Tekel Çadırları Söküldü: Sendika Ağalığının Büyük İhaneti
Sendika ağalığı, Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararıyla mücadele sürecinin önünün açılmasından bir gün sonra, 2 Mart’ta, Ankara Sakarya'daki 78 günlük işgali, çadırları kaldırıp işçileri evlerine göndererek bitirdi.
Danıştay'ın kararından önce 2 Mart tarihi Tekel işçileri için 4-C'ye imza atmanın son günüydü. 1 Mart'ta Danıştay, 4-C'yi kabul etmek için hükümetin verdiği 1 aylık sürenin yürütmesini durdurarak işçilerde büyük sevinç yaratmış, mücadele sürecinin de önünü açmıştı. Ancak çok önceden mücadelenin seyrinin Danıştay'ın kararına bağlı olduğunu dillendirip, karar çıkmazsa işçilere son gün 4-C'yi imzalatacak sendika ağalığı yine yapacağını yaptı. Yakın zamanda işçiler arasında propagandası yapılmaya başlanan çadırların kaldırılması kararını 2 Mart'ta uygulamaya koydu. Çadırların kaldırılmasını mücadeleye büyük bir ihanet olarak gören ileri bilinçli işçiler dışında işçilerin çoğunluğu bu kararın destekçisi oldu. Nasıl bu noktaya gelindi?
Tek Gıda İş sendika bürokrasisi, 5 yılı aşkın süredir devam eden Tekel'in özelleştirmesi ve sonunda kapatma ile sonuçlanan süreç içinde, tavandan tabana yayılan bürokrasi hiyerarşisi ve bu amaçla kullandığı adamları aracılığıyla işçiler arasında nasıl nüfuz edeceğini, kısacası direnişe nasıl ihanet edeceğini çok iyi öğrendi. Kendi konumunu işçiler arasında sağlamlaştırdı. 50 bin işçiyle başlayan süreç içinde ciddiye alınır hiçbir direniş örgütlemeyen; 2 yıl önce Tekel'in sigara bölümünün satışı sırasında işçileri Ankara'da Özelleştirme İdaresi önüne getirip birkaç saatlik eylemin ardından göndermek isteyen, işçiler gitmeyince de onları polisin müdahalesi karşısında yalnız bırakan Tek Gıda İş, bu süreçte direnişlere son vermenin yollarını kavradı. Kavradıklarını da Tekel işçilerinin Ankara direnişinde başarıyla uyguladı!
Sendika ağalığı, bir günlük protestonun ardından evlerine döneceklerini düşündüğü Tekel işçilerinin Ankara'ya gelişinin böyle uzun soluklu bir direnişe dönüşeceğinin hesabını yapamamıştı. AKP önünde başlayan ve Abdi İpekçi parkındaki müdahaleyle devam eden süreç, sendika ağalığının öngörülerini aşarak binlerce işçinin önce Türk-İş binasını ve önündeki sokağı işgaliyle başlayıp çadırların kurulmasından sonra ise Sakarya'nın önemli bir kısmının işgali ile devam etti. Sürecin başında Tek Gıda İş Başkanı Mustafa Türkel, topu Türk İş yönetimine atmış ve AKP'nin bir süre önce bir operasyonla kendi lehine düşürdüğü Türk İş de, hükümeti karşısına alacak bir adım atmayacağını kanıtlayan, göstermelik eylem kararlarıyla süreci soğutmanın yoluna bakmıştı. Gerek işçilerin kararlılığı gerekse işçilerin Türk İş sendika ağalığına, özelde Mustafa Kumlu'ya, yönelen öfkesi taban basıncı yaratarak sürecin devam etmesini sağlamıştı. Bu durumda bile sendika ağalığı, kitlesel mitingi boşa düşürmenin, alınan grev kararının içini boşaltıp uygulamamanın yollarına baktı, başarılı da oldu. Kısacası süreç özellikle bir konaklama, bir bekleme ve eylemsizliğe indirildi. Çünkü sendika bürokrasisi, işçilerden korkuyor ve onların direnişine yol açarak hükümetle, kollukla karşı karşıya gelmek ve sürecin bedellerini ödemek istemiyordu. Bu süreç işçilerin üzerinde de etkili oldu. İşçilerin mücadele konusundaki kararlılığının ve dinamizminin sürekli olarak zirve noktasında durması düşünülemezdi. Sendika ağalığının açıktan ihaneti, süreci örgütlemeyişi ve direnişe hakim olan perspektifsizlik karşısında işçiler yoruldular, durumu kabullendiler. Bu bağlamda işçilerdeki bu değişimin bir parçası olarak çadırlarda kalan işçi sayısı azalmış, işgal, dinamiğini bir süredir kaybetmişti. Sürecin bu şekilde ilerlemesinde işçilerin sendikayı aşacak şekilde kendi içlerinden direniş komiteleri örgütleyememeleri etkili oldu. Bu komiteler sendikanın karşı ataklarına karşı örgütlenebilmiş olsaydı, sendika ağalığının ihanetlerine karşı güçlü bir taban basıncı yaratılabilinir, direnişe bir perspektif kazandırılarak sınıf çizgisine uygun militan bir mücadele örgütlenebilirdi. Özellikle Tekel direnişinin kendi gücünün ötesinde, iktidarın emek düşmanı politikalarından mağdur olanların yoğun desteğini aldığı da düşünüldüğünde, Tekel işçilerinin direnişinin taşıdığı potansiyeller daha iyi anlaşılır (Çadırların kaldırılması sırasında acıyla izleyen, bazen ağlayan Ankaralı destekçiler oldukça anlamlıydı). Ne yazık ki süreç göz göre göre bu noktaya geldi.
