Sınırları ve Eksikleriyle Fatsa Deneyimi

Fikret Seyhan- (21.07.10)

70'li yıllar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük toplumsal patlamaların yaşandığı bir dönem oldu. İşçi sınıfı neredeyse bir bütün halinde sınıf mücadelesine girişti ve kapitalist iktidarın temellerini sarstı. Devrimci mücadelenin yükselişi ve işçi sınıfının ayağa kalkışı beraberinde sınıf mücadelesinin özgün örneklerini de yarattı. 15-16 Haziranlardan, Yeni Çeltek Maden işçileri ve Tariş direnişine kadar pek çok mücadele örneği bugünün hafızasına kazındı.

70'li yıllarda mücadelenin en ileri noktalara taşındığı durumlardan birisi de şüphesiz Fatsa'dır. Fatsa deneyimi, toplumun değişim isteğinin çıplak bir şekilde yansıdığı alan olmanın ötesinde, kapitalistlerin kitlelerin kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesine dair en ufak bir atılımı nasıl baskıyla karşılayacağının ve ayağa kalkan kitlelerin değişim isteğinin başarıya ulaşmasında önderliğin sınırlarının ne denli belirleyici olacağının bir örneğidir. Fatsa deneyiminin sermaye devletinin tankıyla tüfeğiyle ezilişinin 30. yılında yapılan yanlışları, eksiklikleri, yanılsamaları göz önünde tutarak sahiplenmek gelecekte aynı yanlışların yapılmasının önüne geçmek için tek seçenektir.

70'Lİ YILLARDA FATSA

12 Mart sonrasında egemen sınıfların toplumsal muhalefeti ezmek için devreye soktuğu faşist saldırılar karşısında sergilenen atak tavır, o dönem küçük bir Karadeniz ilçesi olan Fatsa'da devrimci hareketin sıçrama yapmasında önemli bir rol oynadı. Halkevleri Başkanı Kemal Kara gibi toplum tarafından sevilen birisinin öldürülmesi ve yoğunlaşan saldırılar, halkın, faşistlere karşı mücadeleyi örgütleyen devrimcilere olan sempatisini artırdı.

Ayrıca fındık fiyatlarının, devlet tarafından ihracatçıların ve büyük tüccarların çıkarları doğrultusunda belirlenmesinden ve temel tüketim mallarının karaborsaya düşmesinden duyulan hoşnutsuzluğun değerlendirilmesi ve bu sorunlara çözüm aranması kitleleri devrimciliğe yönlendiren diğer faktörler oldu. Özellikle, sermaye gruplarınca örgütlenen karaborsanın devrimcilerce dağıtılması Fatsa'da devrimciliğin genelleşmesine yol açacaktı.

1979 yılında Fatsa Belediye Başkanı CHP'li Nazmiye Komitoğlu'nun ölümünün ardından yapılan seçimlerde Terzi Fikri adıyla bilinen Fikri Sönmez yöre halkının da desteğini arkasına alarak belediye başkanlığına aday oldu ve seçimleri diğer burjuva partilerin oylarının toplamından fazla oy alarak kazandı. Fikri Sönmez'in seçilmesi ilçenin yakın geleceğinde ciddi değişimlerinin de olacağının sinyallerini veriyordu.

Terzi Fikri'nin belediye başkanı seçilmesinin ardından belediye çalışmaları, örgütlenen halk komiteleri etrafında sürdürüldü. Halk komiteleriyle belediyenin ilk icraatı düzen partilerinin çare bulmayı düşünmedikleri çamurlu yolları düzeltmek oldu. Düzenlenen “Çamura Son” kampanyasıyla halkın bu sorunu bir haftada çözüldü.

Bu süreç incelendiğinde görülecektir ki Fatsa halkının devrimcilere yönelmesi ve bu deneyimin yaratılması esasında burjuva düzenin en küçük hücrelerine kadar içine düştüğü iflasın bir sonucudur. En temel gündelik sorunların burjuva düzen partilerinin elinde daha da laçkalaşması ve giderek artan faşist saldırılara örgütlü bir tepki koyma ihtiyacı, halkın devrimcilere daha da yakınlaşmasının önünü açtı. Fatsa'da devrimcilerin geniş bir kitle desteği kazanması ve çalışmalarını bu desteğin getirdiği meşruiyetle yürütmesi, burjuva düzen partilerinin temsilcilerini dahi birlikte davranmaya zorladı. Oluşturulan halk komitelerine AP, MSP ve CHP üyelerinin de katılması bu durumun ifadesidir. Bununda ötesinde Süleyman Demirel'in gazetecilere “Çorumu bırakın Fatsa'ya bakın.” dediği günlerde AP'nin Fatsa ilçe başkanının “Huzur içinde Fatsa'lı kardeşlerimizle yaşıyoruz.” ifadesi ve MSP ilçe başkanının "Fatsa'da ateş ile barut yok. Böylesi huzurlu bir ortamda olay çıkarmak niye?" sözleri olayın meşruiyetini kanıtlar niteliktedir.

