Portekiz Kızıl Karanfiller Devrimi

(26.04.10) - Gülcan Berkmen

70'li yıllarda Avrupa, giderek gelişen işçi hareketiyle ve onun getirdiği sonuçlarla çalkalanıyordu. İşçi hareketindeki bu yükselişin Avrupa'nın güneyinde bulunan İspanya ve Portekiz'deki yansıması, askeri diktatörlüklerin yıkılması ve burjuva parlamentarizmine geçiş oldu. Uzun yıllardır işçi sınıfını cenderede sıkıştıran bu rejimlerin varlık koşulları tüm Avrupa'yı saran sınıf hareketinin etkisiyle ortadan kalkıyordu. Bir yandan da egemenlerin mevcut sınıfsal dengeyi korumak için bu diktatörlüklere ihtiyacı kalmamıştı. Gittikçe yükselen sınıf hareketi de onları korkutuyor; olası bir devrim “tehlikesinden” mümkün olduğunca korunmak için burjuva parlamentarizmine mevcut dengeleri sarsmayacak, sancısız bir geçiş istiyorlardı. Askeri diktatörlüklerin kitlelerin basıncıyla yıkılması kendi egemenliklerini tehlikeye sokabileceğinden; bu sürecin denetimleri dışında gerçekleşmesi yerine reformları gündemlerine alıyorlardı. Ancak Portekiz'de gelişmeler egemenlerin çizdiği çerçevenin dışında bir seyir izleyecekti.

Portekiz, 20. yüzyıla düşük bir sanayiyle, kapitalizmin ağır aksak işlediği bir ülke olarak giriyordu. Bu dönemde dünyanın 3. büyük sömürge imparatorluğu unvanını taşıyan Portekiz, geç de olsa modern bir kapitalist topluma dönüşme yolunda adımlar atıyordu. 5 Ekim 1910'da monarşi yıkıldı ve yerine Cumhuriyet ilan edildi. Fakat bu yeni Cumhuriyet işçi sınıfının sorunlarını çözmekten uzaktı. Uzun çalışma saatlerinin ve buna karşılık ödenen düşük ücretlerin kıvılcımını çaktığı sınıf çatışması giderek şiddetleniyordu. İşçi sınıfı memnuniyetsizliğini grevleriyle, direnişleriyle, sokağa çıkarak gösteriyordu. Bu süreç 1926 yılında egemenlerin üstünlüğüyle sonlanacaktı. İbreyi sermaye sınıfından yana çevirecek olan darbe General Costa tarafından gerçekleştirildi. Kısa bir süre sonra yanına aldığı iki darbeci generalle birlikte bu darbenin ürünü olan Milli Hükümeti atadı. Milli Hükümetin Maliye Bakanı Portekiz'de önemli bir tarihsel dönemece damgasını vuran isim Salazar olacaktı. Salazar yeni ekonomik politikayı açıkladığında sermayenin hizmetinde olduğunu aldığı önlemlerle net bir şekilde ortaya koyuyordu. 1930'da uzun yıllar boyunca ülkenin tek legal siyasal yapılanması olacak Milli İttifak'ı kurdu. 1932 yılında başbakanlığa atandı ve yaklaşık 50 yıl boyunca sürecek olan diktatörlüğün startını “Estado Novo” adıyla verdi. Salazar bir yandan alelacele yapılmış darbeye kitle desteği yaratmaya çalışırken bir yandan da sistemin korumasını sağlayıp olası bir sınıf mücadelesinin önünü tıkayacak, işçileri sürekli baskı altında tutacak ve nefes almalarını önleyecek Portekiz Lejyonu adı verilen paramiliter kuvvetleri oluşturuyordu. Kendi ülkesinde askeri diktatörlüğü yerleştirme çabalarını diğer ülkelerdeki baskıcı diktatörlüklere verilen destek takip ediyordu. Örneğin 1936'da İspanya'da Halk Cephesi'nin kurulmasının ardından İspanya'ya yirmi bin kişilik bir Portekiz Lejyonu gönderildi. İspanya'dan Portekiz'e kaçmak isteyen Cumhuriyetçiler sınırdan geri çevrilip ölüme terk edildiler.

