Eşitsiz ve Bileşik Gelişme Yasası
İnsanlık tarihine damga vurmuş, tarihsel gelişime hükmeden bir yasadır eşitsiz gelişme yasası. Tarih hiçbir zaman uluslar, topluluklar için düz bir çizgi şeklinde ilerlemedi. İlk insanlar işe avcılık yaparak, balık tutarak ya da yaban bitkileri toplayarak başladılar. Sonra bazıları tarımı buldu. Ama hepsi değil. Örneğin Eskimolar ya da Amerika kıtasındaki bazı yerliler tarımı bilmiyorlardı. Bazıları tarımı bilseler de göç ettikleri yerlerde avcılık yapmak daha verimliydi onlar için ve böylece vazgeçtiler tarımdan. Ama tarımı geliştirip, sulamalı tarımı bulacak olanlar çok daha avantajlı olacaklardı. Ama her tarımcı sulamalı tarım yapmadı, bazıları yaptı. Uygarlığın gelişmesi ve sınıfların ortaya çıkması bu topluluklarda vuku buldu; Mısır'da, Çin'de, Hindistan'da, Mezopotamya'da. Krallar ve tebaası, köleler ve sahipleri, serfler ve toprak ağaları, derebeyleri bunlardan sonra ortaya çıktı. Her topluluk içine sıkıştığı coğrafyada kimi zaman kendi yağında kavruldu, kimi zaman savaşlarla, göçlerle gelişen süreçlerde başkalarının yağıyla kavruldu. Ticaret ve zanaatkârlık doğdu, gelişti, küçük ve sınırlı coğrafyalar içinde önem kazandı. Her topluluk az çok ticaret de yaptı, zanaat da. Ancak bunları yapanların içinde siyasal, tarihsel ve coğrafi koşullar en fazla Avrupa'dakiler için uygundu. Burada sanayi doğdu. 1600'lere kadar Avrupa'nın kenarında pek de zengin olmayan bir ada olan İngiltere, sanayinin gelişiminde müthiş bir sıçramanın olanaklarına sahipti. Ve böylece, kapitalizm tarih sahnesine çıktı. Önce Avrupa'yı sarstı, sonra Amerika kıtasında kendi yağında kavrulan kabileleri, sonra Hindistan'ı, Latin Amerika'yı, Ortadoğu'yu, Asya'yı, Afrika'yı ve bütün dünyayı.
Birbirinden habersiz, farklı coğrafyalarda farklı üretim biçimleriyle, farklı siyasi örgütlenme tipleriyle geçinip giden insanlığı farklı aşamalarda ansızın yakalayıverdi kapitalizm. Birbiriyle ilişkisiz, farklı coğrafyaları müthiş bir dönüşüme tabi tuttu, onları birbirine yaklaştırdı. Çağlar boyunca gelişim hızları, biçimleri, kültürleri eşitsiz bir şekilde gelişmiş olan toplulukları ansızın yakalayan kapitalizmin en önemli özelliği bütün dünyayı olağanüstü bir hızla parçalayıp kendi tarzında dönüştürmeye girişmesiydi. Çünkü kapitalizm kendisinden önceki ekonomik sistemlerden farklı olarak durağan, bölgesel ya da kültürel olarak sınırlanamazdı. Onun karakteristik özelliği, sürekli olarak yayılmak zorunda olması, yeni mecralara girmek ve orada bulduklarını kendi mali ilişkiler sistemine göre biçimlendirmek zorunda olmasıydı. Fetihlerle, yeni kıtaların keşfedilmesiyle, yerli halkların yok edilmesiyle, yeni coğrafyaların talan edilmesiyle bu süreç gelişti.
