MARKSİZM VE EKOLOJİ

Acayipleşti havalar

Bir güneş, bir yağmur, bir kar,

Atom bombası denemelerinden diyorlar,

Stronsium 90 yağıyormuş

Ota, süte, ete…

Umuda, hürriyete, kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendimizle yarışmadayız gülüm

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,

Ya dünyamıza inecek ölüm.”

(Nazım Hikmet)

Doğal olan, doğaya ait olan her geçen gün tahrip ediliyor, yok ediliyor. Doğal besinlerimizin yerini genetiği ile oynanmış gıdalar alıyor; hava, su ve toprak hızla kirletiliyor, sanayi atıkları sularımıza, dolayısıyla toprağımıza ve besinlerimize karışıyor; nükleer santraller, zehirli gazlar, radyoaktif atıklar etrafımızı sarıyor; enerji kaynaklarımız tükeniyor…

Küresel ısınmanın dünyayı bir yok oluşun eşiğine getirdiği bir çağda yaşıyoruz. Doğa, kapitalizmin yarattığı tahribatı kaldıramayacak noktaya varmak üzere. Kapitalizm k üresel ısınmayı, çölleşmeyi, türlerin hızla yok oluşunu ve diğer doğal felaketleri engellemeyi bırakın, bunları hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Kapitalizmin doğada yarattığı felaket gözardı edilemeyecek, saklanamayacak kadar aşikar olduğundan beri insan-doğa uyumunun, biraradalığının nasıl sağlanacağı üzerine tartışmalar hız kazanmış durumda. Daha 1842'de “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” diyerek kapitalizmin doğaya bakışını tarifleyen Marksizmin de bu konuda söyleyeceği çok sözü olduğu aşikar. Her ne kadar çevresel felaketi, sorunun asıl kaynağı olan kapitalizmden yalıtık bir şekilde ele almak isteyen “yeşiller”, sosyalizmin çevre sorununu çözemeyeceği iddia etseler de bu böyle.

Çevreci Hareketten Marksizme Yönelik Eleştiriler

Yeşil hareket içinde kimi çevreler Marksizmin dünyaya bakışta ekolojik bir yaklaşım geliştiremeyeceğini, sosyalizmin çevre sorununa çözüm oluşturamayacağını iddia ediyorlar. Bu iddialarını Marksizme yönelttikleri bazı eleştiriler üzerine dayandırıyorlar. Bu yazımızda bu eleştirileri ve onlara yanıtlarımızı ortaya koyacağız.

Marksizm Aşırı Üretimciliği mi Övüyor?

Yeşil hareket içinde Marks ve Engels'e yönelik eleştirilerden biri onların aşırı üretimci bir tarih anlayışına sahip olduğudur. Bu eleştiriyi Marksizmin üretimi, sanayiyi, teknolojiyi yücelttiği noktasına kadar götürenlerden de bahsetmek mümkün. Bu eleştirilerin sahipleri yükselen insan uygarlığını, endüstri ve teknolojideki gelişmeleri doğaya yönelik bir saldırı olarak algılamaktalar.

Marks ve Engels, insanlığın bütün potansiyelinin gerçekleşmesini hedeflediklerinden ekonomik büyümeyi, sanayileşmeyi reddetmediler. Marks ve Engels, insanlığın potansiyelin gerçekleşmesinin insanoğlunun çevresindeki koşulların değiştirilmesi için amaçlı bir emek harcamasında yattığını fark etmişlerdi.

Engels, “Hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler oluşturur; insan onda değişiklikler oluşturarak, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı oluşturan da gene emektir.” diye yazıyordu(1).

Marks, insanların kendilerini çevreleyen maddi dünya tarafından koşullandırıldıklarını ve insanların o dünya ile etkin bir karşılıklı etkileşim içinde oldukları, o dünyayı kendileri için daha uygun hale getirmek için çalıştıkları gerçeğini ortaya koydu. Bu çaba içinde, insanlar hem yaşadıkları maddi koşulları, hem de kendilerini dönüşüme uğratıyorlardı. Tarihi materyalist yöntemle inceleyen Marks'a göre toplumdaki değişimi anlamanın yolu, insanların beslenme, barınma gibi temel sorunlarıyla nasıl başa çıktıklarını kavramaktan geçiyordu.

İnsan temel ihtiyaçlarını karşılama mücadelesinde ne zaman ihtiyaç duyduğundan fazlasını, yani artık değeri üretmeye başladı, o zaman sınıflı toplumların kapısını açtı. Marksistler, kıtlık ve insan emeğinin mümkün olan en düşük üretkenliği üzerine kurulu, yaşamın temel amacının hayatta kalabilmek olduğu ilkel komünizm aşamasından sınıflı toplumlara geçişi lanetle anmadı. Çünkü sınıflı toplumların başlaması insanın yaşamı üzerinde kontrolünü, dolayısıyla yaşam koşullarının iyileştirilmesine de işaret ediyordu. Sınıflı toplumların çeşitli biçimleri boyunca insanlık, emeğin üretkenliğini bütün insanlığa refah ve sağlıklı bir yaşam sağlayabilecek bugünkü seviyesine yükseltti. İnsanın yaşamı üzerindeki belirleyiciliği arttı. Sanayi, bilim ve teknolojideki gelişmeler, insanlığa sınıflı toplumların tarih sahnesinden kaldırmanın imkanını sağladı. Sınıflı toplumların yarattığı gelişme komünizmin gerekli önkoşulunu oluşturdu. İmkanlardaki bu sıçrama, insanlığı besleyebilecek kaynaklara sahip olması gereken, eşitlikçi bir toplum olan komünizmi bir düşten gerçekliğe dönüştü.

