Sosyal Demokrasi* ve Türkiye'deki Ulusal Mücadeleler

I: Türkiye'deki Durum

Parti basınında, özellikle de Rus kesiminde hepimiz Türkiye'deki olayları diplomatik entrikanın saf bir ürünü olarak yansıtma çabasına çok sık rastlıyoruz(A). Zaman zaman, basında Türk zulmünün temelde düzmece, başıbozukların mükemmel Hıristiyanlar ve Ermeni isyanlarının da Rus rubleleriyle çalışan ajanların işi olduğunu savunan seslerle bile karşılaşabilirsiniz.

Bu pozisyona dair her şeyden önce dikkati çeken ise bunun burjuva bakış açısından hiçbir şekilde farklı olmadığıdır. İki durumda da gördüğümüz şey büyük sosyal fenomenlerin çeşitli ‘ajanlara', yani diplomatik makamların kasıtlı eylemlerine indirgenmesidir. Burjuva politikacılarının durduğu yerden bakıldığında, bu görüşler tabii ki şaşırtıcı değildir: bu insanlar tarihi bu çerçevede yapmaktadırlar ve çünkü bunların kısa vadeli çıkarlarına göre aldıkları pozisyon için diplomatik entrikanın en ince ayrıntısı büyük pratik öneme sahiptir. Fakat olayları sadece uluslar arası çerçevede açıklayan ve her şeyden önce toplumsal yaşamın fenomenlerinin daha derinde yatan maddi nedenlerine inen Sosyal Demokrasi için aynı politika tamamen boş görünür. Aksine, iç politikada olduğu gibi dış politikada da sosyal demokrasi iki durumda da aynı bakış açıları tarafından, yani söz konusu olgunun içsel toplumsal koşulları ve genel ilkelerimiz tarafından belirlenmesi gereken kendi pozisyonunu geliştirebilir.

Öyleyse bu koşullar burada ilgilendiğimiz Türkiye'deki ulusal mücadelelere göre nasıl duruyor? Son zamanlara kadar Basının bir kısmında Türkiye ‘farklı milliyetlerin yüzyıllardan beri barış içinde bir arada bulunduğu', ‘en kapsamlı otonomiye sahip olduğu' ve sadece Avrupa diplomasisinin Türkiye'nin mutlu halklarını ezildiklerine inandırarak ve masum Sultan'ın ‘defalarca bahşettiği reformlarını' uygulamasını engelleyerek yapay bir şekilde hoşnutsuzluk yarattığı bir cennet olarak gösteriliyordu(1).

Bu iddialar koşulların büyük oranda göz ardı edilmesine dayanıyor.

