KRİZİN FATURASI KAPİTALİSTLERE!
10 trilyon doları aşan hacmiyle -ki bu rakam 400 milyar dolarlık Türkiye Gayri Safi Milli Hasılası(GSMH)'nın 25 katı büyüklüğünde- dünyanın en büyük piyasası olarak değerlendirilen ABD mortgage piyasasında alarm zilleri çalıyor. Mortgage piyasasındaki kriz nedeniyle kısa süre içinde ABD ve Avrupa bankaları yaklaşık 150 milyar dolar zarar etti, çok sayıda ipotek bankası, aracı kredi kurumu battı. Sadece HSBC bankasının batık kredilerinin büyüklüğü 105 milyar dolara ulaştı. Olayların patlak verişinden beri d ünya borsaları ortalama %25 değer kaybetti. Borsalarda işlem gören şirketlerin hisse senetleri 5-6 trilyon dolar değer kaybetti.
Financial Times, 18 Ocak'ta kapitalistlerin korkularını şöyle özetliyordu: “Yatırımcılar artık belli bankaların yeterince likitideye sahip olup olmadıkları değil, ABD'yi ya da hatta dünyayı etkisi altına alacak bir resesyon riski üzerine kaygılanmaktalar.”
Çok uzun bir zamandır çok büyük bir krizin ayak seslerinin duyulduğu zaten tartışılıyordu. Şimdilerde son 20 yılın en büyük krizini yaşadığımızı söyleyenlerden süreci 1929 krizine benzetenlere kadar uzanan yelpazede en iyimser yorumlar bile uzun süre çıkılamayacak bir resesyondan kapı açıyorlar.
Gelelim krize, burjuva kalemlerin ötesinden sınıf perspektifinden bakmaya.
Kriz kelimesini kullanmaktan bile imtina ile kaçınan kapitalistler daralma, durgunluk, resesyon her ne derlerse desinler her daim krizleri tekil olaylara bağlayarak açıklamaya çalışırlar. Bugünlerde de benzer bir süreç yaşanıyor. Krizin başlangıcını tetikleyen bir olay alınarak krizin temel nedeni olarak gösterilir. Böylece kapitalist sistemin krizlerden bağımsız düşünülemeyecek özü gizlenmiş olur. Krizler, dengeli ve akılcı sistemde sapmalar olarak sunulur. Oysa Marks'ın ortaya koyduğu gibi kapitalist sistemde tetikleyicisi o ya da bu olan krizler kaçınılmazdır.
Egemenler her ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın kapitalizm krizlerden bağımsız düşünülemez. Kapitalizm trafik işaretleri, ışıklar, hız sınırlamaları ve hatta trafik kurallarının olmadığı bir trafik sistemi gibi. Kaza kaçınılmaz, o ya da bu yerde, o ya da bu zamanda. Kazanın sorumlusu ise sistemin temel mantığı.
Şu son yaşananları ele alalım. Bolca suçlanan mortgage piyasası mesela. Bankalar, yoğun rekabette kar hırsıyla kredileri geri ödemeyeceklere bile verdi. Ne de olsa ev ipotek altındaydı! En kötü geri alınır, yeniden satılırdı! Peki elde el konulan ev sayısı artınca ne olacak. Ev fiyatları düşmeye, piyasa durgunlaşmaya başlayacak. Bir de bu tabloya kredi verenleri ekleyin. Bunlar tabii ki parayı ceplerinden vermiyorlar, değişik fonlar altında başkalarından borç alıyorlar. Onlar da başkalarından… Her aşamada çok daha büyük katılımlarla ve toplam meblağdaki artışlarla devam ediyor süreç. Böyle olunca da bir noktada başlayan tıkanma kartopu etkisiyle büyüyerek ve içine yoluna çıkan her şeyi alarak ilerliyor.
Krizin tetikleyicisi mortgage balonunun patlayış sürecini daha detaylı irdeleyelim…
Mortgage Piyasasının İşleyişi
ABD'nin mortgage piyasası daha önce belirttiğimiz gibi 10 trilyon dolarlık dev bir piyasa. Bu piyasada risk açısından temelde dört tip kredi işlemekte. Birinci grupta normal koşullarda kredi alabilenlere açık, 20-30 yıl vadeli sabit ve düşük faizli krediler var. İkinci grup ise yüksek riskli grup(subprime mortgage). Bu grupta yıllık gelirleri yeterli olmayan, kredi sicillerinin kötülüğü nedeniyle normal koşullarda kredi alamayacak kişiler var. Bu kişilere verilen kredilerin riskinin yüksekliği faizlerini de yükseltiyor. Bu gruba verilen krediler, ilk iki yılı düşük faizli ancak daha sonra her yıl uluslararası piyasalara bağlı olarak belirlenen değişken faizli krediler. Üçüncü grup ise risk açısından ilk iki grubun arasında kalıyor ve Alt-A ismini alıyor. Mortgage kredi stokunun yüzde 74'ü ilk grupta. Buna karşın, Alt-A grubunun payı yüzde 6, yüksek riskli grubun ise yüzde 11. Bir de devletin desteklediği kredi türü var.
