Türban Meselesi

Sosyal Demokrat Emekçilere Açık Mektup

22 Temmuz seçimlerinde %47 oy oranına ulaşarak yeniden tek başına iktidar partisi durumuna gelen AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra başlayan birinci iktidar dönemine göre çok daha güçlü durumda. Başından beri arkasında olan sınıfsal bloğun (ABD- AB ve diğer uluslararası sermaye çevreleri, TÜSİAD ile ifade edebileceğimiz Türkiye büyük sermayesi ve yeni palazlanan Anadolu sermayesi ile küçük burjuvazinin hallica olanları) AKP'ye verdiği destekte bir azalma yok. Diğer taraftan bu kesimlerle açık veya örtülü biçimde zıt çıkarlara sahip olan, bu yüzden de AKP'ye şiddetle karşı koyan ordu ve yüksek bürokrasi çevrelerinin gücünde büyük düşüşler yaşandı. AKP ‘nin ilk iktidar döneminde ordu, CHP, Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere diğer yüksek yargı organları, YÖK ve rektörler ile en başta da cumhurbaşkanı AKP'ye karşı güçlü bir blok oluşturmuşlardı. Kendileri de OYAK vb'leri ile sermayeleşmiş bu kesimler, AKP'nin emek üzerindeki saldırıları karşısında seslerini çıkarmazken, devlet katında ve ülke yönetiminde sahip oldukları imtiyazların budanması anlamına gelen konularda büyük fırtınalar koparmışlardı.

Egemen sınıfın bu farklı kesimlerinin çıkar çatışmasını gözlerden saklayan ulusalcılık, laiklik, demokrasi, halk iradesi gibi ideolojik kamuflajlar konusunda çoğu tiksindirici ikiyüzlülüklerle bezenmiş birçok laf salatası dinledik. Tarikatçı bezirganlar, eli palalı çember sakallılar “demokrasi havarisi” kesilirken, AKP'nin TÜPRAŞ özelleştirmesine stratejik ulusal bir kurumun yabancılara satışı dolayısıyla ayağa kalkan ulusalcılar OYAK Bank'ı yabancı bir tekele satmakta herhangi bir çekince görmediler, bunların şakşakçısı ulusalcılar da bu durum karşısında dut yemiş bülbül kesildiler. İslamcı AKP'nin en büyük ortağı, ne ilginçtir, ABD ve İsrailken; 12 Eylül rejimi boyunca İslamcıları destekleyen, sayısız cami ve Kuran kursu açtıran, Alevileri sapkın inanç olarak gösteren istihbarat raporları hazırlayanlar laikçilik şampiyonu oluverdiler. Emekçi kesimlerse burjuva medyanın düzenli olarak pompaladığı bu kayıkçı kavgasının tarafları olarak bölündüler.

Bütün bu gürültünün eşliğinde 22 Temmuz seçimlerine gidildi. Beklendiği üzere AKP büyük bir zafer elde etti. Bu zaferin neticesi olarak ordu-bürokrasi kesimi önemli ölçüde geriletildi. Önemli bir iktidar aygıtı durumunda olan cumhurbaşkanlığı koltuğuna Abdullah Gül oturdu, Anayasa Mahkemesi başkanlığına İslamcı kökenli Haşim Kılıç seçildi, CHP mecliste büyük sandalye kaybına uğrayarak zayıfladı, YÖK başkanlığına AKP'ye yakın bir isim olan Yusuf Ziya Özcan getirildi. Bu süreç, üniversite rektörlerinin ve yüksek yargı organlarının değiştirilmesiyle devam edecektir.

Bu hızlı güç kaybının ardından AKP'ye karşı kullanılabilecek etkli tek kart olarak Kürt sorunu kalmıştı. Kürt sorununda şovenizm azdırılacak, linç kültürü yeşertilecek böylelikle de Kuzey Irak'a girme konusunda oldukça çekimser davranacak olan AKP hükümeti köşeye sıkıştırılacaktı. Plan buydu, ne var ki olayların akışı, pabucun pahalı olduğunu gösterdi. Yaratılan şoven canavarın baskısı AKP'yi aşıp askeri çevrelere kadar ulaşınca tıpış tıpış AKP ile kol kola ABD'nin ayağına gidildi. Böylelikle AKP karşısında Kürt sorunu kartı da ıskartaya çıkmış oldu.

Şimdilerde AKP'nin eli çok daha güçlü durumda. Ordu ile arasında ABD'nin eliyle bir anlaşma sağlanmış görünüyor. Böylelikle Kemalist-ulusalcı kesimlerin güvendiği dağlara kar yağmış oldu. İlk döneminde türban, imam hatipler vb konularda iktidarsız kalan AKP, ikinci döneminde bu konulara el atmaya hazırlanıyor.