Elbette, eşyanın tabiatı gereği Fatsa egemen sınıfların canını sıkmaya devam ediyordu. Fatsa hakkında yayılan efsaneler yapılacak operasyonlara zemin hazırlamak için gazete sayfalarını doldurmaya başlıyordu. Egemenlerin sıkıntılarının tercümanı olma ve yapılacak saldırının sinyallerini verme görevi Başbakan Süleyman Demirel'e bırakılmıştı. Demirel, Fatsa üzerinden yaydığı yalanlarla toplumu Fatsa'ya düzenleyecekleri operasyona hazırlıyordu. Nitekim çok geçmeden devlet Fatsa'yı ezmek için harekete geçti. 11 Temmuz 1980'de maskeli faşist muhbirlerin, polisin ve askerin katıldığı “Nokta Operasyonu” gerçekleştirildi. Operasyon sonrasında on binlerce insan tutuklanarak işkenceden geçirildi, insanlar sokak ortalarında katledildi.

FATSA DENEYİMİNİN EKSİKLERİ VE SINIRLARI

Fatsa operasyonu yöreyi kontrol eden Devrimci Yol tarafından deyim yerindeyse tam bir sessizlikle karşılandı. Devlet Fatsa'yı tereyağından kıl çeker gibi düşürmeyi başardı. Egemen sınıflar, dönemin en kitlesel örgütü olan Dev-Yol'u darbe öncesinde denemişler ve gerekli sonuçları çıkarmışlardır.

Tarihte sınıf mücadelesinin yükseldiği birçok dönemeçten geçtik. Ancak şu gerçek açık bir şekilde tarihe kazınmıştır: Sınıf mücadelesinin, işçi sınıfının devrimci atılımların sınırlarını belirleyen en önemli olgu devrimci önderliktir. Nasıl Türkiye'de 70'li yıllarda yaşanan mücadele çok sınırlı düzeylerde düzen için bir tehdit haline geldiyse ve bunun sorumluluğunu devrimci hareketin yanlışlarında arıyorsak, aynı durum Fatsa için de geçerlidir. Marksizmin en temel gerçeklerinden birisi Fatsa'da devrimcilerin karşısına dikilmekte gecikmemiştir. Sadece yerel bir yönetim anlayışı üzerinden hareket eden, çözülmesi gereken meseleleri sadece insanların gündelik yaşam sıkıntıları düzeyinde ele alan ve kapitalizmin, burjuva devlet aygıtının tasfiye edilmediği müddetçe karşısına dikileceğini göremeyen bakış açısı Fatsa'da iflasını ortaya koymuştur.

Geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde yapılan birçok panelde Fatsa'nın ikinci bir Paris Komünü olduğu yolunda benzetmeleri sıkça işitmiştik. “Fatsa'daki belediye başkanlığını aldığımızda devletin tüm kurumları var orada. Kaymakam var, polis var, bankalar var, jandarma var ama halk meclisleri de var; belediye meclisi, belediye encümeni de var. Ama bütün kararlar halk meclisinde alınmış, bunların uygulanması belediye tarafından halk meclislerinin denetiminde yürütülüyor. O günkü koşullarda iktidar mıyız, tam bir iktidar olduğumuzu söyleyemeyiz, devlet her şeye hâkim mi, onu da söyleyemeyiz.” (Sedat Göçmen, Fikri Sönmez Anma Etkinliği, 4 Mayıs 2009) ifadeleri aslında Fatsa'nın neden Paris Komünü ile mukayese edilemeyeceğini ortaya koyuyor. Mesele, Fatsa'nın küçük bir ilçe Paris'in milyonluk bir kent, Fransız işçi sınıfının ve ülkenin kalbi olması değil. Aradaki temel fark, Paris Komünü'nde işçi sınıfının, Fatsa'dakinden farklı olarak, burjuva devlet aygıtını zor yoluyla ortadan kaldırmış olmasıdır. Yani tam bir iktidar söz konusudur. Komünarlar iktidara oy pusulaları üzerinde değil, vuruşarak, düzenle çarpışarak gelmişlerdir ve aynı şekilde vuruşarak çarpışarak yenilmişlerdir. Oysa, Fatsa'da direniş olmamış, tek bir kurşun atılmamıştır. Fatsa'da zor yoluyla belki faşist çeteler dağıtılmıştır ama burjuva devlet aygıtı olduğu gibi durmaktadır. Antifaşist bir duruşun ötesine geçilememesi maalesef Fatsa'nın temel gerçekliği olmuştur. Bu, göz önüne alındığında Fatsa'nın neden bir Paris Komünü olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.

