Baskın Oran'ın Liberal Ezberi
Türkiye emekçileri yeni yıla yerli ve yabancı sermayenin rüyalarını süsleyen reform paketleriyle girdi. Bu saldırganlığın çok uzak bir ihtimal olmadığının farkındaydık. Aradan fazla zaman geçmeden burjuvazinin sözcüleri niyetlerini birbiri ardına dökmeye başladılar. Yeni yılın ilk bombası, sosyal güvenlik reformu tartışmalarını bir kenara bırakırsak, “çiçeği burnunda” YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın üniversitelerin paralı olmasını dile getiren söylemiydi. Belki şu günlerde burjuvazi bunu gerçekleştirmek adına açıktan bir saldırıya girişmiyor, fakat bunun dillendirilmesini sermayenin gelecekteki planlarını ortaya koyması açısından önemli görüyoruz.
Bu saldırılar karşısında sosyalistlerin takınması gerektiği tavrın nasıl olması gerektiği şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır. Bu yönde görevimiz sınıfsal netliğimiz ortaya koymak ve her türlü manipülasyona karşı emeğe yönelik saldırılara karşı mücadele bayrağını yükseltmektir. Bunun tersi bir tutum emekçiye yönelen saldırılara burjuvazinin penceresinden bakmak gibi bir tutumu körükleyeceği gibi, emeğe yönelen saldırılar karşısında yüzünü başka tarafa dönmek anlamına gelecektir. Bugün sol hareket içinde kimileri ulusalcı kesimlerin estirdiği şovenizmden etkilenmişlikleri nedeniyle yurtseverlik gibi proleter enternasyonalizmine aykırı tutumlar takınırken, kimileri de bunun tersine liberalizme bulanmış, TÜSİAD'cı bir sol karikatür ortaya çıkarmaktadır.
Yusuf Ziya Özcan'ın üniversite eğitiminin paralı olması yönündeki beyanına, kimilerinin seçim dönemlerinde “sosyalist” manalar yüklediği liberal burjuva ideoloğu Baskın Oran'dan destek mesajı gelmekte gecikmedi. Kürt sorununa, AB üyeliğine ve AKP iktidarına yönelik şimdiye kadar dile getirdikleri ile Baskın Oran'ın kimin temsilcisi olduğu konusunda düşüncelerimiz oldukça net.
“Sol” görünümlü liberal burjuva sözcümüz Radikal İki'nin geçen haftaki yazısının girişinde şu şekilde bir ifade kullandı: “...Çünkü, ilk duyuşta çelişkili gibi gelir ama, üniversite paralı yapılmazsa yoksul ögrenciler hiç okuyamaz olacak. Ayrıca, hoca kalmayacak. Hemen anlatayım. Yalnız, dikkat: Kimi zaman olduğu… gibi ne dediğimi hiç anlamadan, yazıyı bile tam okumadan karşı çıkacak dost ezbercileri hiç kaale almayacağımı başından belirteyim.” “Ezber bozan” burjuva ideoloğunun yazısının girişinde kullandığı bu ifadenin yazının devamında bizi neyin beklediği konusunda oldukça açıklayıcı olduğunu vurgulamak istiyorum. Bugüne kadar olayların içyüzüne emekçi sınıfların cephesinden bakmaya gerek görmemiş birinin bu sözlerinden sonra yazının devamından olası bir haklılık çıkarabileceğini düşünmek oldukça gülünç kaçmaktadır.
Üniversiteler bugünkü işleyişiyle dahi emekçi çocukları için oldukça tuzlu bir hedeftir. Lise yıllarından başlayarak dersane paraları, sınav paraları, okul giriş ücretleri ve har(a)çlarla oldukça yakıcı bir sorun olarak emekçi çocuklarını kara kara düşündürmektedir. Sermaye ise bu durumdan dahi rahatsız olduğunu YÖK Başkanının şahsında ortaya koymuştur. Hedeflerinin Amerikan sağlık modelinden sonra Amerikan eğitim sistemini Türkiye topraklarında yeşertmek olduğu açıktır. Bu perspektif 80 darbesinden sonra YÖK'ün kurulumuyla birlikte kendini göstermişti. YÖK'ün sermaye açısından işlevi üniversiteleri onlar için bir rant aracı haline getirmek olacaktı. Bu nedenle Yusuf Ziya Özcan'ın sözlerini sermayenin hanesine yazmakta bir sorun yok. Teknokentlerle zaten bir ticarethane haline dönüştürdükleri üniversiteleri paralı hale getirmeleri onlar için eşi bulunmaz kaynaklar açacaktır.
