20 Şubat: Güzel Ama Yetersiz Bir Eylem
TEKEL’in özelleştirme sürecinde sayıca çok fakat etkisiz eylemlerle zaman zaman gündeme gelen TEKEL işçileri, iş yerleri kapatılıp 4-C statüsüne geçirilmek istenince akıbeti uzun zamandır belli olan fakat hiçbir ciddi direniş hazırlığıyla cevabı verilmeyen sermayenin saldırısı kapıya dayanmış oldu. TEKEL işçilerinin Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelerek 14 Aralık’ta başlattıkları özlük hakkı mücadeleleri Abdi İpekçi Parkı’ndaki saldırıyla ivmelenmiş ve Türk-iş önündeki oturma eyleminden sonra kurulan çadırlarla son halini almıştı. Geçirilen süreç boyunca sendika bürokrasisi tarafından hiçbir ciddi eylem planı oluşturulmamış ve işçiler oturma eylemi, açlık grevi ve bekleyiş gibi pasif bir sürece mahkum edilmişti. İşçilerin muhalefetiyle ve tabandan zorlamasıyla yürüyen direniş, boğaz köprüsünü trafiğe kapatma, İzmir’de vapur işgal etme gibi işçilerin kendi inisiyatifleriyle koydukları eylemlerle hareketlense de sendika bürokrasisinin taban inisiyatifini dağıtmasıyla işçiler sendikaya tamamen bağımlı duruma getirilmişti. İşçilerin taban basıncı sonucu düzenlenen miting yüz bine yakın insanı biraraya getirirken sendika bürokrasisi enerjiyi soğurmaya çalışmış, işçiler taleplerini kürsüden söylemeyenlere cevaplarını platformu işgal ederek vermişlerdi. İşçilerin sert tepkisini alan Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu konfederasyonları toplayarak zoraki bir “genel grev” kararı almıştı. DİSK, KESK, TÜRK-İŞ ve Kamu-Sen ‘in ortak eylemi olması gereken 4 Şubat “genel grevi” örgütlenmemiş, böylece hem Türk-İş’in en başından beri rahatsızlık duyduğu direniş genel bir mücadele olmaktan daha da uzaklaşmış; hem de başarısızlığın suçu diğer konfederasyonlara atılarak TEKEL işçilerinin Türk-İş üzerindeki basıncı azaltılmıştı.
4 Şubat ertesinde ise sendika bürokratları işçileri pasif direniş konusunda tamamen hegemonyalarına alarak; “4-C’yi kabul eden işçiler hain değildir, onlar da bizim kardeşimizdir” diyerek “isteyen 4-C’yi imzalayabilir” demeye getirdiler. Mücadelede son günler yaklaşırken tehditlerini hiç esirgemeyen hükümet 28 Şubat’ta gerekeni yapacağı tehdidini savururken, sendika bürokratları işçilere pasif direniş, Gandi modeli gibi tavsiyelerde bulunmaktadır. İşçilerin en geri bilincine oynayan sendika ağaları ihaneti en açık noktalara kadar çekmiş ve 4 Şubat’tan 20 Şubat’a kadar işçileri bekleyişe terk ederek eylemsizlikle mücadeleyi adım adım uçuruma sürüklemeyi başarmıştır. Oysa ki ay sonuna kadar olan süre boyunca örgütlenecek eylemlerle hükümeti 4-C’den vazgeçmek zorunda bırakacak bir süreç örülebilirdi. DİSK, KESK, TÜRK-İŞ ve Kamu-Sen’in ortak aldıkları karar sonucu ise 20 Şubat için bir eylem çağrısı yapıldı. İçeriği diğer eylemlerden farklı olmayan bu çağrı sendikaların eyleme şube temsilcileri düzeyinde katılacak olmasıyla kendisini belli etmişti.

20 Şubat günü ise Kolej meydanında toplanan kitle Sakarya Cadde’sine doğru yürüyüşe geçti. Biz de Sürekli Devrim Hareketi olarak alanda ‘Yüklen Emekçi Kazanacağız’ yazılı pankartımızla, yaklaşık 50 kişilik kortejimizle ve “TEKEL işçisi yalnız değildir”, “Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği”, “TEKEL’in ateşi patronları yakacak” sloganlarımızla yerimizi aldık. Yaklaşık yirmi bin kişilik kortejin farklı kollardan Sakarya Caddesi’ne girişi bir coşku yaratsa da, sonuçları itibariyle 20 Şubat eylemi de, hemen ertesi gün Ankara’ya gelen kitlenin dağılması sonucu caydırıcı olmaktan uzak kaldı. Sürpriz olmayan bu durum ülke çapında genel bir direniş olarak örgütlenmeyen mücadelenin kaçınılmaz sonucudur. 24 saatlik oturma eyleminin ardından eylem, Pazar günü 12.30 da yapılan basın açıklamasıyla sona erdi.
20 Şubat eylemi ciddi bir şekilde yüklenildiği takdirde direnişteki gerilemeyi sona erdirebilecek ve mücadeleye yeni bir ivme verebilecek bir potansiyeli içerisinde barındırıyordu. Ancak sendikaların eyleme temsili düzeydeki katılımı, eylem süresinin bir günle sınırlandırılmasıyla 20 Şubat da bekleme sürecinin bir parçası olarak geçiştirildi. 20 Şubat eylemi sosyalist örgütlerin duyarlılığı ve sol kamuoyunun ilgisiyle birlikte bir kitlesellik yakalamışsa da, örgütlü işçi sınıfının alanlara taşınamamış olması ve halen mücadeleye devam eden Marmaray, Çemen Tekstil gibi işçi direnişlerinin enerjisinin Tekel işçileriyle biraraya getirilememiş olması eylemin etkisinin sınırlı olmasını beraberinde getirdi. Genel olarak işçilerin beklentilerinin Danıştay’ın vereceği bir yürütmeyi durdurma kararına indirgenmesi ve bu sürecin eylemsizlikle geçirilmesi mücadelenin sonuç alıcı eylemler örgütlenmediği takdirde sendikal bürokrasi eliyle sönümlendirileceğini göstermektedir.
Artık süre oldukça azalmakta, ve alınacak her eylem kararı acil bir önem taşıyor. Tek-Gıda İş ise Tekel işçilerinin zaten kazanmış olduğunu söyleyerek işçilerin mücadele azmini kırmaya çalışıyor. Sendika Türkiye’nin böyle bir eylem görmediğini, Tekel işçilerinin bir ilki başardığını söyleyerek işçilerin daha etkili eylemlere girişmesini engellemeye çalışıyor. Tekel işçileri uzun yıllardır görülmeyen bir hareketlilik yaratmış ve sol kamuoyunu ve sendikalar başta olmak üzere emek örgütlerini harekete geçirebilmiştir. Bundan sonra mücadelenin zaferle sonuçlanması için yapılması gereken şey, Tekel işçisinin kazandığı muazzam desteği aktif eylemlerle harekete geçirebilmek ve mücadeleci işçileri sermaye düzeninin saldırısını püskürtebilmek için mücadelenin orta yerine çekebilmektir.