Bu yüzyılın başlarına kadar, Türkiye her milliyetin, her vilayetin ve her cemaatin kendi ayrı yaşam biçimlerine sahip olduğu, alışkın olduğu acılara sabırla katlandığı ve bir doğu despotizmi için gerçek bir temel oluşturduğu bir takas ekonomisine dayalı bir ülkeydi. Bu koşullar belki baskıcı olabilirler, ancak bununla birlikte büyük bir değişmezlikle ayırt ediliyorlardı ve bu yüzden uzun bir zaman boyunca hükmedilen halkları isyana sevk etmeden varlıklarını sürdürebildiler. Bu yüzyılın başından beri tüm bunlar hatırı sayılır ölçüde değişti. Avrupa'nın güçlü ve merkezi devletleriyle olan anlaşmazlık yüzünden sarsılmış, özellikle de Rusya tarafından tehdit edilen Türkiye kendini iç reformlar yapmak konusunda zorlanmış olarak buldu ve bu gereklilik kendini ilk olarak II . Mahmut'ta(1808-1839) ifade etti. Reformlar feodal hükümeti ortadan kaldırdı, onun yerine merkezi bir bürokrasi, kalıcı bir ordu ve yeni bir finansal sistem getirdi. Modern reformların her zaman olduğu gibi muazzam bedelleri oldu ve halkın maddi çıkarlarının diline çevrildiği zaman bu reformlar vergilerde devasa bir artış demekti. Her baş hayvanla her saman parçası için toplanan yüksek dolaylı vergiler; gümrük vergileri; damga vergileri ve kelle vergileri; yılda dört defa artırılan öşür vergisi ve bir de doğrudan gelir vergisi, ki şehirlerde yüzde 30'a, kırsalda yüzde 40'a denk geliyordu; bunların yanında Hıristiyanlar için askerlik hizmeti vergisi ve son olarak artan mecburi hizmetler; işte bunlar halkın reforme edilmiş devletin harcamalarını nasıl ödediğini gösteriyor. Fakat bu sadece katlanılan sıkıntılar hakkında doğru bir fikir veren Türkiye'nin kendine özgü hükümet sistemidir. Modern ve ortaçağa özgü ilkelerin farklı bir karışımı olarak, bu sistem idari bakımdan aşırı merkezi bir şekilde başkente bağlı olan büyük sayıda yönetsel otoriteden, mahkemelerden ve meclislerden oluşmaktadır. Ancak aynı zamanda bütün kamusal pozisyonların fiilen rüşvete dayalı olduğu, merkezi hükümetin ödeme yapmadığı, geliri yerli nüfustan sağlanan bir tür bürokratik imtiyaz sistemidir bu. Bu yüzden paşa mümkün olduğu kadar çok parayı İstanbul'a gönderdiği sürece vilayetini dilediği gibi soyabilir. Bu yüzden kadı bağlı bulunduğu makamın yetkisiyle cebirle finanse edilir, çünkü makamı için İstanbul'a bizzat haraç ödemek zorundadır. Ancak en önemlisi karşılık beklemeden iyilik yapan kişilere benzeyen Fransız devrim öncesi rejiminin genel valisiyle karşılaştırıldığında mültezimlerin elinde bulunan vergi sisteminin, düzen ve kural yokluğuyla ve sınırsız gelişigüzellikle sonuçlanmasıdır. Ve sonunda bürokrasinin ellerinde zorunlu hizmetler dizginsiz gasp ve halkın sömürülmesine dönüştü.

Açıkça böyle oluşturulan bir hükümet Avrupa modelinden kökten farklıdır. Bir yanda merkezi hükümet insanları soyarken ve böylece kendi bürokratik yapısını sürdürürken, diğer yandan bürokrasi insanları bizzat soyar ve böylece merkezi hükümeti finanse eder. Sonuç olarak Türkiye'de bürokrasi içerisinde yaşamı halkın profesyonelce yağmalanmasıyla finanse edilen bireylerin doğrudan bir ekonomik faktörü temsil ettiği, toplumun özel ve kalabalık bir sınıfı olarak ortaya çıkar.

Aynı zamanda ve reformlara bağlı olarak Hıristiyan köylülerin toprak mülkiyeti koşullarında, Türk toprak sahipleriyle ilişkilendirildiğinde güçlü bir şekilde onların aleyhine bir değişim yaşandı. İkincisi, yani genel olarak eski feodal bey, tam Hıristiyan modelindeki gibi işini miras yoluyla devam ettirme olanağına sahipti. Tımar sistemi reformla ortadan kaldırıldığında ve o ana kadar kendileri tarafından sipahilere ödenmiş olan aşar vergisi hazineye aktarıldığında feodal bey toprak üzerinde hak iddia etmeye çabaladı; sonuç olarak köylüler için yeni bir vergi –toprak kirası- eski öşür vergisinin yanında ortaya çıktı, bu vergi öşür çıkarıldıktan sonra kalan kazancın üçte biri miktarındaydı. Hıristiyan köylü için genellikle tüm bu olağanüstü şeylerin ortasında Müslüman camisine şartlı olarak az miktarda toprak hediye etmekten ve sonra da kiranın zorunlu vergi olduğu ancak en azından öşürden muaf olan bu toprağı kiralık olarak geri almaktan başka hiçbir kurtuluş yoktu. 1870'lerin sonunda Türkiye'deki meşruta mülkiyeti tarım yapılabilen toprak mülkiyetinin yarısından fazlasına ulaşmıştı.

Bu yüzden reformlara halkın maddi koşullarının korkunç bir kötüleşmesi eşlik etmişti. Ancak onları özel olarak katlanılmaz yapan bu durumun içinde yer alan tamamen modern bir nitelikti, yani güvensizlik: düzensiz vergi sistemi, düzensiz değişen toprak mülkiyeti ilişkileri, ancak hepsinden öte, ayni olarak ödenen vergiden para olarak ödenen vergiye dönüşümün ve dış ticaretin gelişmesi sonucu olan para ekonomisi.