Stok değil de akım olarak baktığımızda, son yıllarda yüksek risk grubunun hızla payının arttığını görüyoruz. 2004-2006 arasında ABD'de yeni açılan mortgage kredilerinin yüzde 20'si bu türden krediler. 2006'da bu piyasanın ulaştığı değer 600 milyar dolar.
Artış sadece yüksek risk grubundaki kredi kullanımı ile sınırlı değil, benzer şekilde bu gruptaki geri ödenmeme oranı da artıyor. Ocak 2006'da bu gruptaki kredilerin geri ödenmeme oranı yüzde 8.4 düzeyindeyken, Ocak 2007'de ise bu oran yüzde 14.3'e fırladı.
Bur gruptakilerin risk düzeyini somutlarsak. Birincisi, yüksek risk grubundakilerin borçları için yapacakları anapara ve faiz ödemelerinin gelirlerine oranı genellikle yüzde 50'den yüksek. Aylık borç tutarlarını aylık gelirlerinden düştükten sonra ellerinde kalan para ile ailelerini geçindirmekte zorluk çekiyorlar. İkincisi, iki yıl ve daha öncesine gidildiğinde, geçmişte aldıkları kredileri geri ödeyememeleri nedeniyle mahkemeye düştükleri ya da o krediler ile edindikleri malların ellerinden alındığı belirleniyor. Üçüncüsü, son 12 ay içinde aylık ödemelerini 30 gün ya da son 24 ay içinde 60 gün aksatmışlar.
ABD'de şu anda mortgage kredi piyasasının yaklaşık 3.5 trilyon doları değişken faizli krediler. Yani ülkede genel faiz oranları arttığında, kredi borcu olan kişinin de faizi, dolayısıyla her ay ödediği taksitler artıyor. Bu değişken faizli mortgage'lerin bir bölümü, ABD'de faizlerin çok düşük (yıllık yüzde 1.5-2), ev fiyatlarının da hızla arttığı 2000'lı yılların başlarında verildi. İki yıl öncesine kadar ABD'de faizler son derece düşük olduğu için özellikle orta ve alt gelir grubundaki aileler değişken faizli kredileri kullanmayı tercih ediyordu. Bu k redilerin önemli bölümü de ödeme gücü nispeten daha düşük olan kişilere, yüksek riskli gruba verildi.
Bir yandan ABD Merkez Bankası'nın faizleri son beş yılda sürekli artırması, diğer yandan ABD konut piyasasının küçülmeye başlamasıyla birlikte konutların değerinin düşmesi, bu kredileri alanları zor duruma düşürdü.
ABD Merkez Bankası (FED) son iki yılda faiz oranlarını 17 kez artırdı. İki yıl önce 30 yıl vadeli kredilerin %4 olan faizi bugün %7.5'e çıktı. Birçok uzman bu faizin 2008 yılında yüzde 12'ye kadar yükselebileceğini düşünüyor. Bu durum da önümüzdeki iki yılda 2 milyondan fazla ailenin evsiz kalacağı anlamına geliyor. Zaten şimdiden icralık olan konut sayısında yaklaşık %75'lik bir artış yaşanıyor.
Yaşanan krizin etkileri ABD sınırlarını aşıyor; bu ülkeye mal satarak ayakta kalan Çin, Japonya başta olmak üzere bütün Asya ülkelerini yuvarlanan kartopu misali içine alarak etkisini artıracak.
Bu Noktaya Nasıl Gelindi?
ABD'de ev sahipliği oranlarında dikkate değer bir artış yaşandı. Bu artış büyük oranda yüksek riskli gruba verilen mortgage kredileriyle sağlandı. 1994'te ABD'de evsahipliği oranı %64, ki bu 1980'den bu yana yaklaşık aynı kalmıştır, iken 2004'e gelindiğinde bu oran %69,2'ye çıktı. Bu talep artışı ev fiyatlarını ve tüketici harcamalarının artışını da tetikledi. 1997 ile 2006 arasında ABD ev fiyatları %124 arttı.
Son yıllarda yüksek riskli grubun kullandığı kredi miktarı artsa da herkes halinden memnun gibiydi. Alınan evin değeri artıyordu. Krediyi veren kuruluşlar bu kredileri risk gruplarına ayırarak tekrar piyasaya sürüyor, bunları satın alacak yatırımcılar buluyordu. Aylık düzenli bir gelir beklentisi içindeki bu kredileri satın alan yatırımcı, riskli kredileri tercih ettiği için yüksek faiz kazanıyordu.
Ancak zincir yüksek riskli grubun kredileri geri ödeyememesi ve böylece el konulan evlerin sayısındaki artışla başladı. El konulan evler satılarak kredi geri döndürülmeye çalışılırken piyasadaki satış miktarı artınca gayrimenkul fiyatlarında durgunluk ve pek çok bölgesel piyasada fiyat gerilemeleri yaşandı.
