Küreselleşme ve Ulus-Devletler

Fikret Seyhan - (21.06.10)

Geçmişe dönüp kapitalizmin ilk tohumlandığı döneme bakılırsa, ortaya çıktığı coğrafyanın sınırlı olduğunu görürüz. Ancak, eski toplumsal yapıları görülmemiş bir hızla çözen, tarihin binlerce yılda aldığı yolu birkaç yüzyıla sığdıran kapitalizm doğduğu sınırların dışına taşma eğilimini ilk dönemlerinden itibaren gösterdi. Marks ve Engels'in Komünist Manifesto'da ifade ettiği gibi: “Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hâlâ da her gün yıkılıyorlar... Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz... Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor... Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.” Ancak burjuvazi kendisini yabancı kapitalistlerle rekabetinde ayrıcalıklı kılacak ulusal sınırların varlığına ihtiyaç duydu. Kapitalizmin ilk dönemlerinde ulus devletlerin şekillenmesi bu amacın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Burjuvazinin doymak bilmez kâr hırsı, yeni pazar arayışları onları ulusal sınırlar dışında sömürgeler elde etmeye zorladı. Bugünün emperyalist-kapitalizminin oluşumunda böyle bir sürecin rolü büyüktür. Yani son yirmi yıldır dillerden düşmeyen ve yeni bir keşifmiş gibi öne sürülen “küreselleşme” kavramı kapitalizmin ilk dönemlerinden itibaren genlerinde bulunmaktadır.

“Küreselleşen” Kapitalizm Ulusal Sınırları Ortadan mı Kaldırıyor?

Küreselleşme söyleminin çarpıttığı olgulardan birisi de ulus devlet konusuydu. İddialara göre artık ulusal sınırlar tamamen geçerliliğini yitiriyor, kapitalizm sınırsız bir dünya etrafında insanlığı birleştiriyordu. Esasında var olan gerçeklik şu: Küreselleşme dediğimiz kavram ulus devletleri değil, sermayenin küresel dolaşımının önündeki engelleri kaldırıyor. Ulus-devletlerin gerçekliğini yitirdiğini düşünen Negri, “İmparatorluk” adlı kitabında bu süreci şu şekilde açıklıyordu: “İmparatorluk ancak evrensel bir cumhuriyet, kapsayıcı, ve sınırsız bir mimariyle tasarlanmış bir iktidar yapıları ve karşıt dengeler ağı olarak görülebilir. İmparatorluğun yayılmasının emperyalist yayılmayla hiçbir ortaklığı yoktur ve fetih, yağmalama, katliam, halkları köleleştirerek sömürgeleştirme eğilimindeki ulus devletlere dayanmamaktadır. Bu emperyalizmden farklı olarak imparatorluk, iktidar yapısını genişletir ve pekiştirir... Nihayet, imparatorluğun gelişmesinin ve yayılmasının temelinde barış arayışının olduğu unutulmamalıdır.”

Kapitalist sömürünün emperyalist barbarlık aşamasında devrimle yıkılmadan barış getirebileceğine inanan ilk Negri değildi. Daha Birinci Dünya Savaşı öncesinde benzeri tartışmalar Kautsky ve Lenin arasında yürüyordu. Kautsky, kapitalist sistemin tek bir dünya tröstü etrafında birleşip yeryüzünü “barışçı” bir şekle büründüreceği bir ultra-emperyalizm teorisi ortaya atarken, Lenin kapitalizmin bünyesine işleyen rekabet olgusu nedeniyle savaşsız yapamayacağını, barışın ancak düzenin tamamen tasfiyesiyle mümkün olacağını söylüyordu.