Eski koşullar kötüleşmiş ve değişmezlikleri sonsuza kadar yok olmuştu.

II. Dağılma

Türkiye tarihinde önceki makalemizde uğraştığımız dönem bir anlamda Rusya'yı anımsatıyor. Fakat Kırım Savaşı'ndan(B) sonraki reformlar Rusya'da bir ve aynı anda kapitalizmin hızlı gelişimini, yönetsel ve finansal deşikliklerin maddi temellerini ve militarizmin ileriki gelişimini yaratırken, Türkiye'de modern reformlara denk gelen ekonomik dönüşüm ortalarda yoktu. Türkiye'de yerli bir endüstri kurmaya yönelik tüm çabalar başarısız oldu. Hükümet tarafından kurulan az sayıda fabrika kalitesiz ve pahalı ürünler üretiyordu. Burjuva düzeninin en temel ön koşullarının yokluğu - kişi ve mülkiyetin güvenliği, en azından kanun önünde resmi eşitlik, dini yasadan ayrı medeni yasa, modern iletişim yolları, vb. – kapitalist üretim biçimlerinin oluşmasını tamamen imkânsız hale getiriyordu. Avrupalı devletlerin Türkiye'ye yönelik ticaret politikası da aynı yönde işliyor, Türkiye'nin siyasi güçsüzlüğünü kendi endüstrilerine korumasız bir pazar sağlamak için sömürüyorlardı. Şimdiye kadar ticaretin yanında, tefecilik yerli sermayenin tek tezahürüydü. İktisadi olarak, bu nedenle, Türkiye çoğu durumda mülkiyet ilişkilerinin yarı-feodal karakterlerinden bile kurtulamadıkları en ilkel köylü tarımına sahip olarak kaldı.

Para ekonomisi için gerekli maddi temelin hükümet ve onunla ilgili, onun tarafından düzeltilen, finansal vergi biçimlerine paralel olarak gelişmediği açıktır ve gelişemediği için bir dağılma aşamasına doğru gidiyordu.

Türkiye'nin dağılması iki farklı uçta aynı anda açıkça görülür hale geldi. Bir yanda köylü ekonomisi sürekli zarar etmeye başladı. Bu durum somut ifadesini çoktan köy topluluğunun organik bir parçası haline gelmiş ve koşulların çıban gibi kötüleşmesine işaret eden tefecilerde bulur. Aylık yüzde 3'lük faiz oranları Türk köylerinde süreklilik gösteren bir olguydu, köyün sessiz dramının hep aynı olan sonuysa köylünün ülkede onu modern işçi sınıfının parçası haline getirecek üretim biçimlerinin yokluğunda proleterleşmesiydi, bunun sonucu olarak sıklıkla lumpen-proletarya tabakasına doğru batıyordu. Bu olgunun daha ileri sonuçları tarımın çöküşü, yıkıcı açlık ve şap salgınları oldu.

Diğer yanda devlet hazinesi açık veriyordu. Türkiye 1854'ten beri bitmez tükenmez dış borçlanma yoluna girmişti. Paris ve Londra'nın tefecileri Ermeni ve Rum tefecilerin köylerde yaptığını başkentte yapıyordu. Yönetmek bundan böyle daha zordu ve yönetilenler bundan böyle daha hoşnutsuzdu. Başkentteki ve köydeki iflas; İstanbul'daki saray devrimleri ve vilayetlerdeki halk ayaklanmaları; tüm bunlar içteki çöküşün nihai sonuçlarıydı. Bu durumdan bir çıkış yolu bulmak imkânsızdı. Ancak ekonomik ve toplumsal yaşamın toptan dönüşümü, kapitalist üretim biçimlerine geçiş bir çare olabilirdi. Fakat böyle bir dönüşümün kaynağı ya da onu temsilcisi olarak öne çıkacak bir sınıf daha önce olmadığı gibi şimdi de yok. Sultanın ‘durmadan bahşettiği reformlar' açıkça zorlukların üstesinden gelemedi, çünkü bunlar toplumsal ve ekonomik yaşama dokunmayan ve bürokrasinin hakim çıkarlarına aykırı olduğu için genellikle kağıt üstünde kalan kanuni yeniliklerden fazlası değillerdi.

