Türkiye Büyük Sermayesinin Gelişimi - 3

V. Umut Arslan - (28.06.10)

1950'lerin ikinci yarısında giderek yoğunlaşan rejimin ekonomik ve siyasi bunalımı 27 Mayıs askeri darbesiyle giderildi. Daha önce değinildiği gibi DP'nin kendi yöneticilerinin de sınıfsal orijini olan ticari ve tarımsal burjuvazi lehine uygulamaları, dünyada gelişen sanayi odaklı birikim modeline mesafeli duruşu, DP iktidarının egemen sınıf katındaki desteğinin hızla erozyona uğramasına, bu da DP'nin üzerine bastığı zeminin hızla kaymasına sebep olmuştu. Neticede Türkiye büyük sermayesinin temel taşları, askeri darbe seçeneğine yöneldiler. Uluslararası durumun da askeri darbe için elverişli olduğu bir ortamda beklenen oldu ve askeri darbe egemen sınıfın geniş bir bölümü ve orta sınıfların desteği ile gerçekleştirildi.

Askeri rejimin ilk dönemlerdeki kafası karışık hali, net bir programının olmaması durumu fazla uzun sürmedi. Daha radikal beklentiler içinde olan alt rütbeli sağ ve sol radikaller cuntadan tasfiye edildiler. Böylelikle cuntanın kapısını araladığı yeni dönemin temel özellikleri netleşmiş oldu. Her ne kadar Kemalizm ile malul sol çevreler, 27 Mayıs'ı ilerici bir hamle olarak varsaysalar da yeni dönemin ekonomik politikaları, Türkiye büyük sermayesinin ve uluslararası tekellerin istediği yöndeydi.

Sanayileşmenin Mahiyeti

Türkiye emekçi sınıflarından gasp edilenler bu dönemde sanayileşmeye hasredilecek ve kapitalist sanayileşme bu dönemde atılım yapacaktı. Sanayileşmeye verilen önem birinci 5 yıllık kalkınma planında çok net olarak görülür. Devlet kaynakları, sanayileşmenin alt yapısını kolaylaştıracak yatırımlara yoğunlaştırılır. Söz konusu sanayileşme stratejisi, adına ithal ikamecilik denen bir dolandırıcılık usulüdür. İthal ikameciliğin temel mantığı daha önceleri mamul mal olarak ithal edilen ürünleri yurt içinde üretmektir. Diğer taraftan, Türkiye kapitalizmi kendi kaynakları ile ne gerekli sermaye birikimine, ne teknolojiye ne de insan kaynağına sahiptir. Bu yüzden söz konusu sanayi atılımı montaj sanayisi ile sınırlıdır. Yani teknoloji dışarıdan ithal edilir, ara mallar, makineler kimi durumda da insan kaynağı hepsi ithaldir. Geriye kalan sadece dışarıdan alınan bu üretim unsurlarının yurt içindeki montaj fabrikalarında birleştirilmesidir. Bunun anlamı dayanıklı tüketim malları ve otomotiv sanayinin montaj kısmı yurt içinde gerçekleştirilecektir.

Bu dönemki sanayileşme kendi yeniden üretimini gerçekleştiren, kendi dinamiğini yaratan bir sanayileşme hamlesi hiç olmadı. Hammadde, kalifiye emek gücü, gerekli teknoloji ve finansmanla ara malı ve makine üretebilen, mamul malların satışını iç ve dış pazarda kitlesel olarak gerçekleştirebilen, kısacası kendi kendine ayakta durabilen bir sanayi rejimi asla var olmadı.

