Troçkizm'in Marksist Leninist Geleneğe Katkısı

Troçkizm, Marksist Leninist geleneğin devamcısıdır, peki öyleyse neden Troçkizm diye farklı bir adlandırılmaya gerek duyulmuştur? Tamam, Troçki Marks ve Lenin'in yarattığı geleneği savunmuş ve bu uğurda katledilmiş olabilir, ama bu, Troçki'nin isminin yanına “izm” takısı getirilmesini gerektirir mi? Ya da Stalinistlerin çok kaypakça savundukları şekilde, Stalin önemli bir düşünsel yenilik ortaya koymuş mudur ki Stalinizm diye bir şey var olsun?

Bir kişinin adının “izm” ekiyle bütünleşebilmesi için bu kişinin önemli tarihsel anlamları olan bir düşünce sistemine (Marksizm, Nazizm), bir yöntem-uygulamaya (Fordizm, Özalizm, Stahanovizm, Maoizm) ya da liderlik ettiği önemli tarihsel dönemeçlere (Stalinizm, Kemalizm, Bonapartizm) imza atmış olması gerekir. Zaten, “izm” olarak adlandırılan söz konusu yöntem, düşünsel sistemler ve tarihsel dönemeçler belirli koşullar altında kesişir, iç içe geçerler, bu nedenle bunları birbirinden tamamen ayırmak çok zordur, olsa olsa kaba bir sınıflandırılmaya gidilebilir.

Troçkizmi bu bağlamda nereye koymak gerekiyor? Bu soruyu cevaplamak için Troçkizmi yukarıdaki üç ana başlık etrafında irdeleyelim: Troçkizmin Marksist-Leninist geleneğe katkıları nelerdir? Troçkizm, bir tarihsel dönemeç olarak nerede durmaktadır? Troçkizm yöntem olarak neyi benimsemiştir? Bu yazımızda ilk başlığı açmaya çalışacağız. Diğer bölümleri de devamı niteliğindeki farklı yazılarda inceleyeceğiz.

Troçki'nin Katkıları

Stalinizmin, bir yandan işçi devletini ve Bolşevik geleneği tasfiye etmesini örtbas edecek diğer yandan da yeni rejimin ideolojik dayanak noktalarını oluşturacak teorik açıklamalara ihtiyacı vardı. Karşı devrimci pratiğin haklı çıkarılması için mevcut Stalinist siyasetin allanıp pullanması ve bunların “Marksizm'e” ve “Leninizm'e” dayandırılması bir zarurettir. Stalinizmin bu konudaki özgün yanı karşı devrimci bürokrasinin devrimin içinden çıkmasında yatar. Bunun doğal sonucu olarak Stalinizm Marksizmle doğrudan bir çatışmayı kesinlikle göze alamazdı. Kendisini devrimin devamcısı olarak göstermek zorundaydı.

1920'lerin başından 1928'lere kadarki süreç içerisinde başlangıçta yükselen bürokrasinin ihtiyaçları çerçevesinde adım adım şekillenen ve daha sonra bilinçli biçimde kendi çıkarları doğrultusunda Marksizmi çarpıtan Stalinizm, Troçki'nin önderlik ettiği Sol Muhalefet'i 1928'de kesin olarak yenilgiye uğrattığında, aynı zamanda “kendi” Marksizm'ini oluşturma yolunda büyük bir engelden kurtulmuş oluyordu.

Bürokrasi, ayrıcalıklı hakim bir sosyal grup olarak, kendi çıkarlarının ifadesi politik yaklaşımları, Lenin'in ölümünden itibaren yavaş yavaş ortaya koymada gecikmedi. Bunların başında tek ülkede sosyalizm “teorisi” geliyordu. Ayrıcalıklı bürokrasi, başından beri içgüdüsel olarak, sürekli devrim çizgisini kendi çıkarlarına baştan aşağı aykırı büyük bir tehdit olarak algılamaktaydı. Marksizm'in köşe taşı olan dünya devrimi hedefi, Lenin'in formüle ettiği “Gelişmiş ülkelerdeki devriminin başarısı için gerekirse Rus Devrimi'ni feda ederiz” Bolşevik mantığını beraberinde getiriyordu. Hakim hale gelen bürokrasi için bu formülasyon artık kabul edilemezdi. Rusya'daki yeni rejimin dünya devrimi için riske atılması, bürokrasinin ayrıcalıklı konumunu tehlikeye atan gereksiz maceracı bir yaklaşımdı. Diğer taraftan dünya devrimi girişimi başarılı olur, yani devrim başka ülkelere de yayılırsa Stalinci bürokrasinin varlığını mümkün kılan koşullar ortadan kalkmış olurdu. Böyle bir durumda devrimin izolasyonu ortadan kalkar, proleter demokrasi yeniden tesis edilir ve bürokrasinin gücü kırılır ve nihayetinde tam tasfiye gerçekleşebilirdi. Stalinci bürokrasinin daha en başından itibaren, ilkin sınıf içgüdüsü olarak daha sonralarıysa sınıf bilinci biçiminde geliştirdiği “devrim korkusu”nun arkasında yatan gerçeklik budur.