Ve yine egemenler kendi kavgalarını verirken Türkiye'de emekçi cephesi büyük bir ideolojik kriz yaşamakta. Sınıfın örgütlü kesimlerinde daha yaygın olarak bulunan, kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen milyonlarca emekçi, AKP'nin seçim başarısı ve icraatları karşısında büyük bir moral bozukluğu ve karamsarlık içerisinde bulunuyor. Şeriat öcüsüyle sürekli korkutulan, bu korku paralelinde sürekli sağa kaydırılarak ordunun ve statükonun savunucusu haline getirilmeye çalışılan, böylelikle de tam bir çıkmaz sokağa itilen bu kesimlerin, AKP'nin iktidara uzanışı ile bu çıkışta devletin rolü ve sermaye düzeni arasındaki ilişkiyi anlaması gerekir. Yazımızın temel amacı bunu açıklamaktır.

Laikçilik Merkezli Siyaset Burjuva Düzene Bağlanmanın Adı Olmuştur

İlk olarak açıklanması gereken mevzulardan birisi, emekçilerin AKP'yi destekleyen kesimlerinin yaşadığı krizdir. Bu konunun açıklığı kavuşturulması, sosyal demokrat emekçilerin yaşadığı kafa karışıklığının aşılması anlamında da önemli bir role sahip olacaktır.

Kent yoksulları ve işçi sınıfının daha dağınık kesimleri seçimlerde, neredeyse bir blok olarak, AKP'yi destekledi. AKP'ye verilen destek bugün de değişmişe benzemiyor. Buradaki asıl çelişki, AKP iktidarının sermayeci politikalarının en büyük mağduru olan yoksul halkın AKP'nin en çok desteklendiği kesimlerin başında gelmesidir. Bu çelişki, kavranamadığında umutsuzluk, çaresizlik ve sosyal mücadelelere olan inançsızlık baş gösterir. Bu nedenle bu çelişki çözümlenmelidir.

Şöyle bir soruyla başlayalım: Emek sermaye çelişkisinin ve sosyalist güçlerin çok geri planda kaldığı bir durumda, siyasetin sıradan insanlara AKP-CHP kavgası ve laiklik-türban karşıtlığı temelinde lanse ettirildiği bir siyasal iklimde, kent yoksulları ve genel olarak emekçiler neden CHP'yi tercih etsinler? Bu kesimlerin asıl gündemleri olan geçim sıkıntısı, işsizlik, hayat pahalılığı, sağlıksız konutlar, geleceksizlik vb konularda CHP'nin AKP'den farklı bir politikası var mıdır? CHP'nin bu konularla ilgilendiği görülmemiştir. Aksine CHP de tıpkı AKP gibi işçi, emekçi, yoksul halk düşmanı neoliberal politikalara her açıdan sadıktır. CHP'nin ilgi alanı, diyanetli, imamlı, din dersli bir “laiklik” anlayışı ile milliyetçi-ayrımcı şovenist tantanalarla sınırlıdır. CHP'nin izlediği çizgi esas olarak tuzu kuru orta sınıflara hitap eden son derece itici, elitist bir karaktere sahiptir. Bu yüzden, köklü sosyal demokrat geleneklere sahip bir kısım emekçiyi bir kenara bırakırsak, CHP siyasetinin alıcılarının doğal sınırları, yüksek öğrenim görmüş, müreffeh orta sınıfların darlığıyla belirlenmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Sorun, CHP'de ya da günah keçisi ilan edilen Baykal'da değildir. Bu gibi süreçler, kişisel faktörlerle açıklanamayacak kadar köklü politik bağlantılara sahiptir. Hatırlanırsa, AKP'nin uyguladığı ekonomi politikaları, DSP iktidarınca uygulanan Kemal Derviş politikalarıdır. Daha eskilere gidersek karşımıza SHP ve Murat Karayalçın çıkar. İktidarlarında benzer politikaları uyguladıkları gibi emekçiler için kara bir gün olan 5 Nisan 1994 kararlarının altına imza atmışlardır. 67 ilin 39'unun belediye başkanlığını 1989 yerel seçimlerinde kazanan Erdal İnönü başkanlığındaki SHP, uyguladığı neoliberal politikalar, vurgunculuk ve adını müteahhit partisine çıkaran çizgisiyle 1994 yerel seçimlerinde Erbakan ve RP'nin büyük bir sıçrama yapmasına zemin hazırlamışlardır. Kısacası, sosyal demokrat olarak adlandırılan bu kesimler, sermaye düzenine bağlı oldukları ölçüde, emekçiler için bir seçenek olmaktan büyük ölçüde çıkmışlardır. Peki, AKP'yi farklı kılan nedir? Şimdi de bunu açıklayalım.

