunuculuğu yapmaları demek daha nice katliamlara, baskılara, sömürüye mahkûm edilmeyi kabul etmeleri demekten başka bir anlamı yoktur.
Neden geçersiz oy?
İşçi sınıfı ve emekçi halk bir kez daha egemen sınıfın iki kutbu arasında bir tercih yapmaya zorlanmaktadır. Referandumda nasıl tavır alınması gerektiği sorusu, aslında egemen sınıf politikalarından bağımsız bir devrimci sınıf duruşu koyma sorunudur. Egemenler arasındaki çatışmada taraf olmamak ve tarafların kitleleri kandırmak için kullandığı haleleri düşürmek için kendi safımızı örmek bir zorunluluktur. Emekçi halkın önündeki seçenek ne evet ne hayır olmalıdır; kendi yolumuzu kendimiz açmalı, tepkimizi geçersiz oy ile ortaya koymalıyız. Gelelim boykot tutumuna. Kürt bölgelerinde aktif olarak örgütlenebilecek bir boykot başarılı bir uygulama olacaktır; ancak Batı’da devrimci unsurların gücü göz önüne alındığında aktif bir boykot örgütlemek pek de mümkün değildir. Kaldı ki devrimcilerin en kolay etki edebileceği yoksul emekçi kitlelerinin ne yazık ki hayır kampının bir parçası olduğu düşünüldüğünde boykot gibi istatistiksel olarak güçlü olan tarafın(evet kanadının) işine yaracak bir boykot çağrısına bu kesimleri kazanmanın mümkün olamayacağı açıktır. Oysaki hem protesto olarak çok açıkça kendini gösteren hem de hiçbir kanadın oranına etki etmeyecek geçersiz oy yoksul emekçi kitlelere daha uygun gelecek bir çağrı olacaktır.
Referandum orta oyunu deşifre edecek şekilde geçersiz oy protestomuzla egemenlerin iki kanadının da meşru olmadığını ortaya koymuş ve anayasada sahte değişiklikleri değil gerçekten istediğimiz kökten değişimleri ve haklarımızı ancak ellerimizle kazanacağımızı göstermiş oluruz. Egemenlerin orta oyunu bozulmadan sürdüğü sürece o ya da bu kanadın peşine takılan yoksul kitleler ezilmeye mahkûmdur. Ancak geleceğini ellerine almak için kaderlerinin belirlendiği sahaya inen kitleler kazabilir. Referandumda geçersiz oy çerçevesinde yükselteceğimiz topyekûn protesto, 12 Eylül baskıcı anayasasının büyük eylem ve grevlerle sokakta yırtılmasının yolunu da açacak potansiyeller yaratacaktır. 12 Eylül anayasasını da bütün baskıcı uygulamaları da tarihe gömebilecek tek güç de budur.