Türkiye kapitalist sınıfları yine en zahmetsiz ve en kestirme yoldan “işlerine” baktılar. Önceki dönemlerde bu unsurlar devletten ithalat tekeli hakkına sahiptiler. Böylelikle, ithalatını gerçekleştirdikleri malları iç pazarda rekabetten özgür olarak çok yüksek kar marjlarıyla satabiliyorlardı. Kapitalistler, bu dönemdeyse belirli malul malların montajını yapıp satma tekeline sahiptiler. Montaj sanayisi için gerekli ara malı ve sermaye mallarının ithalatı sadece belirli kapitalistlere özel izne tabi olarak veriliyordu. Üstelik bu malların toptan dağıtımını ve perakendeciliğini de kendileri yaparak aşırı karlar elde ediyorlardı. Böylelikle Türkiye kapitalist sınıfları sadece sanayide değil buradan finans alanına da sıçrayarak tekelci bir yapılanma içine girmiştir. Koç, Sabancı, OYAK, Eczacıbaşı gibi büyük holdingler bu dönemin vurgunları ile semirmişlerdir.

Yine bu noktada yabancı sermaye ile yerli sermaye arasındaki büyük işbirliğinden söz etmek gereklidir. Örneğin belirli iki büyük kapitalist için otomobil montaj yapma ve bunu iç pazarda satma tekeli veriliyordu. Bu iki grup biri İtalyan, diğeri Fransız büyük otomobil üreticileri ile anlaşma yapıyorlardı. Buna göre bu iki grup kurdukları montaj fabrikalarında İtalya ve Fransa'dan ithal ettikleri teknoloji, ara malı ve makine ile bu otomobillerin montaj işini yapıyorlardı. Sonra da bu otomobiller iç pazarda fahiş fiyatlarla satılıyordu. Dolayısıyla Türkiyeli bu iki kapitalist grupla Fransız ve İtalyan devleri artı değeri birlikte paylaşmış oluyorlardı. Yabancı şirketlere patent hakkı için büyük bedeller ödeniyordu. Sonrasında Türkiye'ye sürekli olarak ara malı, teknoloji ve makine satan bu dev tekeller Türkiye pazarında tekel konuma erişmiş oluyorlardı. Yani, aslında tek kuruş yatırım yapmadan büyük bir pazarı sömürme ve sektörü tek başına elinde tutma şansını elde etmiş oluyorlardı.

Emekçi sınıfların nasıl soyulduğunun bir örneği de montajı yapılan bu malların fiyatlarlarının OECD ülkelerine kıyasla çok daha yüksek olmasıdır. Rekabetin olmadığı, fiyat serbestinin var olduğu bir ortamda burjuva devlet, Türkiyeli kapitalistler ve uluslararası ortakları emekçi sınıfları soymuşlardır. Şöyle ki bu yüksek fiyatın bir kısmı devletin söz konusu malların satışından aldığı yüksek vergilerden bir kısmı uluslararası şirketlerin sattığı hammadde ve ara malların fiyatının yüksekliğinden geri kalan kısmı da Türkiye'deki kapitalistlerin elde ettiği aşırı kardan kaynaklanıyordu. Bunun yanı sıra KİT'lerde üretilen mallar maliyetinin çok altındaki fiyatlarla özel sektöre veriliyordu. Ayrıca, yerli sermaye devlet kaynaklarından çok düşük faizlerle kredi elde edebiliyordu. Böylelikle emekçi sınıflardan alınan vergiler dolaylı biçimde tekrar kapitalistlere havale ediliyordu.