Evlerin değeri düştüğünden ev satıldığında bankaya olan borç kapanmaya yetmez hale geldi. Bu noktada başvurulan temel yol evi bankaya bırakmak ve mortgage ödemelerine devam etmemek oldu. Son aylarda el konulan mortgage sayılarında önemli artışlar meydana geldi. Evlerin satılmak için piyasada kaldığı süre ortalama olarak neredeyse iki katına çıkarken yeni yapılmaya başlayan gayrimenkul sayılarındaki ciddi düşüş yaşanıyor. Piyasada artan satılık ev sayısı da fiyatları aşağı çekmeye devam ediyor.
Zincirleme etki şöyle sürüyor. Mortgage'lerde ödeme sıkıntıları çıkınca, bankalar her önüne gelene kredi vermeyi kesiyor. Kredi daralınca ev satışları düşüyor. Evlere talep azalınca ev fiyatları düşüyor. Bu kez paniğe kapılan, mortgage borçluları paniğe kapılıp evlerini satmaya kalkınca fiyatlar iyice baskı altına giriyor. Ev fiyatları düşünce, piyasaya tahvil olarak satılan kağıtların teminatı olan evler, kağıtların parasal değerini karşılayamayacak duruma geliyor. Rayting kuruluşları bu kağıtların raytingini düşürünce kağıtların fiyatları daha da düşüyor... Riskli fonlara para yatıranlar, paralarını çekmek isteyince fonlar yatırım yaptıkları varlıkları paraya çevirmek için satışa geçiyor. Bu durumda tüm piyasalarda satış baskısı artıyor…
Kriz mortgage balonunu patlattı. Ev fiyatları, bazı eyaletlerde %15 kadar, düştü. İnşaat sektörü %25 küçüldü ve yaklaşık 300 bin inşaat işçisi işini kaybetti. Durum daha da kötüye gidiyor. İnşaat sektörü batmanın eşiğinde. Kriz kredi sektörünü de vurmuş durumda. 150 milyar dolarlık bir zarar ve onlarca kurum var. Her şey çorap söküğü gibi geliyor. Sadece geçen ay 100 bin özel sektör çalışanı işsiz kaldı. Mortgage krizinden dolayı öğrencilerin üniversite kredilerinin bile zorda olduğu söyleniyor.
Mortgage piyasasında başlayan kriz borçlu ile borcu vereni arasında sınırlı kalmıyor. Borç veren bankalar, bu kredileri menkul kıymetleştirip bu menkul kıymetlerin yer aldığı fonların dünyanın her yerinde tasarruf sahiplerine pazarlıyor. Bu fonların değerleri düşüyor; fonlar giderek artan sorunlarla baş etmeye çalışıyorlar. Ama son aylarda bu tür fonların bu sorunların altında ezilmeye başladığı haberleri giderek artıyor.
Haziran ayının sonlarına doğru Bear Stearn şirketinin iki fonunu kapattığı açıklandı.
Temmuz ayında Standard ve Poor's, Moody's ve Fitch gibi kredi derecelendirme kuruluşlarının bu tür menkul kıymetlerin kredi notlarını düşürmeye başladığı görüldü. Son olarak da Fransız BNP Paribas bu tür yüksek riskli kredileri barındıran üç ayrı fonun işlemlerini dondurduğunu açıkladı. Hemen arkasından da büyük merkez bankalarının operasyonları başladı.
Krizin Faturası Kapitalistlere!
En iyimser yorumcuların bile uzun süreli bir resesyon beklediği bu krizin daha ayak seslerini duyuyoruz. Etkileri giderek artacak. Yaşamın normal işleyişinin dışında akmaya başladığı zamanlar, yani kapitalistlerin olaylar üzerindeki hakimiyetlerini kaybettiği zamanlar olanaklarla doludur. Krizler devrimlerin kapılarını aralar. Tabii ki güçlü bir sınıf mücadelesi ile birleştiğinde.
Kapitalistlerin gündelik yaşam üzerindeki hegemonyasını kaybettiği kriz anlarında kitlelerin tepkileri de olağanın dışına çıkar. Krizin yarattığı yıkımın yükünü taşımak istemeyen işçi sınıfı devrimci atılımları ateşleyebilir.
Krizler ve devrimler arasındaki ilişkinin farkında olarak krizin faturasını kapitalistlere ödetme şiarıyla hareket etmeliyiz. Krizin getireceği artan sefalet, işsizlik, açlığın, toplumsal çöküntünün faturasını kapitalistler, kazanılmış haklara saldırarak işçi sınıfına ödetmek istiyorlar. Sömürücülerin krizin faturasını ödememek için mücadeleyi yükseltelim. Faturayı sınıf mücadelesini yükselterek kapitalistlere ödetelim!