Gelinen noktanın en acıklı yanlarından biri de çadırların sökülmesi için polise gerek kalmaması oldu. Çadırını kaldırmak istemeyen Diyarbakırlı bir işçinin "biz çadırlarımızı polis yıkacak diye düşünüyorduk, sendikamız yıktı" sözleri durumu yeterince anlatıyor. Eylemi sürekli yasa dışı ilan edip müdahalenin borazanlığını yapan Ankara Valisinin hafta sonu çıkıp "2-3 gün içinde olumlu gelişmeler olacak!" diye açıklamalar yapması, sendika ağalığının Valilik ve polisle önceden anlaşmış olduğunu zaten ortaya koyuyordu. Valinin beklediği de oldu. Polisin gözetiminde (yıkım sırasında siviller hiç olmadığı kadar kalabalık şekilde, alanın içinde direnecekleri bekler gibiydi) bir gün içinde çadırlar yıkılıp, alan boşaltıldı. Böylece hem polis hem AKP rahat nefes aldı.
Bu mücadele sürecinin çeşitli tarafları vardı: temel olarak Tekel işçileri, Türkiye işçi sınıfı, AKP, polis, Türk İş ve Tek Gıda İş. Gelinen noktada en kârlı çıkan yine Tek Gıda İş sendika başkanı Mustafa Türkel oldu. Gerek Tekel işçileri, gerekse Türkiye işçi sınıfı açısından bu düzeyde merkezi bir duruşu bırakmak büyük bir yenilgi oldu, elde edilen kazanımlara rağmen direniş potansiyelinin çok altında kaldı. Türkiye işçi sınıfı açısından önemli bir ivmelenme yaratma potansiyelindeki bir direnişin bu gücü kullanılamamış oldu. Egemen sınıf açısından ise Tekel işçilerinin güvencesiz çalışmaya, hak gasplarına karşı bir mücadele yükseltmesi ve bu mücadelenin birleştirici gücü, gelecek mücadelelerin kapısını aralaması açısından tehlikeler yarattı. AKP, neredeyse iktidarı boyunca hiç olmadığı kadar direnişten yıprandı. Polis desek aynı şekilde; Abdi İpekçi’deki saldırıdan toplum nezdinde var olan kötü imajını pekiştirerek çıktı. Türk İş, gerek Tekel işçilerinin, gerekse Türkiye işçi sınıfının gözünde utanç verici bir ihanete imza attı. Türk İş yönetiminin AKP yanlısı duruşu ve direnişi örgütlemeyeceği zaten belliydi ki direnişe önderlik etmesi gereken asıl güç olan Tek Gıda İş yönetimi ihanetin en büyük sorumlusudur. Ne var ki, Danıştay kararı çıkmasaydı son gün işçilere 4-C’ye imza attıracak olan Tek Gıda İş sendika bürokrasisi, süreçten imajını zedelemeden çıktı. Mustafa Türkel de “Tekel direnişinin örgütleyicisi” olarak lanse edildi. Mustafa Türkel, uyanık bir biçimde işçilerin gözünde kendini Türk İş yönetiminden ayrıştırarak ve tabana yayılan adamları aracılığıyla sözde direnişçi bir portre çizdi. Ne acıklı ki Halkevlerinden, TKP’sine, Emek Partisinden ESP’sine, ÖDP’sinden Kaldıraç’ına sol da bu portre çizimine katkı sundu.
Çadırları kaldırıp işçileri evlerine gönderen sendika bürokrasisi direnişe 15-20 gün ara verildiğini, 1 Nisan’da Ankara’ya gelerek bir gün kalınacağının duyurusunu yaptı. 78 gündür süren işgalden sonra, 1 gün gecelemeyi eylem olarak koymak işçilerin deyimiyle “1 Nisan şakası” olsa gerek. Bundan sonraki sürecin nasıl şekilleneceğini taban basıncı belirleyecek. Ankara’ya ilk gelindiğinde de böyle uzun soluklu bir işgal düşünülmüyordu, işçilerin kararlı duruşuyla yaşama geçti. İşçiler aralarında taban basıncı yaratacak bir birliktelik, eylemlilik sürecini örgütleyerek süreci sıcak tutarlarsa 1 Nisan’da farklı bir portre, zor da olsa çıkabilir. Yine İzmir Tariş’te işten çıkarılan 600 işçiyle birlikte fabrika önünde çadır kurma planı işçileri harekete geçirilebilir. Unutulmaması gerekir ki ancak direniş devam ettirilerek, göstermelik eylemlerle değil militan ve adından söz ettirici eylemlerle (Boğaz köprüsü eylemi, vapur işgali gibi) bu süreç canlı tutulup ilerletilebilir.