Toplumsal Doku Hızla Dönüşüyor

Kapitalistler cephesinde bunlar yaşanırken emekçi halk için 1960'lı yıllar yaşamlarından büyük dönüşümlerin başlayacağı yıllar oldu. Sanayileşmenin yarattığı iş imkânları kentlere doğru büyük bir göç dalgası yaratırken geleneksel ilişkiler hızla çözülmeye başladı. Köylülük bugün de halen son demleri devam eden tarihsel gerilemesine başlarken, proleterleşen milyonlar kentlerin kıyısında sömürü düzenini tehdit edecek büyük bir potansiyel enerji olarak birikmeye başladılar. İthal ikameciliğe yaslanan sanayileşme kendini yeniden üretip genelleşecek dinamiklere sahip olmadığı için kitlesel göçün beraberinde getirdiği iş talebine asla cevap veremedi. Bu yüzden kitlesel işsizliğin yanında enformel sektörlerdeki geçici ve güvencesiz çalışma çığ gibi büyüdü. Bunun neticesinde yüz binlerce insan Avrupa kapitalizminin emek gücü ihtiyacını karşılamak üzere göç etmek zorunda kaldılar. 1970'lere gelindiğinde bu sayı milyonlara ulaşacaktı. Sanayileşmeden elde edilen artı değer tekrar buralara aktarılmamış; bu da işsizliğin çığ gibi büyümesinde ve neticede de ülke içinde ve dışarıya yapılan göçlerde büyük artışlar oluşmasına neden olmuştur. Büyük kentlere akın akın devam eden kitlesel göçün doğal sonucu konut problemiydi ve Türkiye egemen sınıfının bu soruna cevabı gecekondulaşma oldu. Göçün beraberinde getirdiği kentleşme ve konut sorununa cevap verme yeteneği olmayan Türkiye kapitalizmi kamu arazileri üzerine yapılan derme çatma yapılara göz yummakla kalmadı, gecekondulaşma sürecini dolaylı şekilde destekledi. Böylelikle milyonlarca emekçi derme çatma yapılarda, alt yapı olanaklarından tamamen yoksun olarak, tümüyle sağlıksız çevresel şartlar içerisinde yaşamaya mahkûm oldu. Kapitalistler için gecekondulaşmanın anlamı sadece kentleşme ve konut sorunu masraflarından kurtulmak olmadı ayrıca artık “ev sahibi” olan emekçilerin kira derdi olmadığı için patronlar ücretler üzerinde yukarı yönlü bir basınçtan da kurtulmuş oluyorlardı.

Artan toplumsal çelişkiler, bir araya gelen zıtlar toplumsal gerilmelerin yoğunlaşmasını beraberinde getirdi. İşçi sınıfının mücadelesi Türkiye tarihinde ilk kez başat siyasi aktör konumuna yükselirken, eşitsizliğe duyarlı gençlik kesimleri ve öğrenciler giderek daha radikalleştiler. Toplumsal devrim zillerinin çaldığını düşünen kapitalist sınıflar ABD destekli kontra güçleri devreye sokmaya, askeri darbeler örgütlemeye, dünyanın en büyük faşist çetelerinden birisini beslemeye kendilerini zorunlu hissettiler. 12 Mart 1971 darbesi egemen sınıfın 1960'da hesap edemeyerek hazırladığı demokratik haklar içeren 27 Mayıs Anayasasını devreden çıkardı.

İthal İkamecilik Çöküyor

Diğer taraftan 12 Mart darbesinin sınıf hareketini durdurabilmesi kısa bir süre için mümkün oldu. Emekçi sınıflar ve gençlik bu sefer çok daha güçlü bir şekilde geri geldi. Kapitalist ekonominin tıkanması sınıf hareketinin sıçramasında belirleyici oldu. İthal ikameci model dünya çapında patlak veren aşırı üretim bunalımının paralelinde iflas etti. Sanayiyi çevirecek ara malı ve hammadde ithalatı için sürekli bir döviz rezervine ihtiyaç vardı. Projenin ismi ithal ikamesi idi, ama aslında ithalata daha da bağımlı bir sanayileşme ve ekonomi gelişmişti. Oysa, kapitalizmin dünya çapındaki iflasının durumu daha da ağırlaştırması bir yana elde avuçta para kalmamıştı. Alınan borçların faizleri astronomik rakamlara ulaşmıştı, borçların çevrilebilmesi mümkün görünmüyordu. Sanayinin çarklarının dönmesi için gerekli sermaye malları, ara mallar ve teknolojiyi ithal etmek için gerekli döviz suyunu çekmişti. Demirel'in 5 cente muhtacız veciz deyişi bu gerçeği yansıtıyordu. Bütün bu durumda dünya çapında artan petrol fiyatlarının ağırlığı eklenince sanayi durma noktasına geldi. İthalatta ve üretimde yaşanan tıkanma sonucunda enflasyon büyük oranda tırmanma gösterdi. Ekonomi felç durumdaydı ve hemen hemen her türlü tüketim malzemesi için karaborsalar ve uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu koşullar altında giderek politikleşen emekçi sınıflar, düzenle bağlarını koparmış yeni bir gençlik kuşağı Türkiye kapitalizmi için alarm zillerinin çalması anlamına geliyordu.