Türkiye kendini bütün olarak tekrar yenileyemez. En başta birçok farklı topraktan meydana geldi. Yaşam tarzının değişmezliği, milliyetlerin(uyrukların) ve vilayetlerin kendine yeterliği ortadan kalkmıştı. Ancak onları içeriden birleştirecek hiçbir maddi çıkar, hiçbir ortak gelişme yaratılmamıştı. Tersine, ikisi birden Türk devletine ait olan baskı ve sefalet artık daha büyük hale geldi. Sonuç olarak farklı ulusal grupların doğal bir bütünden ayrılma ve içgüdüsel olarak özerk bir şekilde daha yüksek toplumsal gelişim yolları arama eğilimleri vardı. Bu yüzden Türkiye üzerine şu tarihsel söz söyleniyordu: Türkiye tam bir yıkım yaşıyor.

Osmanlı hükümetine bağlı tüm unsurlar zayıflayan devlet organizmasının sefaletini yaşamış ve değişik Müslüman halklar – Nasıralılar, Araplar, Kürtler – Türk boyunduruğuna karşı ayaklanmış olsalar da ayrılıkçı eğilimler hepsinden önce Hıristiyan topraklarına yayıldı. Burada maddi çıkarlardaki çatışmalar sıklıkla ulusal sınırlara denk düştü. Hıristiyan'ın hakları tanınmaz, yemini bir Müslüman'a karşı değersizdir, silah taşıyamaz ve bir kural olarak hiçbir devlet dairesinde çalışamaz. Fakat daha da önemlisi bir köylü olarak çoğunlukla Müslüman toprak sahibinin toprağında oturur ve Müslüman memurlar tarafından soyulup soğana çevrilir. Bu yüzden, halk içinde küçük köylüler ve toprak kiracıları ile memur ve toprak sahipleri arasında, örneğin koşulların İrlanda'yı hatırlattığı Bosna-Hersek'te, sık sık sınıf mücadeleleri yaşanıyor. Ekonomik ve yasal baskının yarattığı muhalefet ulusal ve dini çelişkilerin ortasında kullanıma hazır bir ideoloji buldu. Dini unsurların eklenmesi bunlara özellikle kaba ve vahşi bir karakter kazandırdı. Bu nedenle Hıristiyan ulusların, Yunanlılar, Bosna-Hersekliler, Sırplar ve Bulgarların Türkiye'ye karşı ölümüne mücadelesini yaratacak olan tüm öğeler oluşmuştu. Şimdi de sıra Ermenilerdeydi.

Burada kabataslak çizdiğimiz koşullar karşısında, Türkiye'deki ayaklanma ve ulusal mücadelelerin Rus hükümetinin ajanları tarafından yapay olarak üretildiği iddiaları, burjuvazinin tüm modern emek hareketinin az sayıda sosyal demokrat ajitatörün işi olduğu iddiasından daha ciddi değildir. Herkesin kabul ettiği gibi Türkiye'nin çöküşü sadece kendi devingenliğinden gelişmiyor. Herkesin kabul ettiği gibi Rus kazaklarının şefkatli elleri Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan'ın doğumlarında ebelik hizmetini yerine getirdi ve Rus rublesi Karadeniz'in tarihsel dramında sürekli baş aktörüdür. Ancak burada diplomasi yüzyıllardır süren adaletsizlik ve sömürüyle yüklü yanıcı bir maddeye yanan bir tahta atmaktan fazlası değildi.

Burada ilgilenmek zorunda olduğumuz şey doğa yasalarının kaçınılmazlığında gelişen tarihsel bir süreç. Türkiye'deki arkaik(eski) ekonomik biçimlerin mali sistem ve para ekonomisine rağmen sürdürülmesinin imkânsızlığı ve para ekonomisinin kapitalizme evrilmesinin mümkün olmaması Balkan yarımadasındaki olayları anlamak için anahtar konumunda. Türk despotizminin varlığının temeli göz ardı ediliyor. Fakat onun modern bir devlete doğru gelişiminin temeli yaratılmıyor. Sonuç olarak bir hükümet biçimi değil bir devlet olarak, sınıf mücadelesiyle değil farklı milliyetlerin mücadeleleriyle yıkılmalı. Ve burada yaratılan yenilenmiş bir Türkiye değil, onun enkazından oluşmuş bir dizi yeni devlet.