Devrim öncesi ve devrimci atılım süresince Bolşevikler için tek ülkede sosyalizm gibi küçük burjuva milliyetçi uydurma teorileri kimse dillendiremezdi bile, dünya devrimi kanısı ortak ve yaygın anlayıştı. Sosyalizme ancak uluslararası ölçekte ulaşılabileceği gerçeğini birinin reddetmesi mümkün değildi. Nitekim bürokrasinin iyiden iyiye uç verdiği sıralarda yapılan ve Lenin'in katıldığı son kongre olan Komünist Enternasyonalin 4. kongresinde alınan karar fazla söze gerek bırakmıyordu: “Bütün ülkelerdeki proleterlere proleter devrimin hiçbir zaman tek bir ülkenin sınırları içerisinde zafere ulaşamayacağını hatırlatır; o yalnızca uluslararası biçimde, dünya devrimine gelişerek zafere ulaşabilir.”

Yedinci Kongrede Milyutin, Lenin'in kararında bir düzeltme yapmayı önerdi: “Ben, «toplumsal devrim çağı artık başlamıştır» lafının geçtiği yere, «uluslararası sosyalist devrim» sözcüklerinin eklenmesini öneriyorum ... Bunu tartışmak bence gereksiz.... Toplumsal devrimimiz ancak bir uluslararası devrim olarak zafere ulaşabilir. Devrim, çevre ülkelerdeki burjuva yapılara dokunmadan, tek başına Rusya'da başarılı olamaz ... Yanlış anlaşılmayı önlemek için bunun eklenmesini öneriyorum.” Başkan Sverdlov: “Yoldaş Lenin bu eklemeyi kabul ediyor, dolayısıyla oylama gereksiz.” Parlamento tekniklerinin küçük bir örneği bile (“tartışmak gereksiz” ve “oylama gereksiz”), epigonların sahte tarihçesini belki de en itinalı araştırmadan daha iyi yalanlıyor!

Lenin, RKP(B) 7.Kongresi'nde Savaş ve Barış adlı raporunda şöyle der: “ Tarih şimdi bizi olağanüstü zor bir duruma soktu... Meselelere dünya tarihi ölçeği uygulanırsa, devrimimizin yalnız kalması halinde, umutsuz bir dava olacağına en ufak bir şüphe duyulamaz elbette. Bolşevik Parti olarak biz tek başına işe giriştiysek, bunu devrimin tüm ülkelerde olgunlaşmakta olduğuna, katlanacağımız bütün zorluklara rağmen, payımıza düşen bütün yenilgilere rağmen, uluslararası sosyalist devrimin sonunda- başında değil- patlak vereceğine inançla yaptık... Tüm bu zorluklardan bizi kurtaracak olan, tekrar ediyorum, Avrupa Devrimidir.”

İktidarın ele geçirilişinin beşinci yılının sonunda, Lenin, Bolşevik stratejinin anlamını son derece açık biçimde ifade etti. “Uluslararası devrimi gerçekleştirmeye başladığımız zaman, devrimin gelişimini öngörebileceğimiz inancıyla değil, bir dizi durum bizi devrimi yapmaya ittiğinden işe başladık. Düşüncemiz şuydu: Ya uluslararası devrim imdadımıza yetişecekti ve bu durumda zaferimiz güvence altına alınacaktı, ya da yenilgi halinde bile devrim davasına hizmet ettiğimiz ve deneyimimizin diğer devrimlere faydalı olacağı bilinciyle, kendi mütevazı devrimci çalışmamızı sürdürecektik. Uluslararası dünya devrimi olmaksızın proleter dönüşümün imkânsız olduğu bizim için çok açıktı. Devrimden önce de sonra da düşüncemiz şuydu: hemen veya her halükârda çok kısa sürede, diğer ülkelerde, daha gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim başlayacaktır, yoksa yok olmaya mahkûmuz. Bu bilince rağmen her durumda ve her ne pahasına olursa olsun sovyet sistemini korumak için her şeyi yaptık. Çünkü sadece kendimiz için değil, uluslararası devrim için çalıştığımızı biliyorduk. Bunu biliyorduk, bu inancımızı Ekim devriminden önce de, hemen ardından Brest-Litovsk Barışında da ifade ettik. Ve genel olarak bu doğruydu.”