Tüm Müslüman Coğrafyada Benzer Süreçler Yaşanıyor

Türkiye'de yaşananlar, aslında tüm Müslüman coğrafyada yaşananlarla temelde aynı özelliklere sahip. Son otuz yıldır uygulanmakta olan neoliberal politikalar, tüm dünyada olduğu gibi Müslüman coğrafyada da emekçileri vurmuştur. Sosyal demokrasinin bu politikalara zaten tav oluşu, Stalinist solun 1980'lerde netleşen iflası ve ardından gerçekleşen tasfiyesi, yoksul halkı ve emekçileri köşeye sıkıştırmış, örgütsüzleştirip yalnızlaştırmıştır. Hayat şartları giderek ağırlaşan bu ülkelerde sınıfsal uçurumlar giderek büyürken emekçi halkın dağınıklığı ve buna paralel olarak savunmasızlığı da yoğunlaşmıştır. İslami cemaatler bu noktada devreye girerek yoksul insanlara kendilerini ekonomik ve sosyal bir sığınak olarak gösterebilmişlerdir. Zaten vahşi sömürü düzeninde kendisini çaresiz hisseden, geleceksizliğe mahkum edilmiş, örgütsüz geniş yığınlara din her zaman bir sığınak gibi gelmiştir. Bu dünyadan umutlarını kesenlerin tesellisi öbür dünya ve din olmuştur. Marks, “din halkların afyonudur, kalpsiz dünyanın kalbi ruhsuz dünyanın ruhudur” derken bunu kastetmekteydi.

Örgütsüz ve umutsuz kitlelerin üzerindeki dinin etkisini asıl tırmandıransa tarikatlar ve diğer İslami yapıların maddi imkanları olmuştur. Gerçekten de dini vakıflar, cemaat ve tarikatlar yoksullukla boğuşan halk için giderek cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu kesimler, sömürü sisteminden elde ettikleri ganimetlerle güçlenmişler ve dayanışma ağları sayesinde halkı kendilerine çekmişlerdir. Böylece söz konusu tarikatlar giderek toplumsal ağırlıklarını arttırmış, İran'dan Endonezya'ya, Pakistan'dan Filistin'e çok zengin bir mücadele geçmişi olan Müslüman coğrafya giderek yeşil renge bürünmüştür. Yani, tüm Müslüman coğrafyada olduğu gibi Türkiye'de de solun, kapitalist-emperyalist sisteme karşı toplumsal muhalefet rolünü oynayamaması sonucunda, İslamcılık gelişme fırsatı bulmuştur. İslamcılığın bu verimli alanı değerlendirebilmesi için ona gerekli itilimi ve temel gücü sağlayan da yine emperyalist-kapitalist düzenin egemenleri olmuştur. Bu konuya yazı içerisinde tekrar döneceğiz.

Ancak Devrimci Mücadele Siyasal İslamı Çözebilir

Bugün neoliberal saldırılardan çok acı bir şekilde etkilenen yoksul halk açısından AKP'li belediyelerin dağıttığı yardımlar muhakkak ki hiç yoktan iyidir. “Şimdiye kadar kimden ne fayda gördük?” sorusu CHP ve diğer burjuva partilerini bu kesimlerin gözünde diskalifiye etmektedir. Bu anlamda yoksul halka kızmak anlamsızdır, onlar kendi yaşam deneyimlerinin doğrudan sonuçları paralelinde tavır geliştirmektedir. Hiçbir farklı alternatifin kendisini gösteremediği koşullarda yoksul kesimlerin siyasal tercihlerinde kendilerine dağıtılan yardımların belirleyici olmasında şaşırtıcı bir yan yoktur.

Çözüm nerede? Siyasal İslamın yükselişe geçmesinin maddi nedenlerini açıkladık. Buna göre çözüm bozuk düzenle bağları kopararak toplumsal muhalefet bayrağını yükseltmekten geçer. Böylelikle yoksul halkın düzen dışı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren bir alternatifi olmuş olacaktır. Vahşi sömürü çarklarına sistemli saldırılar gerçekleştiren devrimci bir hareket ezilenler için bir çekim merkezi olacaktır. İşçi sınıfı ve yoksul halk, sınıf mücadelesini yükselttiği ölçüde, AKP ve tarikatlar zemin kaybedecek, bünyesinde barındırdığı bütün cerahatler ve ikiyüzlülükler gözler önüne serilecektir.