Bugün ulus devletlerin ortadan kalkmasının önünde bizzat kapitalizmin kendi içindeki çelişkiler durmaktadır. Ulus devletlerin ortadan kalktığını savunanların argümanlarının başında kapitalist tekellerin çok uluslu karakterleri gelmektedir. Bu şirketler, küresel kapitalizmi geçmişte olmadığı kadar kontrolleri altında tutmaktadır. Ancak, bu şirketlerin neredeyse tamamı yatırımlarının ana gövdesini kendi ülke sınırları içerisinde yapmaktadır. 2002 yılında yayınlanan Dünya Yatırım Raporu'na göre en fazla dış yatırıma sahip olan ülkelerden 1. sıradaki General Electric'in satışlarının %65.6'sı, 2. Vodafone'un satışlarının %20.6'sı, 3. Sıradaki Ford'un %66.7'si, 5. Sırada bulunan General Motors'un %85.8'i, 31. Sıradaki Wal-Mart'ın %83.3'ü, ve 66. Sırada bulunan Mitsubishi'nin %85.8'i kendi ülkesinde gerçekleşmektedir. Ayrıca, 2001 yılında dünyanın en büyük 500 şirketinin toplam satışlarının %72'si kendi bölgelerinde gerçekleşmiştir. Rakamlara bakıldığında çok uluslu şirketlerin burjuva ideologlarının aksine ulus devlet sınırlarından fazla uzaklaşmadıkları görülmektedir.

Ancak, bu rakamlar şu konuda yanıltıcı olmasın: Bu şirketlerin gözleri her zaman uzak coğrafyalarda olacak ve onlar yeni pazarlar elde etmek, küresel hegemonyanın sahibi olabilmek için rekabet edecekler. Örneğin, bugün ABD'nin işgal ettiği Irak'ın petrolünün büyük kısmını ExxonMobil, Chevron gibi ABD'li petrol tekelleri ve Shell ve BP gibi İngiliz petrol tekelleri kontrol etmektedir. Bu durum elinde güçlü bir devlet aygıtı ve ordusu bulunan tekellerin dünyayı rakiplerine kıyasla nasıl daha fazla parselleyeceklerini göstermektedir.

Kimileri ise özelleştirmeler, sosyal devletin yok edilmesi gibi uygulamaları ulus devletlerin önemini yitirerek yok olduğuna yormaktalar. Bu düşünceye kanıt olarak, genel olarak Neoliberal saldırılarla birlikte eğitim ve sağlık gibi sosyal alanlardan devletin elini eteğini çekip yerini serbest piyasaya bırakması, kamusal alanın tasfiye edilmesi referans gösterilmektedir. Ancak, bu uygulamaların en katı şekilde yaşandığı ABD, İngiltere'de, hatta biraz daha yakına gelip bakarsak Türkiye'de bile devlet sosyal devlet uygulamalarını terk etse de diğer alanlarda giderek güçlenmektedir. Ulus devletler sermayeye her türlü desteği sağlarken, emekçi sınıfların karşısına dünyanın her yerinde tüm ceberutluğuyla dikilmektedir. Nitekim kapitalist devletin sınıf doğasında bu bulunmaktadır. Ulus devletler gerek ulusal sınırlar içerisinde, gerekse de uluslararası alanda sermayenin vurucu gücü olarak hareket etmektedirler.

Sermayenin arkasında bir devlete olan ihtiyacını hissettiği dönemlerin başında kriz süreçleri gelmektedir. Yıllar yılı emekçi sınıfların sırtında devletlerin vergiler, kesintiler yoluyla biriktirdiği fonlar kriz dönemlerinde sermayeye can suyu olarak verilmektedir. Örneğin, ABD batmaya doğru sürüklenen finans tekellerini çöküşten kurtarmak için yüz milyarlarca dolarlık fonlar ayırdı. ABD'li finans tekelleri neden Almanya, İngiltere gibi devletler değil de, ABD kurtardı sorusu; ulus devletlerin neden ortadan kalkmadığı sorusuna yanıttır.