Lenin, Mart 1923'te, hayatının son yıllarında da şöyle yazıyordu: “Şu anda ... şu soruyla karşı karşıyayız: Batı Avrupa'nın kapitalist ülkeleri sosyalizme doğru gelişmelerini tamamlayana kadar, küçük, çok küçük köylü üretimimizle, yıkıntı halimizle dayanabilecek miyiz?”

Sosyalist devrim ulusal arenada başlar ama sosyalist programın tamamlanması ancak uluslararası arenada mümkün olabilir. Kapitalizm ulusal olanın ötesinde evrensel bir ekonomik yapı ve buna karşılık gelen bir uluslararası sistem yaratmıştır. Bu yüzden kapitalizmin tasfiyesi ve sosyalizmin kurulması da ancak uluslararası ölçekte vücut bulabilir.

Sosyalizmde işçi devletleri de sönümlenmiştir. İşçi devletleriyle sosyalizmi birbirine karıştırmamak gerekir. İşçi devletleri, işçi iktidarının kurumsal yapısıdır ve burjuvaları ve geçmişin sömürücü kesimlerini baskı altında tutmak, karşı devrimi engellemek ve dünya devriminin koşullarını hazırlamak için vardır. İşçi sınıfı, proleter devrimle bir ülkede iktidarı ele geçirebilir, ama bu yeni iktidar ile kapitalist eski rejim uzun süre birlikte varolamazlar. Devrim dalgasının farklı ülkelere sıçraması ve kapitalizmin uluslararası tasfiyesi ile sosyalizm mümkün olabilir. Yani, işçi iktidarı en başından beri aldığı tedbirler ve dünya devriminin ve dolayısyla sosyalizmin koşullarını hazırlayarak devletin sönümlenmesinin yolunu açar, kendi sonunu hazırlar ve ancak tüm dünyada işçi devletlerinin sönümlenmesiyle sosyalizme geçilebilir.

Marks komünist toplumun alt ve üst evrelerini ayırarak komünizmin alt evresini ifade eden bir sosyalist toplumdan bahseder. Sosyalist toplumda kapitalizmin yıkılmış olacağını buna paralel olarak da sorunlarım tümden yok olması olmasa da insanın insanı sömürmesinin son bulacağını söylemektedir. Sosyalizm sınıfsız bir toplum anlayışına dayanır. Sosyalizm, tanımı gereği, sınıfsız, sınırsız, devletsiz bir toplumdur. Sınıfların tümden ortadan kaldıırılması ise elbette ki tüm dünyada kapitalizmin tasfiyesiyle mümkün olabilecek birşeydir. Yani, “tek ülkede sosyalizm” iddiası, Marksizmle ters düşen, hiçbir bilimselliği olmayan bir fantaziden daha çok, koca bir yalandır, Stalinci bürokrasinin çıkarlarını ve ihtiyaçlarını ifade eden koca bir yalan. Zaten Stalin'in 1936'da, Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin tamamen gerçekleştiği, 1939 yılında 18. Parti Konferansında ise “komünizme ilerliyoruz” gülünçlüğüne düşerken hatta Kruşçev ustasının izinden giderek SSCB'de komünizmi ilan ederken Stalinist sahtekarlık okulunun Marksizmle en ufak bir alakasının olmadığını ve gücün verdiği şımarıklık ve yüzsüzlüğe nasıl kapıldığını da net bir şekilde anlatıyor.

Tek ülkede sosyalizm teorisiyle devrimci Marksizm'e ve sosyalist hedeflere vurulan darbenin teorik açıklanmasının köşe taşları döşenmeye başlanmıştır. İlk elde dünya devrimi ve enternasyonalist geleneklerden kopuş gerçekleşmiştir. Rusya içine kapanmış, bürokratların istedikleri gibi at sürdükleri bir mekana çevrilmiştir. Böyleca yeni rejimde bürokratlar diledikleri gibi zenginlik, güç ve sefahat içinde yaşayacaklar; Rusya'nın yoksul halkı ve proleterlerine ise vahşi sömürü ve baskı düşecekti. İçe kapanmacı bu eğilim, en başta yeni oluşan bu durumun verili olarak kabul edilmesi ve yeni düzenin kendisini garantiye alması ve tam anlamıyla yerleşmesi anlamına geliyordu.