Ancak toplumsal eleştiri yoluyla gençlik kazanılabilir. Gelişecek sınıf hareketi karşısında varoş gençliği de onurlu bir yaşam için, kendi geleceğini eline almak için, eşitlik ve özgürlük kavgasındaki yerini şüphesiz alacaktır. Türkiye sınıf mücadelesi bize bunun çok net örneklerini sunmaktadır.

İşçi hareketinin ve devrim mücadelesinin büyük atılım kaydettiği yıllar olan 1970ler boyunca emekçilerin yaşadığı varoş semtleri solun kalesi durumundaydı. Yoksul halk çocukları devrimci mücadelenin neferleri olmuşlardı. İslamcılık ve genel olarak aşırı sağ taşrada muhafazakarlığın ağır bastığı ufak yerlerde kendilerine yaşam alanı bulabiliyordu.

Yine 1989 bahar eylemlikleriyle başlayan işçi hareketi SHP'nin yerel seçimlerde büyük bir zafer elde etmesini sağlamıştır. Büyük kentlerin kenar semtleri bu seçimlerde bir bütün olarak SHP'yi desteklemiştir. Bunun arkasında yatan şey ise SHP'nin Özal'ın neoliberal çizgisine karşı emekten yana bir alternatif gibi gözükmesiydi. Bu dönemde de bütün işçi kentleri siyasal tercihlerini SHP'den yana kullandılar. Kayseri'de, Sincan'da, İstanbul'un hemen hemen tüm yoksul varoşlarında seçimleri SHP kazanmıştı.

SHP, Özal ile özdeşleşen neoliberal politikaları eleştiriyor, 12 Eylül anayasası ve rejimine karşı “demokrasiyi” savunuyordu. Gelgelelim yerel yönetimlere paralel olarak, 1991 genel seçimlerinde de iktidar ortağı olan SHP, iddialarının tam tersine neoliberal bir çizgiye imza atmış, devletin kanunsuz uygulamaları, faili meçhuller, çeteler vb SHP iktidarında patlama yapmıştır. Bunun sonucu olarak, sosyal demokrasinin önlenemez düşüşü başlamıştır. 1994 yerel seçimlerinde ise SHP 89'da kazandığı belediyelerin büyük kısmını Erbakan'ın RP'sine kaptırmıştır. Uygulamaları ile eski iddiaları arasındaki büyük açı farkı SHP'yi tüketirken kent yoksulları “adil düzen” vadeden Erbakan'ın Refah Partisi'ne yönelmişlerdir. İslamcı hareketin tarihinin bu bölümünde İslami retoriğe batırılmış bir sol söylemle, RP kent yoksullarını yanına çekerek İstanbul ve Ankara başta olmak üzere metropol kentlerin belediyelerinin ve dolayısıyla çok büyük ekonomik kaynakların kontrolünü eline geçirmiştir. Buradan elde ettikleri güçle de bugünlere gelinmiştir.

Toplumsal muhalefeti devrimci bir içerikle yükseltmek, işte yapılması gereken tam da budur. 70li yıllardaki halk uyanışının celladı olan ve hala sömürülenlerin ufak bir kıpırdanmasına bile tahammül edemeyen “postal” ve yandaşı bürokratlar da büyük sermaye ve AKP de tarikatlar da ABD ve AB egemenleri de kısacası şimdilik birbirleriyle kavga eden bütün sınıf düşmanlarımız en çok bundan çekinmektedir.

AKP'nin yükselişine büyük öfke duyan emekçiler durup düşünmeliler. Sırf bir parça bez uğruna, kendileriyle aynı kaderi paylaşan milyonlarca emekçiye sırtlarını dönüp, böylelikle de onları AKP'nin kucağına itip, sonra da 12 Eylül'de devrimcilerin, emekçilerin üzerinde tank yürüten ve hala daha bu bozuk düzeni değiştirmek isteyenlere kan kusturmaya yemin etmişlerin ve onun çanak yalayıcılarının arkasında saf tutmak ne kadar doğru?

Yaşamın emekçi sınıflara dayattığı türban dışında ve ondan çok daha vahim o kadar sorun var ki. Daha geçtiğimiz günlerde İstanbul Davutpaşa'da bir atölyede gerçekleşen patlamada 20'nin üzerinde işçi yaşamını kaybetti. Sendikasız, sigortasız, izbe yerlerde yok pahasına uzun saatler sömürülen milyonlarca insa