50'li yıllarda Portekiz'de büyük bir açlık, sefalet ve huzursuzluk kol geziyordu. Salazar'ın aldığı birtakım ekonomik önlemler kaçınılmaz sona yaklaşmayı görece erteliyordu. Siyasal huzursuzluğu arttıran bir diğer önemli etken de sömürgeler sorunuydu. Emekçi sınıfın yaşamını kötürüme çeviren ekonomik koşulların nedenlerinden biri, sömürgelerde verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinin bastırılması için ayrılan bütçeydi. 9 milyonluk küçük bir ülke olan Portekiz'de bütçenin yüzde 40'ı, Angola, Mozambik ve Guinea Bissau'da ulusal kurtuluş hareketlerine karşı 150 bin kişilik askeri birliklerin yürüttüğü savaşa akıtılıyordu. Resmi rakamlara göre halkın yüzde 40'nın okuma-yazma bilmediği ülkede Afrika savaşları dolayısıyla getirilen 4 yıllık zorunlu askerlik ve sefaletten kaçmak için yurtdışına göç edenlerin sayısı 2,5 milyonu bulmuştu.

Avrupa'nın kapitalistleşme yarışında yaya kalmış Portekiz'in 5 sömürgesi bulunuyordu. Afrika'da bulunan 3 sömürgede 60'larda başlamış kurtuluş hareketleri oldukça başarılıydı. Bir yandan da kendini daha rahat hisseden ve biraz daha palazlanmış olan sermaye bu statükonun korunamayacağını görüyor ve ipleri elinden bırakmadan burjuva parlamentarizmine yumuşak bir geçiş programı izlemek istiyordu. 1968 yılında yeni başbakan Caetano ile birlikte bir reformlar sürecine girildi. Uygulamalar temelde aynı amaca hizmet ediyordu: mevcut sınıfsal dengeyi sermayenin lehine korumak. Ne var ki Avrupa'da yükselen sınıfsal hareket Portekiz'i de etkileyecekti. Bir yandan da sömürgeler konusunda izlenen tutum ve yürütülen haksız savaş ordu içerisinde de rejime muhalif bir subaylar kitlesi yaratıyordu. Bu muhalif subayların sayısı her geçen gün artmaktayken 1973 yılında ordu içinde, Salazar rejimini sonlandırmaya yönelik gizli bir oluşum patlak verdi: MTA (Silahlı Kuvvetler Hareketi). 1974 yılında 5 birlik dışında bütün hava, kara ve deniz kuvvetleri MTA'nın safına geçmişti. 25 Nisan 1974, MTA'nın Salazar diktatörlüğüne son darbeyi indirişinin tarihi olacaktı. Darbe başarıyla sonuçlandı ve radyo idaresini ele geçiren darbeci subaylar rejimin yıkıldığını ilan ettiler ve halka ısrarla evlerinde kalmalarını telkin ettiler. Ancak işçi sınıfı birikmiş 50 yıllık öfkesiyle sokakları eylem alanına çevirdi. Darbeyi gerçekleştiren askerlerin silahlarının namlularına taktıkları kırmızı karanfiller, devrime adını verecekti. Darbenin ardından baskı ortamının ortadan kalkışıyla birlikte devrimci hareket rahat bir nefes alacaktı. Darbeden kısa bir süre sonra illegal faaliyet yürüten Portekiz Komünist Partisi ve Sosyalist Parti siyaset arenasına çıkacaktı. Darbenin ardından gelen ilk 1 Mayıs'ta 500 bin emekçi yürüyecek ve bu hızlı yükselişin simgesi olacaktı. Tasfiye süreci tüm ülkeye yayılmıştı. Memurlar işyerlerindeki eski yöneticileri kovalıyordu. Öğrenci hareketi de tüm dünyada olduğu gibi hızlanmıştı, üniversitelerde de benzer süreçler yaşanıyordu. Kitle grevleri, fabrika işgalleri her yanı sarmıştı. Köylüler toprak işgallerine girişmişlerdi.