Ekonomik bunalım, siyasi bunalımı körüklemişti. Burjuva partileri, toplumsal hegemonyayı sağlayamıyor, burjuva politik düzlem istikrarsızlık ve çalkantılar içerisinde sarsılıyordu. Bu durumda kapitalistlerin yapabildiği en iyi şey faşist terörü emekçi hareketine karşı saldırtmaktı. Böylelikle toplum sürekli terörize edilerek burjuvazi için tek çare haline gelen darbenin alt yapısı döşeniyordu.

TÜSİAD ve ABD

Türkiye sermayesinin tekelci gelişiminin bir merhalesi olarak İstanbul merkezli en büyük kapitalistler Nisan 1971'de sınıf mücadelesine daha etkili müdahalelerde bulunmak için TÜSİAD'ı kurdular. TÜSİAD, özellikle 1970'li yılların ikinci yarısında burjuva siyasal yaşamın tıkanması neticesinde süreçlere bizzat müdahil olmaya başlamıştır. Sözgelimi patronların isteklerine yeterince cevap veremeyen Ecevit hükümetine karşı açık bir savaş başlatmış, işi Mayıs 1979'da Ecevit hükümetinin düşmesi için gazetelerde ilan kampanyası başlatmaya kadar götürmüş ve neticede Ecevit başbakanlığındaki hükümetin düşmesinde önemli rol oynamıştır.

Burjuva yasal işleyişinden umudunu kesen TÜSİAD umudunu askeri darbe seçeneğine bağlamıştır. Tıkanmış olduğu ortada olan ithal ikameci model yerine IMF reçetelerinde de ısrarla vurgulanan dış pazara açılma, uluslararası sermaye ile entegrasyon ve bunun için işçi haklarının kırpılması, ücretlerin doldurulması gibi uygulamaları ancak işçi sınıfının tamamen ezilmesi ile yaşama geçirebileceklerini anlamışlardı. Bunun anlamı darbe idi. Bu noktada ABD devreye giriyordu, çünkü ABD'nin kontra yöntemler, derin devlet operasyonları, kirli savaş yöntemi ve askeri darbeler konusunda köklü uluslararası tecrübeleri bulunmaktaydı. 1960'lı yılların sonlarında ABD merkezli güçler Türkiye'de aktiflerdi ve güçlü bir faşist hareketi yetiştirmişlerdi. Türkiye egemen sınıfları bu açıdan ABD'ye bağımlı bir pozisyonda idiler. ABD açısından da Türkiye sola teslim edilemeyecek kadar önemli bir ülkeydi. Zaten, o dönemde Ortadoğu'daki iki kilit ülke Afganistan ve İran'ı kaybetmişlerdi. Bu durumda ABD için Türkiye'nin gerekiyorsa Pakistan ve Şili örneklerinde olduğu gibi en sert yöntemlere başvurularak mutlak suretle elde tutulması gerekiyordu. Ayrıca iktisadi anlamda da Türkiye ekonomisinin yapısının dönüşerek uluslararası sermayeye açılması gerekliydi. Bütün bunlar çerçevesinde ABD büyükelçisinin 12 Eylül darbesini Washington'a haber verirken “Our boys have done it- Bizim oğlanlar yaptılar!” ifadesini kullanması şaşırtıcı olamaz. ABD açısından 12 Eylül darbesinin bir anlamı da Türkiye'nin Ortadoğu'da stratejik etkin işbirliği pozisyonuna uygun hale getirilmesiydi.

