Tekel Direnişinin Kaderi Danıştaya Mı Kaldı?
Tekel direnişinde geçen son on günlük süreç, işçiler arasında umutsuzluğun daha da fazla yayıldığı, çaresizlik havasının yaratıldığı ve işlerin bir şekilde kadere bırakıldığı bir dönem oldu. Bildiğimiz gibi 4 Şubat’tan sonra sendikalar uykuya yatmış, iki haftayı boşa geçirmişlerdi. Bu dönemin sonunda Danıştay’a, 4-C’ye başvuru süresiyle ilgili bir dava açıldı. Acaba iki ayını dolduran direnişte yasal süreci başlatmak daha yeni mi aklına geliyordu Tek-Gıda Sendikasının diye sormadan edemiyor insan. İşçilerin başlatılan yasal süreçlerle ilgili (Danıştay’la ve Özelleştirme İdaresi’yle yürütülen hukuki süreçler) bilgisi büyük çoğunlukla kulaktan dolma şeylerden ibaret. Sendika avukatlarının işçilere bir şey açıklamak gibi bir çabası yok. Bunun sonucunda meydan doğal olarak işçilerin uzunca bir süredir güven duydukları Tek-Gıda İş Başkanı Mustafa Türkel’in yarım yamalak açıklamalarına ve tavsiyelerine kalıyor. Danıştay süreyi uzatırsa, Türkel çadırları kaldırıp, mücadeleyi yerellerde sürdürecekmiş. Süre uzatılmazsa da “mecburen” herkes 4-C’yi imzalayacakmış. İşte Tek-Gıda’nın yarattığı genel hava böyle.
Yalan dolan üstüne kurulu sendika ağalıklarının gerçek yüzünü göstermek gerekiyor. Sendika bürokratlarının ipliğini pazara çıkarmak zorundayız. Mücadele edilmeden, direnmeden hak kazanılmaz. İşçiler ve direnişe destek veren herkes şunu kendine sormak zorundadır: “bugüne kadar ne için direndik?” 4-C’ye başvuruların son gününe kadar mücadele edip, son gün de başka çare kalmadı deyip imza atmak için mi? İşte Mustafa Türkel ve şürekası bunu dayatıyor işçilere. Koskoca Tekel Direnişi, Danıştay’ın iki dudağı arasından çıkacak söze kalmış durumda.
İşçiler doğal olarak elleri kollarını bağlayan bu bekleyiş halinden yıpranıyorlar. Ancak işçiler arasında, sendikadan bağımsız kararlar alıp uygulayabilecek bir direniş komitesinin eksikliği bugünlerde çok yakıcı olarak hissediliyor. Tek-Gıda İş ve Türk-İş direnişin bitmesini bekliyorlar. Hiçbir şey yapmıyorlar, hiçbir eylem planı koymuyorlar ortaya. Koyduklarını uygulamıyorlar, başkalarının uygulamasına da engel oluyorlar. Sendikacıların tipik hareketi olmuş topu taca atma işi. Kim sazı eline alsa “Bu iş bizden çıktı!” deyip kaçıyor. Türkel sorumluluğu Kumlu’ya atıyor; Kumlu diğer konfederasyonlara, tutmayınca yine Türkel’e. Diğer konfederasyonlar Türk-İş’i suçluyor; Türkel kaçacak delik bulamayınca hükümete saldırıyor; en sonunda da topu Danıştay’a atıp, bir de Türk-İş Genel Sekreterliği’nden istifa ediyor, diğer sendikalar direnişi desteklememiş diye. Buram buram ikiyüzlülük kokuyor yaptıkları her şey. Türkel’e sorarlar: Tek-Gıda’nın örgütlü olduğu gıda sektöründe kaç işçi 4 Şubat’ta greve çıktı diye? Tek Gıda İş’in örgütlü olduğu Efes Pilsen, Eti, Çaykur, Dr.Oetker, Ender Çikolata, Filiz Makarna, Kavaklıdere, Pınar, Knorr, Lipton, Erikli, Tamek, Nestle, Tuborg, Maret, Sek, Evyap gibi büyük işletmelerin birinde bile greve gidilmiş midir? Bu işi Danıştay’a bırakmanın alemi nedir diye? İşçileri tehdit edip, beğenmiyorsanız gidin ne demek diye? Belli ki kendini diğer sendikacılardan ayrı göstermekte üstüne olmayan Mustafa Türkel de, tıpkı diğerleri gibi kendi sendikasını babasının çiftliği sanıyor ve işçileri kovuyor hiç utanmadan. İşçiler kararlarını haykırıyorlarsa ve bu kararı beğenmiyorsa Türkel kendisi gidecek. Sendika senin mi, işçilerin mi diye de sorarlar adama.