Marks ve Engels, bilim ve teknikteki gelişmelerin, sanayinin ortaya çıkışının mümkün kıldığı potansiyelleri anlatırken bunların kapitalizmin denetimi altında neye hizmet ettiğini ortaya koymaktan geri durmadı. Kapitalizmin emek gücünü ve doğayı sınırsız biçimde sömürüsünü, kapitalist üretimin bütün zenginliğin temel kaynağı olan toprağı ve emekçiyi nasıl kuruttuğunu açıkladılar. Kapitalin 1. cildinin “Büyük Ölçekli Endüstri ve Tarım” adlı bölümünde bu durumu, Marks şöyle anlatır:

“…kapitalist tarımdaki gelişme sadece işçiyi değil, toprağı da soyma sanatıdır. Bu ‘gelişme' belli bir zaman dilimi içinde toprağın verimliliğini aşırı artırarak, bu verimliliği yaratan ve çok uzun süreler kullanabilecek olan, doğal kaynakların yok edilmesi anlamında bir ‘gelişme'dir. Bir ülke, Birleşik Devletler örneğinde olduğu gibi, gelişmesinin temelini ne kadar büyük ölçekli endüstrileşmeye dayandırırsa, yok olma süreci o kadar hızlı olur. Bu nedenle, kapitalist üretim sadece yeryüzündeki tüm zenginliğin kaynağı olan toprak ve işçiyi paralel olarak sömürecek teknikler ile toplumsal üretim süreçlerinin kombinasyon derecesini geliştirir…”

Marks ve Engels açısından doğaya zarar veren bilim, teknik ilerlemeler ya da sanayi değil; onların küçük bir azınlığın çıkarları için kullanılmasına dayanan sınıflı toplumlardır. Doğaya zarar veren kar için emekçiyi ve hammadde kaynağı doğayı sınırsızca sömürmekten vazgeçemeyecek kapitalizmdir. Bilim ve teknikteki gelişmeler insanlığın doğayla uyum içinde yaşamasına hizmet edebilir, yeter ki onları kullanacak mekanizmanın temel dürtüsü kar, rekabet ve birikim olmasın.

Marksizm Doğa - İnsan Antagonizması mı Yaratıyor?

Yeşil çevrelerden yöneltilen diğer bir eleştiri ise Marksizmin doğa ile toplumu uzlaşmaz bir karşıtlık içinde algıladığı, birinin diğeri üzerinde kontrol kurması, insanlığın doğaya hükmetmesi kavrayışında olduğu iddiası üzerinden şekillenir.

Bu çevreler bu argümanlarını Engels'in Anti- Dühring'deki şu sözlerine dayandırmaktadırlar:
 “Üretim araçlarına toplum tarafından el konulması ile meta üretimi ve bunun sonucu ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar… Böylece ilk kez olarak insan, belli bir anlamda hayvanlar dünyasından kesinlikle ayrılır, hayvansal yaşama koşullarından gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. İnsanı çevreleyen, şimdiye değin insanı egemenliği altında tutan yaşama koşulları alanı şimdi, kendi öz toplum yaşamlarının efendileri niteliği ile ilk kez olarak doğanın gerçek ve bilinçli efendileri durumuna gelen insanların egemenliği ve denetimi altına geçer.”(2)

Engels, bu sözleriyle, insanın kendinin efendisi olması için doğa üzerinde kontrol kurması gerektiğini ifade ettiğini; bu durumun da insan ile doğa arasında bir antagonizma, uzlaşmaz bir karşıtlığın varlığı algılayışını ifade ettiği iddia edilmektedir. İddiaların aksine Engels, doğa üzerinde kurulan egemenliği doğa yasalarını tanıma ve uygulamayla sınırlandırmaktadır. Bunu şu sözlerinde rahatlıkla görebiliriz:
”Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşme durumuna zemin hazırladıklarını, akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alplerdeki İtalyanlar…çam ormanlarını…yok ederken bölgelerindeki sütçülük sanayinin kökünü kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa'da patatesi yayanlar…sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olabilmemizden öteye gitmez.”(3)

Marks ve Engels, doğanın bütünsel bir şekilde; doğadaki herşeyin birbirleriyle ilişkileri göz önünde bulundurularak, kendisini şartlandıran ve kendisinin şartlandırdığı koşullarla birlikte kavranması gerektiğini belirttiler: “Çünkü doğada hiçbir şey ayrı ayrı oluşmaz. Her şey diğerlerini etkiler ve diğerlerinin etkisi altında kalır ve çoğu zaman da doğa bilimcilerin en basit şeyleri bile açıkça görmesini önleyen, bu çok yönlü hareketin ve karşılıklı etkilerin unutulmasıdır”(4)