1970'lerde egemen sınıfların devreye soktuğu baskıların, katliamların, provokasyonların temel amacı düşünüldüğünde Fatsa'da tarihe iz bırakacak bir direnişin yaşanılmasının güçlü bir moral kaynağı yaratacağı ortadadır. Egemen sınıflar 70'li yılların ortalarından itibaren işçi sınıfı mücadelelerinin kökünü kazıyacak bir askeri darbenin zeminini yaratmaya girişmişlerdir. Bunun için kullandıkları en önemli araçsa faşist saldırılar ve burjuva devletin bizzat rol oynadığı provokasyonlardır. 1 Mayıs 1977'de 37 işçinin öldürülmesi, 16 Mart 1978 Beyazıt Katliamı, Alevilere yönelik yapılan Maraş ve Çorum katliamları, Bahçelievler katliamı, DİSK Başkanı Kemal Türkler'in öldürülmesi ve düzenlenen suikastler, provokasyonlar toplumu demoralize etmek, bir otoriteye duyulan ihtiyacı körüklemek için yapılmış ve darbeye giden yolda birer köşetaşı oluşturmuşlardır. Bunlardan da önemlisi bir darbe karşısında devrimcilerin ve işçi sınıfının nasıl bir tepki koyacağını ölçmeyi amaçlamışlardır. Eğer işçi sınıfına önderlik eden sol unsurlar bu olaylar karşısında işçi sınıfının grevlerle, eylemlerle kitlesel mücadelenin içerisine taşımış olsalardı işçi sınıfının darbe karşısında da neler yapabileceğini ortaya koymuş olurlardı. Bunun yaşandığı bir örnek olarak 16 Mart katliamının ardından DİSK tarafından yapılan Faşizme İhtar Yürüyüşlerini ortaya koyabiliriz. Faşistler bile o dönemin tanıklıklarında neredeyse sokaklara çıkamayacak hale geldiklerini ve devrim olduğunu zannettiklerini ifade etmişlerdir. Maalesef CHP, TKP ve DİSK bürokrasisi faşizme ihtar eylemlerini durdurmuşlardır. Bu durumun Fatsa'yla ilgili kısmı da aynı sonuca ulaşmaktadır. Eğer Fatsa'da bir direniş ortaya konulabilseydi, egemen sınıflarda bir özgüven bunalımı yaratılabilir ve 12 Eylül'de darbeciler işlerini tereyağından kıl çeker gibi halledemeyebilirlerdi. Ama bu durumun mevcut haliyle bir sınırı olduğunu ortaya koymamız gerekmekte. Eğer Devrimci Yol, Fatsa'da direniş örgütleyip bunu da ülke sathına yaymayı göze alabilecek iradeye sahip olsaydı bile antifaşizm, demokrasi, bağımsızlık vb. söylemlerin ötesine geçemeyen, proleter devrimcilikten, Bolşevizmden, enternasyonalizm ve komünizmden uzak bir programatik duruşla burjuva sınırların aşılamayacağı ortadaydı. Dev-Yol popülizmi ile oldukça benzer olan ama çok daha ciddi işler yapmış olan Nikaragualı Sandinistler'in deneyimleri ne anlatmak istediğimizi güzel bir şekilde ifade ediyor.

Bugün varlığını geçmişin romantizmi üzerinden sürdüren ve o dönemin hareketinin uzantıları olan siyasal unsurlar açısından Fatsa bir güzellemeden ibaret kalmaktadır. Ancak, Devrimci Marksistler geçmişin hatalarının sorgulanmaması durumunda aynı hataların tekrarlanacağını bilirler. Reformist unsurlar açısından zaten öyle de olmaktadır: Onlar için bir ilçede belediye başkanlığının kazanılması yeni bir Fatsa yaratmak için yeterlidir. Sınıf mücadelesinden hiçbir şey anlamamış olanlar Hopa'da belediye başkanlığını ÖDP kazandığında yeni Fatsalardan dem vuruyorlardı. Ne oldu? Hiçbir iz bırakamadan bir sonraki seçimde belediye başkanlığını CHP'ye devrettiler. Akıldan çıkarılmamalıdır ki Fatsa'yı yaratan şey işçi sınıfının tüm ülkede düzene meydan okuması ve yeni bir toplum isteğini dışavurmasıdır. Fatsa'nın ikinci bir Paris Komünü olmamasının nedeni ise Fatsa'da burjuva rejimin tüm kurumsallığıyla varlığını sürdürüyor oluşudur, yani burjuva düzen hiç de yıkılmamıştır. Bu durumun arkasında da Fatsa deneyimine önderlik eden siyasal anlayışın burjuva düzeni hiç hedeflememiş olması yatmaktadır.