Durum budur. Şimdi tartışmamız gereken sosyal demokrasinin Türkiye'de yaşanan gelişmeler konusunda nasıl konum alması gerektiğidir.

III: Sosyal Demokrasinin Bakış Açısı

Sosyal Demokrasinin Türkiye'deki gelişmeler karşısındaki pozisyonu ne olabilir? İlkesel olarak Sosyal Demokrasi her zaman özgürlük talebinden yana durur. Hıristiyan milletler, buradaki durumda Ermeniler, kendilerini Türk yönetiminin boyunduruğundan kurtarmak istiyorlar ve Sosyal Demokrasi koşulsuz şekilde onların davasını desteklediğini ilan etmelidir.

Şüphesiz, iç sorunlarda olduğu gibi dış politikada da hiçbir şeye şematik bakmamalıyız. Ulusal mücadele özgürlük için mücadelenin her zaman en uygun yolu değildir. Örneğin ulusal sorun Polonya, Alsas-Loren ve Bohemya'da farklı bir biçim alır. Bütün bu durumlarda, karşılaştığımız şey ilhak edilen toprakların egemen olunan topraklar haline gelişinin karşı kapitalist asimilasyon sürecidir ki bu ayrılıkçı çabaları iktidarsızlıkla suçlar. Güçlerin ulusal mücadeleler içinde parçalanmasını değil birliğini savunmak işçi sınıfı hareketinin çıkarınadır. Fakat Türkiye'deki ayaklanmalar problemi bağlamında ele alındığında, durum farklıdır: Hıristiyan toprakları Türkiye'ye sadece zor yoluyla bağlıdır, buralarda bir işçi sınıfı hareketi yoktur, bunların durumları doğal toplumsal gelişim, hatta çözülme sonucu giderek kötüleşiyor ve bu yüzden özgürlük talepleri burada kendilerini ancak ulusal mücadele biçiminde hissettirebilir, bu nedenle bizim bu yöndeki bir çözüm taraftarlığımız hiçbir şüpheye yer bırakmaz, bırakamaz. Bizim işimiz Ermeniler için pratik talepler sıralamak, ya da burada istenen politik biçimi belirlemek olamaz, bunun için içsel ve uluslararası koşullar kadar Ermenistan'ın kendi talepleri göz önüne alınmalıdır. Bizim için bu durumda sorun her şeyden önce genel bakış açısıdır ve bu ayaklanmacılara karşı çıkmamızı değil onların yanında olmamızı gerektirir.

Fakat sosyal demokrasinin pratik çıkarlarını ilgilendiren durum nedir? Sözü geçen ilkeli tutumu benimsemekle bunlar çelişmiyor mu? Bunun tam olarak zıddını üç nokta üzerinden kanıtlayabileceğimizi düşünüyoruz.

Öncelikle Hıristiyan topraklarının Türkiye'den bağımsızlığı uluslararası politik yaşamda ileri bir adım anlamına geliyor. Kapitalist dünyadaki farklı çıkarların bir noktaya yöneldiği bugünün Türkiye'sininki gibi bir suni pozisyonun varlığı genel politik gelişim karşısında baskılayıcı ve frenleyici bir etkiye sahiptir. Doğu Sorunu, Alsas-Loren'le birlikte, Avrupalı güçleri bir taktik ve hile politikası izlemeyi tercihe, gerçek çıkarlarını hileli isimlerin arkasına gizlemeye ve bunları hile ile elde etmeye çalışmaya zorluyor. Hıristiyan ulusların Türkiye'den bağımsızlıklarını kazanmasıyla burjuva politikaları son idealist paçavralarının birinden - ‘Hıristiyanların korunması' - sıyrılmış olacak ve gerçek içeriğine, çıplak yağmalama arzusu, indirgenmiş olacak. Bu, bizim davamıza burjuva partilerinin her türden liberal ve aydınlanmacı programlarının safça ve basitçe para sorununa indirdiği için faydalıdır.