Gelelim Danıştay konusuna. Lamı cimi yok: Danıştay’ın bu direnişte yeri yok. Danıştay, salt hukuki değil, bütün siyasi gelişmeleri (AKP-yargı gerilimini) ve Türkiye kapitalistlerinin çıkarlarını da göz önüne alarak bir karar verecektir. Bu karar ne olursa olsun sendikanın niyeti bellidir: karar olumluysa çadırlar dağıtılacak, işçiler yerellere gönderilecek ve direniş sönümlendirilecek; karar olumsuzsa da işçilere “sizin tercihlerinize karışmıyoruz” denilecek, yani “Gidin 4-C’yi imzalayın!”. Oysa kazanmanın tek yolu, Danıştay ne karar verirse versin, “Ankara’yı terk etmiyoruz, direniş bitmedi daha yeni başlıyor!” demektir.
On gündür direnişin üzerine çöken havanın dağıtılması, direnişin kaderinin Danıştay tarafından değil işçiler tarafından çizileceğinin vurgulanması gerekiyor. Danıştay kararı ne olursa olsun direnişi sürdürmek gerekiyor. 4-C’yi kabul etmek ölüm demektir, kölelik yasalarına boyun eğmek demektir, güvenceli değil geçici işçisiniz demektir, her gün kendinizi kapının önüne konmuş bulabilirsiniz demektir. Özelleştirme mağduru işçilere dayatılan oyun hep aynı, SEKA’da böyle oldu, Telekom’da da böyle oldu. Önce işçileri denize attılar, sonra da yılana sarılmalarını beklediler. Sonuçta yılana sarılanlar hep kaybettiler. Direnen SEKA işçileri ise kazandı. Ve Tekel’de de kazanmanın tek yolu direnişi sonuna kadar sürdürmek, 4-C yılanına sarılanlar ise daha baştan kaybedecek.
Danıştay’ın kararı açıklamaması ve bekleyiş direnişe büyük zararlar vermiştir. Danıştaya bel bağlayan işçiler kararı beklerken, güçlü ve direnen herkesin katıldığı bir eylem örgütlenemiyor doğal olarak. Hükümetin tanıdığı süre sonuna yaklaşırken güçlü ve direnişi sonuna kadar sürdürmeye kararlı büyük bir çoğunluk olması gerekirdi. Elbette işçilerin böyle bir çoğunluğunu saflara sokabilecek bir iradeye ihtiyaç olduğu gerçeği hemen kendini gösteriyor. Bu iradenin sendika olamayacağı da kendini ta en başından beri göstermiş durumda. Yaratılamayan direniş komiteleri gerçeği de önümüzde duruyor. Durum buyken sonucu tahmin etmek zor değil elbette. Ancak bu demek değil ki her şey bitmiştir. Çok zaman kalmadı önümüzde deniyorsa da yapılacak şey çoktur. Üstelik 4-C’ye imza atmayacak işçiler için zaman da çoktur. Ne kadar çok işçi direnirse, ne kadar sağlam durulursa, ne kadar güçlü vurulursa, özelleştirmeye karşı direniş ne kadar genelleştirilirse o kadar da kazanacak işçi sınıfı.
Tekel’de de Danıştay’ın dudağı değil, işçinin yumruğu son sözü söyleyecek.