G20'ye Çıkar Çatışmaları Damgasını Vurdu

(01.07.10)

Küresel kapitalizmin temsilcileri 27 Haziran'da Kanada'da G8 ve G20 toplantıları için buluştular. Krizden çıkış yollarının arandığı toplantıya ülkeler arası çıkar farklılıkları ve görüş ayrılıkları damgasını vurdu. Devlet başkanlarının ekonomik krizden çıkış konusunda iyimser konuşamadıkları ve yükselişin kırılgan yapısından, süreksizliğinden dem vurdukları gözüktü.

Krize düşen ülkelerde devletlerin devasa kaynaklar ayırarak batmakta olan bankaları finanse etmesiyle ekonomide genel bir yükseliş dönemine girildiği yanılgısı oluşmuştu. AB ülkelerinin içine düştükleri borç krizi ise devlet finansmanının olağanüstü bütçe açıkları doğurduğunu ve bu sorunun patronlar açısından tek çözümünün de işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına saldırmakta olduğunu gösterdi. Devletin artık bankaları finanse edemeyecek bütçe açıklarına kavuştuğu bu dönemde finansal krizin tekrar şiddetle kendisini hissettirmesi bekleniyor.

G20 zirvesine ise Almanya'nın başını çektiği AB ülkeleriyle ABD arasındaki çekişme damgasını vurdu. Bütçe açıklarını azaltmak için “kemer sıkma” parolasıyla 2015'e kadar 80 milyar dolar getirecek tasarruf paketini meclisten geçiren Almanya'da hükümet işçi haklarına saldırma konusunda diğer AB üyesi ülkelerin hükümetlerine de örnek oluyor. Almanya'nın bütçe açığını kapama planlarına karşı ABD diğer tarafta yer aldı. Obama'ya göre tasarruf paketleriyle tüketimin azaltılması ekonominin büyümemesi demek. Ancak Obama'nın asıl derdi kemer sıkma politikaları sonucunda tüketimin azalmasıyla ABD ihracat pazarlarının daralması ve bunun da ABD çıkarlarına ters düşmesi. Nitekim George Soros da verdiği demeçlerde Almanya'nın politikalarını eleştirdi, ve korumacılıkla artan milliyetçiliğin tehlikelerinden dem vurdu. Kapitalistlerin bu yakarışlarına aslında hiç de yabancı değiliz. Kriz kapıya dayandığında kendi kabuğuna çekilip yarasına merhem bulma ümidiyle korumacı önlemlere başvuran patronlar habire birbirlerini milliyetçiliği azdırmakla suçlarlar. Soros'un yakarışları da bu bağlamda ele alındığında ABD'nin, Çin yuanının revalüe edilmesi, Çin'in iç pazara yönelip ihracatını kısması, çevre ülkelere tüketimi artırma hususunda yaptığı baskıların Amerikan ulusal çıkarlarını korumaya yönelik önlemler olduğu görülecektir. ABD ve AB ülkelerini karşı karşıya getiren bir diğer tartışma da banka sermayelerinin devlet denetimine daha fazla tabi olması hususunda yaşandı. ABD mali kuruluşlara ek vergiler getirilmesine karşı çıktı. AB ülkeleri ise bütçe açıklarını azaltmak için bunu şart görüyor.

Toronto kentinde yapılan toplantılara devlet terörü de damgasını vurdu. G8 ve G20 toplantıları, “demokrasinin yüz akı” olarak sunulan ülkelerde ne zaman yapılırsa yapılsın, göstericilerin demokratik eylem hakkına karşı saldırıya geçen polis, bu demokrasi mitini her seferinde yerle bir ediyor. Toronto'da da zirveleri protesto eden onbinlerce eylemciye polis gaz bombalarıyla, coplarla ve plastik mermilerle saldırdı. 600 kişi gözaltına alınırken birçok kişi de yaralandı. Kapitalizmin temsilcilerini protesto etmek isteyen eylemcileri dağıtma amacında olan polisle birçok yerde çatışma yaşandı. Polis arabalarının yakılmasıyla, McDonalds, Starbucks gibi şirketlerin işyerlerinin hedef alınmasıyla şehir savaş alanına döndü. Kanada hükümetinin güvenlik önlemleri için tam 1.2 milyar dolar harcadığı söyleniyor.

Sonuç olarak G20 zirvesi farklı güç odaklarının önemli iktisadi sorunlarda ayrılıklar yaşadıkları, krizden çıkış yolunda üzerinde mutabakata varılmış bir planın çıkmadığı bir toplantı oldu. Herkesin farklı telden çaldığı toplantıya ülkeler arası çıkar çatışmaları damgasını vurdu. Hal böyle olunca da G20 toplantısı sadece diplomatik görüşmelerin yapıldığı ve herkesin kendi kafasına göre çalıp oynadığı bir toplantı olarak kaldı. Önümüzdeki süreçte krizin yeni bir aşamasına girilmesi beklenirken Avrupalı emekçiler de hükümetlerin tasarruf planlarına karşı eylemlere gitmeye, grevler örgütlemeye hazırlanıyorlar. Yunanistan hala eylemler ve grevlerle sarsılıyor. Yakın zamanda Portekiz'de de genel grev gerçekleştirilecek. Bunun yanında İspanya'da, Almanya'da düzenlenen gösteriler, sendika bürokrasisinin uyuşukluğuyla 29 Eylül gibi geç bir tarihe alınan “Avrupa Eylem Günü”nün mücadeleyi uluslararası platforma taşımak için yarattığı fırsat, krizin ulusal bir sorun olmadığını ve patronların dünya çapında işçilerin haklarına karşı saldırıya geçtiklerini gösteriyor.