Diğer taraftan, Türkiyeli kapitalistler ve uluslararası sermaye, 1970'li yılların devrimci atılımını görece rahat bir şekilde atlatmışsa bu, sadece, Türkiye sosyalist solunun yetersizliği ile, daha net bir biçimde söylersek Türkiye işçi sınıfına önderlik edecek bir Bolşevik örgütün olmaması ile açıklanabilir. Egemen sınıfların elbette ki kendi cephelerinden sürece müdahale çabaları olacaktır, diğer taraftan sınıf düşmanımızın gücünü asla büyütmememiz gerekir. Milyonlarca insanın kendisini devrimci saflara yönlendirdiği, kapitalist sistemin tel tel döküldüğü, radikal bir sınıf hareketinin geliştiği 1970'li yıllarda yenilginin hem de gerçek anlamda fiyasko niteliğindeki bir yenilginin faturası doğaldır ki sübjektif faktöre çıkarılmalıdır. Hiçbiri proleter sürekli devrim programına sahip olmayan, açık ihanetçisinden en maceracısına kadar bütün Stalinist yapılanmaların düzenin krizine devrimci alternatifler sunabilmesi mümkün değildi. Nitekim darbe günü geldiğinde nice umutlar bağlanan yapıların kumdan kale olduğu göründü.

Neoliberalizme Geçiş

İthal ikameci modelin çöküşüne çare olarak dünya kapitalizminin efendileri neoliberal politikaları uygulamaya soktular. Kapitalist dünya ekonomisinin bu son bunalımına cevap olarak emperyalizm sermayenin kaynak sorununu emekçi sınıflardan gasp edilenlerle çözmek yoluna gittiler. Buna göre, ulusal pazarlar birleştirilmeli, üretim uluslararası bir karakter kazanmalı ve dev tekeller bir ülkeden diğerine kar için hareket edebilmeliydi. Bunun için de müdahaleci-düzenlemeci anlayıştan liberal piyasacı anlayışa geçmek gerekiyordu. Bunun yanı sıra örgütlü işçi sınıfının direnci kırılmalı, patron-işçi ilişkisi sil baştan sermaye lehine tanımlanmalıydı.

Yani, yeni bir emek-sermaye ilişkisi tanımlanıyor, egemen sınıf ulusal ve uluslararası arenada kendi saflarını yeniden düzenliyor, eskiyen teknolojiler saf dışı bırakılarak, daha genişlemeci ve dinamik yeni ürünler, üretim teknolojileri ve yönetsel-idari uygulamalar devreye sokulmaya çalışılıyordu.

Bu, dünyanın her yerinde büyük dirençlerle karşılaştı. T.Özal'ın, Demirel'in başbakanlığında ABD'den gelerek Türkiye'de uygulamaya sokmaya çalıştığı 24 Ocak kararlarının uygulanması, işçi sınıfının muhalefeti nedeniyle mümkün olmadı. Bu programı ancak bir darbe uygulamaya sokabilirdi.

12 Eylül darbesi, TÜSİAD'ın yıllardır can attığı ama uygulayamadığı neoliberal ajandayı hayata geçirecek ve bu da işçi sınıfı adına büyük bir yıkım anlamına gelecekti. Yavaş yavaş ithalat serbest hale getirilirken esnekleştirme, düzensizleştirme, ihracata dayalı büyüme devreye sokulmak istendi. Neoliberalizmle birlikte işçi sınıfının kazanımları kapitalistlere transfer edildi. Özelleştirmeler, taşeronlaştırma, esnek çalışma, düşen ücretler, gasp edilen haklar, kapatılan sendikalar vb. bunun yolları oldu.