BİZE YAZIN: marksistbakis@yahoo.com

Yunanistan'da Reformist Solun İflası

(14.06.10)

Yunanistan'daki isyanlar ve grevlerle cisimleşen Avrupa Birliği'nin krizi kıta ülkelerini etkisi altına almaya başladı. Hükümetler ard arda kemer sıkma politikalarını emekçilere dayatıyorlar. Mücadeleden kimin galip çıkacağını sınıfsal güç dengeleri ile önderliklerin kararlılığı ve stratejileri belirleyecek. Bu bakımdan Yunanistan'da yaşanan olaylar diğer birçok Avrupa ülkesine yayılabileceği gibi, geçmişteki hataları yansıttığı ölçüde de önemli dersleri içerisinde barındırıyor.

Yunanistan'da reformist solun sistem için oynadığı cankurtaran rolü bir kez daha görüldü. Sendikalar bu süreçte işçi radikalizminin önüne set çekmek için 1 günlük genel grev kararlarıyla tabanı meşgul etmeye çalıştılar. Faturayı burjuvaziye ödetecek taleplerin yükseltilmemesini bırakın, sendika yöneticilerinin temel talebi Yunanistan'ın faiz ödemelerinin diğer ülkelerle aynı sınırda tutulmasıydı. Zaten sendikalar başından itibaren iktidardaki Pasok yönetiminin kontrolü altında kaldılar ve işçi sınıfını dizginlemede başat rolü oynadılar. Onlara kol kanat geren ise reformistler oldu. Syriza yöneticileri işçilerin mücadelesinin GSEE ve ADEDY gibi Pasok denetimi altındaki sendikal platformlarda kalmasını dayatırken, aslında işçilerin sendikal bürokrasiden bağımsız geliştirdikleri taban inisiyatiflerine kesin bir şekilde sırtlarını dönmüş oluyorlardı. Böylece Syriza IMF'nin programını kabul edip etmeme konusunda kesin bir tavır alacağına referandum yapılması taleplerini ortaya atabildi. Böyle bir konu üzerinde referandum demek, işçileri bölmek isteyen burjuvaziye ve onun medyasına alkış tutmak demektir. Devrimci bir partinin yapması gereken ise burjuvazinin yükü emekçilere yıkan tüm politikalarına karşı çıkarak sınıfın birliğini sağlamak, onu mücadeleye çekmektir.

Yunanistan Komünist Partisi(KKE) ise tıpkı Syriza gibi, krize yönelik bir devrimci perspektif geliştirmedi ve Yunan burjuvazisinin saldırılarına karşı işçi cephesinin mücadele hattını çizmek arzusu göstermedi. KKE de 1 günlük genel grevler ile kendini sınırlandırdı ve örgütlü olduğu sendika PAME'de işçileri bu sınırlar altında tutmayı başardı. KKE'nin işçilere karşı provokasyona kapılmama uyarıları aslında alışıldık bir tutum. Provokasyondan kastettikleri çoğu zaman işçilerin taban inisiyatifleriyle örgütledikleri eylemler oluyor. Hem KKE hem de Syriza'nın lider kadrolarında geçmişte sendika bürokrasisinin koltuklarında rahata alışmış, sınıf mücadelelerinin keskin olmadığı günlerde huzurlu bir yaşam sürmüş ve bugün yükselen mücadeleyle statülerini ve rahat yaşamlarını kaybetme tehlikesiyle burun buruna gelmiş bürokratlar önemli yer tutuyorlar. Dolayısıyla işçileri yatıştırma niyetleri, 1 günlük genel grevlerle sınıfı susturmak istemeleri ve meydan boşken hükümete karşı atıp tutmaları anlaşılır bir durum.

KKE ve Syriza bir yandan da suçu IMF'ye ve AB'ye atarak Yunan burjuvazisini aklama işlevini de görüyorlar. Stalinizmin ulusalcı damarıyla KKE, Yunan burjuvazisini ABD ve “büyük” patronların mağduru olarak gösteriyor ve Amerikan düşmanlığını körüklüyor. Benzer şekilde Syriza da Alman mallarına boykot çağrısı yapıp milliyetçiliği azdırıyor. Böylece hem işçilerin gözlerini temel ekonomik taleplerden, Pasok hükümetinin saldırılarına karşı açılacak topyekün bir savaştan uzak tutuyorlar; hem de işçilerin uluslararası dayanışmasının önüne kalın surlar çekiyorlar. Karl Liebknecht'in ve Bolşeviklerin 1. Dünya Savaşı sırasında yükselttikleri “asıl düşman içeride” sloganı ulusalcı reformistlere çok uzak.

Yunanistan'da isyan devam ediyor ve şu ana kadar hareketin içerisine çekilmemiş olan gençlik de geleceksizlik tehlikesiyle yavaş yavaş mücadele arenasında yerini alacak. KKE 2008'deki olaylarda sokaklara çıkan gençleri provokatörler, çapulcular olarak yaftalamış ve sağcı Karamanlis'in bakanlarından övgü almıştı. Bugün ise mücadele daha büyük bir aşamaya gebe. Özellikle Avrupa'nın diğer hükümetlerinin saldırılarıyla mücadelenin Yunanistan düzleminde kalması mümkün gözükmüyor.

KKE gibi dar görüşlü ulusal reformistlerin bu süreçte işçi sınıfına verebilecekleri hiç bir şey yok. İşçilerin gözünü bağlamaktan, Avrupa'daki sınıf kardeşleriyle önüne set çekmekten başka bir şey yapamazlar. Stalinizmin “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle kışkırtılan milliyetçilik tarih boyunca, yükselen devrimci durumlarda ve sınıf mücadelelerinin keskinleştiği evrelerde Stalinist partilerin sınıfa ihanetleriyle ve bozgunla sonuçlandı. Geleceği yaratmak, devlet yanlısı bu grupları bertaraf etmekten, sendikal bürokrasiyle köprüleri atmaktan, emin adımlarla iktidara yürüyecek sınıfın devrimci stratejisini belirleyecek bir parti önderliğinde uluslararası proletaryayla tam dayanışmayı yükseltmekten geçiyor.