Kapitalizm yıkılmadığı müddetçe kapitalistler arasında rekabet sona ermeyecek, hangi şekilde bir araya gelirlerse gelsinler kendi çıkarlarının peşinde koşacaklardır. Bugün AB örneği bu rekabetin ulus devletleri nasıl korumayı gerektirdiğini göstermektedir. Bir örnek verecek olursak: AB'nin üye ülkelerin bütçelerinin ortak olarak görüşülmesini istemesine en ciddi direniş AB'nin en büyük ekonomilerinden birisi olan Almanya'nın başbakanı Merkel'den gelmiştir. Merkel bu öneriye “Bu otomatik olarak ulusal meclis haklarının herhangi bir şekilde ezilmesi anlamına gelmez.” yanıtını verdi. Aslına bakıldığında, böylesi birliklerin anlamı gayet açıktır: Bugün Avrupa'nın hiçbir ülkesi kendi başına ABD'nin hegemonyasına karşı çıkabilecek güce sahip değildir. Bir araya gelerek bu güç açığını kapatmayı ve güçler dengesini yeniden sağlayarak emperyalist paylaşımda söz sahibi olmayı amaçlamaktadırlar. Ancak, buna rağmen Almanya ve Fransa gibi ülkeler hiçbir şekilde birbirleriyle yarışmaktan geri durmamaktadırlar. Daha yakın bir örneğe gidersek aslında meseleyi daha da aydınlatmış oluruz: Son kriz dalgasıyla çöken Yunanistan ekonomisini düzeltmek için Başbakan Papandreu'nun AB çatısı altındaki destek arayışına başta Almanya olmak üzere pek çok ülke ayak diremeyi tercih etmiştir.

Son olarak şu noktayı vurgulamak gerekir. Ulus devletlerin varlığı kendisini en belirgin olarak milliyetçilikte bulur. Sermayenin ihtiyaç duyduğu anlarda, özellikle savaş dönemlerinde, milliyetçilik etrafında bir kenetlenme yaratmak için sermayenin devasa ideolojik aygıtları harekete geçirilir ve bir rüzgâr estirilir. Ayrıca, bugünün dünyasına bakıldığında kapitalizmin en gelişkin olduğu ülkelerde bile neredeyse birçok ulusal sorun çözüme kavuşmayı beklemektedir. Geçmişte, Yugoslavya ve Balkanlarda, bugünse Kafkasya'da olduğu gibi mikro milliyetçilikler büyük sıçrama yapmaktadır. Ulusların kendi milliyetlerine böylesine sarıldığı bir dünyada sınırların kalkışından bahsetmek abes kaçmaktadır.

Küreselleşme masalının sahiplerine göre bu hikâyenin sonu işçi ve emekçiler açısından, insanlık açısından mutlu bir şekilde bitmektedir. Ancak, bu masalın sonunun gerçekte nasıl biteceğini 1997 yılında Mercedes Benz'in Yönetim Kurulu Üyesi Lauk şu şekilde açıklıyordu: “Aslında çok daha hızlı küreselleşebilirdik, fakat iki önemli engelle karşılaştık bu süreçte: demokrasi ve trilyonlarca dolar değerindeki emeklilik fonlarının kamu, yani ulus devletlerin kontrolünde olması. Doğrudan yatırımların veya bir başka deyişle sanayinin küreselleşmesi için gerekli adımları zaten yıllardan beri kat ediyoruz. Ama artık bizim için asıl önemli olan finansal sermayemizi küreselleştirebilmek... Fakat bunun için borsalara sürekli para girişi yapılması gerekiyor ve bu para da emeklilik fonlarında yatıyor... Diğer yandan, doğrudan yatırımlarımızın küreselleşmesinde de ciddi bir direnç ile karşılaştık: Demokratik devlet yapıları. Bakın Asya sermayesi nasıl para kazanıyor. Çocuk işçi, kadın emeği, sendika, insan hakları gibi sorunlarla uğraşmıyor Asya sermayesi ve bu yüzden de kâr marjları son derece yüksek. Çünkü bu bölgede ve Güney Amerika'da dikta yönetimleri iş başında. Fakat biz Avrupa'da ne yapıyoruz? Yok, işçi hakları, yok sendikal haklar, yok insan hakları, yok sosyal güvenlik katkı payları sonuçta da kârımız kuşa dönüyor. Demokrasiden vazgeçmek zorundayız.

Bizler kapitalist sömürü düzeni altında burjuvazinin hiçbir hamlesinin emekçilere yarar getirmeyeceğini çok iyi biliyoruz. Küreselleşme de bunlardan birisi. Sömürü düzeni altında ulusal sınırların ortadan kalkmayacağına, sermayenin gerekirse onları yeniden kan ve gözyaşıyla çizebileceğini geçmişte çokça gördük. Bizim için sınırsız bir dünyayı yaratabilecek tek bir seçenek bulunmaktadır: İşçi ve emekçi sınıfların önderliğindeki sosyalist dünya devrimi!