Marksist felsefenin temel belirleyeni olan diyalektiğin doğaya uygulanışında, doğa toplum ikiliğinin olamayacağını görürüz. Doğanın diyalektiği içinde insan ve doğa, iki ayrı şey olarak değil, birbirinin parçası olarak kavranır. Marks, insan ile doğanın sürekli etkileşim içinde olduğunu şu sözleriyle ortaya koyar: “... insan doğaya bağlı olarak yaşar. Doğa insanın vücududur. Insan ölmemek için doğayla iyi ve sürekli bir diyalog içindeolmalıdır. Insanın fiziksel ve beyinsel yaşamının doğaya bağlı olduğunu söylemek aslında doğanın kendisine bağlı olduğunu söylemek demektir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.”

Doğa ve toplum aralarındaki karşılıklı ilişkiyle birbirini dönüştürür. Alman İdeolojisi'nde Marks ve Engels insan ve doğa birliğini şu şekilde ifade etmiştir: “Tarihi doğa tarihi ve insanların tarihi diye ikiye ayırabiliriz. Bununla birlikte bu iki yön birbirlerinden ayrılamazlar; insanlar var oldukça, insanların tarihi ile doğanın tarihi karşılıklı olarak birbirini koşullandırırlar “(5)

Marks ve Engels'e göre insan kendisiyle doğa arasındaki ilişkiyi emek dolayımıyla kurar, düzenler ve doğayı dönüştürür. Engels, “emek, ona zenginliğe çevirdiği materyali sağlayan doğayla birlikte bütün zenginliklerin kaynağıdır. Ancak bu kadarla kalmaz. O, tüm insan var oluşunun birincil temel koşuludur ve belirli bir anlamda, bu öyle bir ölçüdedir ki, emek insanın kendisini yarattı demek gerekir”(6) demektedir.

Marks ve Engels zenginliğin kaynağı olarak emek ve doğayı gördükleri için Alman İşçi Partisi Programı'nı doğanın önemini görmezden geldiği ve emeği doğaüstü bir güç olarak ele aldığı gerekçesiyle eleştirmişlerdir: “Emek bütün zenginliğin kaynağı değildir. Doğa da emek kadar, kullanım değerlerinin (ve elbette maddi zenginlik bunlardan oluşur!) kaynağıdır ki, emeğin kendisi de doğal gücün, insanın emek gücünün ifadesinden başka bir şey değildir.”(7)

Eleştirilerin Ardındaki Çözüm Önerisi

Marksizme bu eleştirileri yöneltenlerin ortaya koydukları çözüm önerileri nedir peki?

Temel olarak eleştiri sahiplerinin görüşlerini iki ana bakış altında toplayabiliriz. Birinci bakış açısı çevre sorununun çözümünün sürdürülebilir kalkınma yaklaşımında olduğunu savunur. Adından da anlaşıldığı üzere bu argüman çerçevesinde sürdürülebilir bir ekonomik gelişme sürecini takip edilmesi gerektiği tartışılır. Bu tezin sahipleri aslında gizliden gizliye sürdürülebilir bir kapitalizm tartışması yaparlar.

Kapitalizmin politik ve ekonomik olarak sürdürülemez olduğunu her geçen gün tekrar tekrar ortaya koymakta, hatta bu gerçeği gözlerimizin içine sokmaktadır. Kapitalist sistemin itici gücü sermaye birikimi, sermaye sahiplerinin karlarını doğanın ve emeğin yoğun sömürüsü üzerinden maksimize etmesi ile yükselir:

“[Kapitalizmle beraber] tarihte ilk kez olmak üzere, doğa insanlık için bir obje (nesne) ve kullanım değeri haline geldi ve kendisi için var olan bir güç olarak algılanmaktan çıktı. Bu eğilim sonucu, kapital, doğal süreçleri zorlayarak, onu kendi gereksinimleri için sınırsızca kullandı.”(8)

Marksizme yönelik eleştiri sahiplerinin bir diğer kanadı da çevre sorunun çözümünün ancak insanın doğaya müdahalesinin ortadan kalkmasıyla mümkün olacağını savunurlar. Sanayinin, teknolojinin insanı doğa karşısında bir hükmedici haline getirdiği için insan uygarlığının tarihsel gelişimini reddederek bir tür ilkel komünal topluma dönme hayali içinde olurlar.

Bu bakış açısına karşı uzun uzadıya tartışmalara girmeden bu ekolojistlerin insanı tekrar kıtlığın, yoksulluğun, hastalıklar karşısında acizliğin çağına götürmeye çalıştığını söylemek gerekir. Başta da belirttiğimiz gibi ilkel komünal toplumdan sınıflı toplumlara geçiş tarihsel gelişmenin karşı konulamaz bir zorunluluğuydu. Tarihin çarklarını geriye çevirmeye çal