Ancak “kapitalizm, kendine miras kalmış eşitsizliği, kendi araç ve yöntemlerini yürürlüğe koymak suretiyle parçalayıp değişikliğe uğratarak, onun üzerinde ancak tedricen hâkimiyet kazanır.” Yani kapitalizm bu büyük dönüşümü hem çok büyük bir hızla hem de dünya çapında gerçekleştirmeye çalışırken karşılaştığı engeller vardı. Yine de bunların üzerinde hâkim olması için elinde kapitalizm öncesi bütün ekonomik sistemlerden daha güçlü bir üretim tarzı vardı. Ancak bu hâkimiyet süreci, yani dünyanın kapitalistleşmesi süreci tedricen ve çok değişik biçimlerde gerçekleşti. Örneğin, Afrika ülkeleri veya Hindistan sömürgeleştirilirken; Osmanlı, İran, Çin gibi güçlü bir merkezi otoriteye sahip devletler yarı-sömürge haline getirildiler. Bakir ABD topraklarında ya da Avustralya kıtasında ise kapitalizm görece daha serbest bir şekilde gelişti. Kültürel dönüşümler de çok değişik, sancılı süreçlerden geçti.
Sonunda diyebiliriz ki, 20. yüzyılla birlikte dünyanın neredeyse bütün gözenekleri kapitalizmin kayıtsız şartsız egemenliği altına girdi. Örneğin İngiltere'nin en önemli sömürgesi olan Hindistan, bağımsızlığını kazandıktan sonra, 60 yıl içinde İngiltere ekonomisiyle âşık atacak bir düzeye erişti. Ya da 1800'lere kadar Kızılderililerin ve yerlilerin yaşadığı bakir ABD topraklarından ekonomik ve siyasi bir dev ortaya çıktı. Ya da 1950'lerin en büyük tarımsal nüfusuna sahip Çin, bugün dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda ilerliyor. Örnekler çoğaltılabilir.
Ancak kapitalizm, bir yandan geçmişten devraldığı eşitsizliği kendi tarzında parçalayıp en ileri ve en geri ülkelerin ekonomik ve kültürel düzeylerini gittikçe birbirine yaklaştırırken, diğer yandan kullandığı anarşik yöntemlerle kendi eserini baltalamaya devam etti.
İşte eşitsiz ve bileşik gelişme yasası dediğimiz kavram bugün kapitalizmin yarattığı bu iki başlı dönüşümü anlatmak için kullanılmaktadır. Emperyalizmle birlikte evrenselleşen bir sistem olarak kapitalizmin bir başı “tekil ulusal ve kıtasal birimleri, emsalsiz derecede daha hızlı ve daha derin bir şekilde tek bir varlık halinde birbirine bağlar; bunları en yakın ve yaşamsal şekilde birbirine bağımlı kılar; ekonomik yöntemlerini, toplumsal formlarını ve gelişme derecelerini daha benzer hale getirir”. Buna bileşik gelişme diyebiliriz. Ancak kapitalizmin öbür başı “bu ‘hedefe' öyle çelişkili yöntemler, öyle kaplanvari sıçramalar ve geri ülkeler ve bölgeler üzerine öyle saldırılarla erişir ki, yol açtığı dünya ekonomisinin birleşmesi ve eşitlenmesi, yine onun tarafından, önceki çağlara göre daha şiddetli ve kıvrandırıcı şekilde bozulur”. Bu da kapitalizmin kendi tarzında özgünleştirdiği eşitsiz gelişme yasasıdır. Ülkeleri ya da bölgeleri (örneğin Türkiye'nin doğusu ve batısı gibi) birbirinin karşısına koyarak, sanayinin bir kolunu diğerinin karşısına çıkararak dünyayı dönüştüren kapitalizm “dünya ekonomisinin bazı parçalarını geliştirirken diğerlerinin gelişmelerine engel olup geriye savurur.” Ancak kapitalizmin yerle bir edilmesi ve sosyalist bir dünyanın yaratılması bütün eşitsizliklerin nihai çözümü olacak, dünyanın her köşesini bütünsel bir gelişmeyle yaşanılabilir kılacaktır.