“Tek ülkede sosyalizm” teorisi aynı zamanda sosyalizm kavramını da anti-Marksist biçimlere sokarak Rusya'daki rejimi haklı çıkarmaya çalışıyordu. Buna göre sosyalizm ekonomik planlama, ulusal kalkınmacılık-devlet mülkiyeti ve bununla kol kola giden azgın bir milliyetçiliğe indirgeniyordu. Evet, yeni devlet aygıtının sahipleri Bolşevik geleneğin en çok nefret ettiği büyük Rus şovenizmini hortlatmış, bunu da kendi çıkarları için kullanmıştır. Öyle ki SSCB, halklar hapishanesine dönüşmüş, ezilen uluslar üzerinde terör estirilmiştir. Çarlık zamanında uygulanan ülke içi pasaport sistemine geçilmiştir. Stalin'in Troçki'nin Yahudi bir aileden gelmesini bile diline dolaması Marks'ın ve Bolşevik Parti'nin merkez komite üyelerinden birçoğunun Yahudi kökenli oldukları düşünüldüğünde ibretliktir.

Tek ülkede sosyalizm anlayışı, aynı zamanda Stalinist pratiği model gösterek sosyalist geleneği bürokratik, otoriter, tek sesli, eleştiriye ve farklı düşüncelere tahammülsüz bir tek parti diktatörlüğü olarak ilan etti. Bu pratik Rusya dışındaki diğer Stalinist devletlerin (Çin, Kuzey Kore, Vietnam vb) ve Stalinci partilerin hepsinde görülecektir. Bu da burjuva anti-komünist propagandaya sınırsızca malzeme olacaktır. Stalinizm, böylelikle temel şiarı özgürlük olan sosyalizme bu şekilde de büyük bir darbe indirmiş olacaktır. Troçki, Stalinizm elindeki Rusya'yı şöyle özetlemiştir. “Milliyetçi bir bürokrasi halkın tepesine çöktü. İktidar ve ülke zenginlikleri bu bürokrasinin elinde bulunmaktadır. Bürokrasi sıradışı ve her yıl artan ayrıcalıklara sahiptir... Bu sınıf, ayrıcalıkları gizlemek, halka yalan söylemek, komünist formüller kullanarak komünizmle hiç ilgisi olmayan ilişkileri ve olguları haklı göstermekten sorumludur.”

Stalinizm'in revizyonlarından birisi de II.Enternasyonalci aşamalar teorisi oldu. Aşamalı devrim stratejisi, Rusya'da sol hareketin en büyük tartışma konularından birisiydi. “Rusya geri kalmış, barbar, yan-feodal bir ülkedir. Sosyalizm için gerekli koşullar burada yeterince olgunlaşmamıştır. Rus Devrimi bir burjuva devrimidir." Bu görüş, Rus Devrimi konusunda Menşeviklerin temel yaklaşımıydı. Buna göre Rusya'nın koşulları sosyalizm için elverişli değildi, devrimin liderliği burjuvalarda olmalıydı. Bilindiği gibi Menşeviklerin bu yaklaşımı devrim boyunca Menşevikleri burjuvalarla işbirliği yapmaya yöneltmiş ve sonunda Menşevikler Ekim Devrimi'nin karşısında eski düzeni muhafaza eden bir pozisyona oturmuşlardır. Daha Marks 1848 Alman devriminde burjuvazinin tarihsel olarak artık ilerici bir rol oynayamayacağını ve kesinlikle barikatın karşı tarafında yer alacağını bildirmişti. Engels'in ölümünden sonra giderek düzene entegre olan II.Enternasyonal, Marksizmi bir tür ekonomik determinizme indirgemiş, reform aşamalarıyla sosyalizme varılacağını savunmuştur. Bu aşamacı anti-diyalektik anlayışa paralel olarak geri ülkerin sosyalizm için burjuva safhayı yaşaması gerektiği savunulmuştur. Bu yüzden de Rusya'da devrim burjuva karakterlidir ve sosyalistlerin görevi burjuvaziye yardımcı olmaktır. Menşevikler bu düşüncenin sadık takipçileri olarak devrimde karşı saflarda bulunmuşlardır. II.Enternasyonal'in bu görüşü savunan büyük çoğunluktaki diğer seksiyonları Birinci Dünya Savaşı'nda milliyetçi tutumlar takınarak emperyalist savaşta ulusal savunmacı bir duruş ortaya koymuşlar ve savaş sonrası patlak veren devrimlerde düzenin payandası olmuşlardır.

İşte Stalinizm, tıpkı sosyal şovenistlik gibi aşamalı devrim stratejisini de burjuva düzene dahil olmuş II.Enternasyonal'den alıyordu.

Yunanistan'dan, İspanya'ya, Çin'den, İtalya'ya kadar birçok devrimin kaderini belirlemiş Moskova, bu teoriye dayanarak devrimlerin ertelenmesini