İkinci olarak, Hıristiyan topraklarının Türkiye'den ayrılmasının ilerici bir olgu, bir sosyal gelişme hareketi olduğu önceki yazılardan ortaya çıkmaktadır ve bunun için bölünme Türk topraklarının daha yüksek toplumsal yaşam biçimlerine ulaşması için tek yoldur. Herhangi bir toprak parçası Türk yönetimi altında olduğu sürece hiçbir modern kapitalist gelişme sorunu olamaz. Türkiye'den ayrı olarak, bu Avrupa tarzı devlet biçimi ve kapitalist kurumları gerektirir ve yavaş yavaş kapitalist gelişimin genel akımına girilir. Bu nedenle Yunanistan ve Romanya Türkiye'den ayrılışlarından beri dikkat çekici bir gelişme gösterdiler. Tüm bu yeni oluşan devletlerin küçük devletler olduğu doğrudur, ancak yine de bunların kurulmasını bir politik parçalanma süreci olarak görmek yanlış olurdu. Türkiye kelimenin modern anlamında bir büyük güç değildir. Fakat burjuva gelişimin yaşandığı ülkelerde modern işçi sınıfı hareketi için, sosyal demokrasi için, örneğin Romanya'da hali hazırda ve Bulgaristan'da bir yere kadar olduğu gibi, gerekli zemin hazırlanmaktadır(2). Böylece bizim en yüksek uluslararası çıkarımız, yani sosyalist hareketin tüm ülkelerde sağlam bir zemin bulması gereği sağlanmış oluyor.

Üçüncü ve son olarak, Türkiye'nin çözülmesi sorunu Rusya'nın Avrupa'daki iktidarı sorunuyla yakından ilgilidir ve sorunun merkezi de budur. Basınımız zaman zaman Türkiye'nin tarafını tuttuğunda bile bu doğuştan gelen bir gaddarlıkla ya da çokeşlilik taraftarlarının tercihiyle olmadı. Açıkça, bunun temeli Türkiye'nin cesedi üzerinden dünya hâkimiyetinin yolunu arayan ve kendi Hıristiyan uluslarını İstanbul'a ilerlemek için bir araç olarak kullanmak isteyen Rus mutlakıyetçiliğinin arzularının gerekli bir muhalefetiydi. Ancak bize göre bu menfaat tamamen yanlış şekilde uygulandı ve Rusya'ya karşı tedbirler olduklarından farklı yerlerde arandı.

Önceki deneyimler göstermiştir ki, Rusya Balkan yarımadasına yönelik politikasında genellikle istediklerinin tam tersini elde etti. Türk yönetiminden kurtulan halklar Rusya'nın iyilikseverliğini ‘nankörlükle' ödediler, yani açık bir şekilde Türk boyunduruğunun yerine Rusya'nınkinin geçmesini reddettiler. Ancak bu sadece Rus diplomatlar için beklenmedikti, Balkan devletlerinin bu hareketleri şaşırtıcı olmaktan çok uzaktı. Rusya ile onlar arasında doğal bir çıkar karşıtlığı vardı, aynı kuzu ile kurt, av ile avcı arasındaki gibi. Türkiye'ye bağımlılık bu çıkar karşıtlığını gizleyen bir örtüdür, hatta bunun görünüşte ve geçici bir şekilde ortak çıkar olarak ortaya çıkmasına izin verir. Kitleler karmaşık ve uzak fikirlerle uğraşmazlar. Türkiye'deki ulusal başkaldırılar açıkça kitlesel hareketler olduklarından, o anki çıkarlarına denk düşen ilk ve en iyi yöntemleri benimserler, bu Rusya'nın iğrenç diplomasisi olsa bile. Fakat Hıristiyan topraklarıyla Türkiye arasındaki bağlar kopar kopmaz, Rus diplomasisi gerçek yüzünü, saf bir iğrençlik şeklinde gösterir ve kurtulmuş toprak anında içgüdüsel olarak Rusya'ya karşı döner. Eğer Türkiye'nin hükmettiği uluslar Rusya'nın müttefikleriyse, Türkiye'den bağımsızlaşan uluslar bir o kadar Rusya'nın doğal düşmanları olurlar. Bulgaristan'ın Rusya'ya yönelik bugünkü politikası büyük oranda yarı-bağımsızlığının, onu Türkiye'ye hala bağlayan zincirin sonucudur.