Devrimci atmosfer ordu içinde de yayılmıştı; asker ve gemiciler işçilerle yan yana sosyalizme çağrı yapan bayraklarla yürüyorlardı. Askerler generallerin direktiflerindense “askerler, işçi çocukları” diye kendilerine seslenen işçilere kulak veriyordu. Bu gidişat ülkenin ekonomisine yön veren kapitalistleri endişelendiriyordu. Burjuva parlamentarizmine yumuşak geçiş, basit bir restorasyon planları maddi hayatta karşılığını bulmamış; yeşeren özgürlük ortamı işçi sınıfına tarihsel fırsatlar sunmuştu. Sermayedarlar iktidarlarını yitirmiş güçlerle birlikte 3 kez darbe yapma girişiminde bulundu. Bu girişimler işçilerin barikatları önünde yenilmeye mahkûm oldular . Darbeyi örgütleyen subayların tahayyüllerinin ötesinde bir sınıfsal hareket yükselmişti. Darbeyi yapan unsurların bir kısmı talepleri geri çekmeye çalışırken sınıf daha da fazlasını istiyordu. İşçi Denetim Örgütleri adında birtakım embriyonik oluşumlar meydana geliyordu. Sağ unsurların tasfiyesiyle birlikte kurulan Milli Selamet Cuntası daha da radikalleşiyordu. Sermaye gidişata dur diyememenin verdiği çaresizlikle bocalarken onun taleplerini yükseltecek, rejimin normalleşmesini sağlayacak olanlar Sosyalist Parti ve Portekiz Komünist Partisi oldu. Generallerle birlikte yeni dönem hükümetinde yer alan bu partiler sosyal devrimin gelişimini engellemede kritik bir rol üstlendiler.

Portekiz Komünist Partisi'nin lideri Cunhal, yeni rejim tarafından Moskova'daki sürgünden geri çağrıldı ve havaalanında askeri törenlerle karşılandı. Cunhal'a hükümette ikinci önemli bakanlık verildi ve 1987'ye kadar Portekiz Cumhuriyet Meclisi'nde milletvekili olarak yer aldı. Cunhal'ın önemli görevler aldığı hükümetin en önemli icraatları grev karşıtı yasalar çıkartmak, askeri emirlere uymayı reddeden işçileri tutuklamak ve ancak gelecekte hiçbir politik faaliyete katılmama koşuluyla serbest bırakılmalarını sağlamaktı. Portekiz Komünist Partisi yayın organı Avante 'de sosyalist iktidar çağrılarının “tamamen gerçek dışı” olduğunu haykırıyordu. Sosyalist Enternasyonal üyesi olan Sosyalist Parti ise işçilerin “aşırı” devrimci olduğundan yakınıyor ve bunun törpülenmesi gerekliliğini dillendiriyordu. Bu partiler devrimci gelişmeyi kontrol altına almaya yönelik girişimlerini çeşitli açılımlarla gerçekleşti. Devletleştirmeyi yavaşlatmak gibi birtakım çabuk düşünülmüş çarelerin yanında; uzun zamana yaydıkları önlemlerle burjuva demokrasisini sağlamlaştırmaya baktılar.

Bütün bu şartlar altında ve doğru bir önderliğin eksikliğinde Portekiz'de kabaran devrimci hareket sönümlenmeye mahkûm oldu. Bundan önceki darbe girişimlerini barikatlarıyla engellemiş işçi sınıfının hareketi sönümlenince, 25 Kasım 1975'te tekrar denenen darbe bu kez amacına ulaştı. Komiteler dağıtıldı, ordu içindeki sol kanat temizlendi ve grevler yasaklandı. İşçi sınıfı için tarihsel fırsatlar sunan bir dönemde böylece kapanmış oldu.

Sınıf hareketinde yarattığı bu olumlu havaya rağmen bir askeri darbenin niteliğini iyi görmek gerekir. Portekiz'de gerçekleşen askeri darbe Salazar diktatörlüğüne bir tepkiydi. Darbenin ardından yükselen sınıf hareketi her ne kadar darbeyi gerçekleştiren subayları daha da sola çekmişse de yine de sınırları belli bir perspektife sahip olduklarını bilmek; işçi sınıfının gerçek kurtuluşunun yolunu birtakım illüzyonlarla karıştırmamak için hayati önemdedir.