Ancak, daha da önemlisi bu süreçte ortaya çıkan başka bir sonuçtur. Hıristiyan topraklarının Türkiye'den kurtuluşu aynı şekilde Türkiye'nin kendi Hıristiyan unsurlarından kurtuluşu olarak ele alınıyor. Bunlar kesinlikle Avrupa diplomasisinin Türkiye'deki faaliyeti için itici güç olarak hizmet ediyorlar ve bu koşulsuz olarak onları Rusya'nın tarafına sevk ediyor. Dahası, Türkiye'yi savaş sırasında direnemez hale getiren de bunlar. Hıristiyanlar Türk silahlı kuvvetlerinde hizmet vermiyor, ancak ona karşı ayaklanmaya hazırlar. Bu yüzden dışarıdaki bir savaş Türkiye için her zaman içeride ikinci bir savaş demektir, bu yüzden askeri güçlerinin dağıtılması ve hareketinin felç edilmesi demektir. Bu Hıristiyan ıstırabından kurtulmuş olarak, Türkiye şüphesiz uluslararası politikada daha serbest bir pozisyonu benimseyebilirdi ve toprakları savunma gücüyle daha orantılı bir hale gelebilirdi, ama hepsinden ötesi her dış saldırgan için doğal bir müttefik olan içerideki düşmandan kurtulmuş olurdu. Kısacası Hıristiyanlar üzerindeki iktidarından feragat etmesi Osmanlı hükümetini daha dirençli hale getiriyor, hepsinden önce Rusya'ya karşı. Bu durum Rusya'nın bugün neden Türkiye'nin bütünlüğünden yana olduğunu açıklıyor. Türkiye'nin kendini düzensizleştirecek olan mikropla – Hıristiyan uluslar - baş başa kalması ve bu yüzden onları İstanbul ile ilgili planlarını gerçekleştirebileceği uygun an gelene kadar Türkiye'nin boyunduruğunda ve Rusya'ya bağımlı halde bırakmak şimdi onun çıkarınadır. Bu bizim niçin Türkiye'deki Hıristiyanların özgürleşmesini savunmamız gerektiğini ve niçin bu ülkenin bütünlüğünü savunmamamız gerektiğini de açıklıyor.

Bizce, Türkiye'nin parçalanması sürecinin sözü edilen sonuçlarına yönelik - Bay ‘Salisbury'nin (C) bu iş için uygun adam' ya da Ruslara ‘Türkiye içine' kapıyı gösterecek adam olup olmadığıyla ilgili değil - Rusya'nın tepkisinin ilerleyişine karşı bir çıkar yol aramalıyız. Ve sorunun bu yönü istisnai derecede önemlidir. Rus reaksiyonu bizim için kurşuni ağırlığını kağıttan oklarla savuşturma ve onunla savaşabilmek için koşulların bize verdiği ciddi bir silahı göz ardı etme lüksüne izin vermeyecek kadar tehlikeli ve ciddi bir düşmandır. Bugün Türkiye'nin birliğini savunmak aslında Rus diplomasisinin ellerinde oynamak demektir.

Uzak politik varsayımları detaylı şekilde hayal etmek bir fantezidir. Ancak bağımsız Türkiye'nin ve bağımsız Balkan topraklarının direnişinin Rus mutlakıyetçiliği İstanbul sorununun nihai çözümünü göremeden ve halkların yararına olacak şekilde, bu sorunun uluslararası bağlamda çözümlenmesinde yer alamadan yok olacak kadar uzun bir süre Rusya'nın ilerlemesini engelleyebilmesi imkânsızın da ötesindedir.

Bu nedenle politik çıkarlarımız ilkesel duruşumuzla kesişiyor ve bu nedenle Sosyal Demokrasinin Doğu Sorununa ilişkin şimdiki tutumu için aşağıdaki önerilerin benimsenmesini öneriyoruz.

Türkiye'nin çözülmesi sürecini kalıcı bir gerçeklik olarak kabul etmeliyiz ve bu sürecin durdurulabileceğini veya durdurulması gerektiğini düşünmemeliyiz.

Hıristiyan ulusların otonomi taleplerine mümkün olan en büyük duygudaşlığı göstermeliyiz.

Bu talepleri her şeyden öte Çarlık Rusyası'na karşı bir mücadele aracı olarak karşılamalıyız, onların Türkiye'den olduğu gibi Rusya'dan da bağımsızlığını kesin olarak savunmalıyız.

Burada değinilen sorunlar konusunda pratiğin göz önünde bulundurulmasının genel ilkelerimizin gerekleriyle aynı sonucu vermesi bir rastlantı değildir. Sosyal Demokrasinin gerçek toplumsal gelişmeden kaynaklanan ve yine ona dayandığı amaç ve ilkeleri için, bu nedenle tarihsel süreç içinde olayların büyük oranda Sosyal Demokrasinin değirmenine su taşımalı ve biz ilkesel duruşumuzu koruyarak o anki çıkarlarımızı en iyi biçimde arayabilmeliyiz. Bu yüzden olaylara daha derinden bakmak her zaman büyük halk hareketlerinin nedenlerini bazı diplomatlara indirgemeyi ve başka diplomatlar biçiminde bu diplomatlarla kavga etmenin yollarını aramayı gereksiz kılar. Bu tam bir kahvehane politikasıdır.

Rosa Luksemburg

Ekim 8, 9, 10, 1896; Sächsische Arbeiter-Zeitung

1. Şimdilerde, aksine Sultan'ın her şeyin suçlusu olduğu söyleniyor. Bu yüzden kurban günah keçisi oluyor. Okuyucu aşağıdaki iddialardan bunun kişilerle hiçbir ilgisinin olmadığı, tamamen koşullarla ilgili olduğuna ikna olacaktır. [ Sächsische Arbeiter-Zeitung'a editörün notu ]

2. Bu yüzden Ermeni sosyalistleri bize göre ayrılıkçı taleplerini Ermenistan'da görünüşten ibaret bir kapitalist gelişmeye dayandırmak zorunda olduklarını düşündükleri için yanlış yoldalar. Tersine Türkiye'den ayrılma burada sadece kapitalizmin filizlenmesinin önkoşuludur. Ve tabii ki kapitalizmin kendisi sosyalist hareket için bir ön koşuldur. Bu nedenle, bize göre Ermeni yoldaşlar, Lasalle'dan özetlersek, sosyalizmin önkoşullarının önkoşullarıyla ilgilenmeliler, bir tür karesi alınmış önkoşul. [Rosa Luxemburg'un notu]

A. 1890'larda, özelikle Ermenistan, Girit ve Makedonya'da Türkiye'nin dışarıdan yönetimine karşı vahşice bastırılan ayaklanmalar patlak verdi.

B. Rusya'nın Kırım Savaşı'nda (1853-1856) aldığı yenilgi iç politik durumu öyle kötüleştirmişti ki yönetici sınıf 1861 ve 1870 yıları arasında yarım yamalak ve feodal kalıntılarca kirletilmiş ancak Rusya'daki kapitalist gelişmeyi teşvik etmiş olan bir dizi siyasi reformu devreye sokmak zorunda kaldı. En önemli reformlar 1861'de serfliğin kaldırılması, 1864'te özerkliğin kentsel ve kırsal organlarının oluşturulması,1863'te halk eğitiminin yönetimindeki değişiklikler ve hem 1865'te sansür konusunda hem de 1864'te adalet konusundaki değişikliklerdi.

C. Robert Cecil, Salisbury Üçüncü Marksisi (1830-1903), 1878 ilw 1902 arasında üç defa İngiliz Başbakanlığı ve dört defa Dış Sekreterlik yaptı.

* 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nda Batı Avrupa sosyal demokrat partileri kendi ülkelerinin savaş bütçelerine ve dolayısıyla farklı ülkelerin proleterlerinin birbiriyle savaşmalarına oy verene kadar Marksistler kendilerini sosyal demokrat olarak nitelendiriyordu. Bu nedenle, yazıdaki ‘sosyal demokrat' sözcüğü ‘devrimci Marksistler' olarak okunmalı. (Marksist Bakış)