Bu konuda YÖK başkanının açıklamaları dikkate alındığında düşünülen sistemin üniversiteden mezun olacakların geleceklerini ipotek altına alacaktır. Devlet üniversitelerinin ücret bakımından özel üniversitelere eşdeğer bir hale getireleceği belirtilerek, parası olanların istedikleri bölümlere yerleşecekleri, olmayanlarınsa yüksekokullara yönlendirilecekleri belirtilmiştir. "Okullar bedava. Hiçbir yerde görülmemiştir. Şunu yapmak istiyoruz: Üniversiteleri paralı yapalım, ihtiyacı olana burs verelim. Hiç olmazsa üniversiteler ayağının üzerinde dursun. Sonra, insanlar çalışınca bu parayı geri ödesin. Aynı Kredi ve Yurtlar Kurumu'ndan alınan kredi gibi. İsteyene 8 - 10 bin YTL kredi versek, sonra bunu bize geri ödese. Neyse borcu... ABD'de olduğu gibi, mezuniyetten sonra ödesin. Bunun ideali, hiç kimseyi üniversiteye taşımamak. Sadece belli sayıda insanı taşımak. Diğerlerini, yüksek teknik okullara ve yüksek meslek yüksekokullarına yönlendirmek. Ara elemana ihtiyaç var. İstihdam sorunu çözülür." Yusuf Ziya Özcan'ın bu sözleri bahsettiğimiz dönüşümün ifadesidir. “Üniversite paralı olur, ama her ihtiyacı olup talep eden ("her isteyen" değil!) dört yıl burs alır. İlkede anlaşalım, ayrıntılar kolay: Bursun miktarı ailenin gelir basamağına göre saptanabilir. Hiç gücü olmayan ailenin çocuğuna ay sonunu sıkıntısız getirecek kadar verilir. Bu para öğrenci mezun olup işe başladıktan sonra tahsile başlanır. Maaşına göre taksitlerle. Faizsiz olabilir. Gerekirse, bu bursun sadece bir bölümü (yarısı?) geri istenebilir. Burs istemeyen veya burs almak için geliri yeterince düşük olmayanlar yine belli basamaklara göre ücret öderler.” Bu sözlerde Baskın Oran'ın paralı üniversite fikrine olan yaklaşımı. Anlaşılan o ki YÖK başkanıyla ilkede anlaşan Baskın Oran'a ayrıntıları belirlemek kalmıştır.
Paralı üniversite fikrinin ne menem birşey olduğunu aklı olan herkes rahatlıkla öngörebilir. Emekçi çocuklarının, parası olmayan yoksul halk tabakalarında yetişen kuşakların eğitim haklarının gaspedilmesinin bundan daha açık bir ifadesi olamaz. Sınıf düşmanlığını, açgözlülüğünü iyice gözler önüne seren burjuvazinin Yusuf Ziya Özcan'ın ağzından haykırdığı düşüncelerine kılıf olaraksa dört yıl ihtiyaca göre verilecek olan burs adı altında senetler hazırlanıyor. Liberal burjuvazinin sadık sözcüsü ise buna balıklama atlıyor.
Üniversitelerin paralı hale getirilmesinin yoksul çocukların üniversite okumasını kolaylaştıracağını belirtmekle Baskın Oran, sermayenin paralı üniversite hayallerini meşrulaştırmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir. “...şu anda zaten okuyamayan yoksul ve yetenekli aile çocuğu gücü olanların ödediği ile okuyabilecek. Dört yıl kızım için ödediğim parayla kim bilir kaç yetenekli ve yoksul öğrenci okurdu. Çünkü, bursunun kesilmesini veya borcunun artmasını istemeyen öğrenci dersine çalışacak ve üniversitenin kıymetini bilecek. Çünkü, itiraf edelim: Bugün çocukların ciddi bir oranı ÖSYM'ye kafasındaki mesleği edinmek için değil, o vahim "Şimdi ne yapıyorsun" sorusuna "Okuyorum!" diyebilmek için giriyor. Aileler de "Üniversiteye gidiyor teyzesi, maşallah!" diyebilmek istiyor. Bu "mahalle baskısı" altındaki ögrenciler yüksek meslek okullarına gidince diğerleri daha iyi eğitim görecek. Çünkü, ihtiyaç duyulan dalların bursunu yüksek tutmak yöntemiyle diplomalı işsiz sayısı azaltılabilecek.” tam bir çarpıtma örneği. Emekçi çocukları açısından durumun vahim olduğuna şüphe yok. Zira parası olanın okuma imkanı bulabileceği sistemde zaten sınıfsal uçurumların giderek yükseldiği Türkiye'de daha da gerilere düşecekleri kesin.
Baskın Oran'a bugün için bahsettiği koşullara nasıl gelindiğini birilerinin anlatması gerekmektedir. Burjuvazinin üniversitelerden elde ettiği kazancı yoksul ailelerin çocuklarının okuması için feda etmesi, bu değişimi gerçekleştirmedeki amaçlarından sapması anlamına gelmektedir. Öte yandan Baskın Oran'ın bu değişimle azalmasını umduğu diplomalı işsizliğin bir numaralığı sanığı kapitalist düzenin ta kendisi değil midir? Öğrencilerin kapitalizmin yeni bir sömürü dalgasıyla üniversitelerini sahiplenmesini beklemek, bugün parası olmadığı için dersaneye gidemeyen, har(a)cını ödeyemediği için intihar eden kısaca üniversite hayalleriyle geleceklerini süsleyen gençlere yönelik bir hakaret olarak algılanmalıdır. Yıllardır neoliberal reformlarla emekçinin kanını emen sermayenin bugünlere taşıdığı işsizliğin, üniversiteleri paralı hale getirerek aşılabileceğini ummak... Bu kadarına gülüp geçmek gerekiyor açıkçası.
Türkiye 12 Eylül'den bu yana YÖK başkanlığında, rektörlük koltuklarında askeri-sivil bürokrasinin “güvenilir” adamlarını buldu. Üniversitelerde özgürlük adına en ufak bir kırıntı bırakmayan, bilimsel eğitimi ortadan kaldırarak robot yetiştirmeyi amaçlayan, sorgulamaktan, düşünmekten, konuşmaktan çekinen ulusalcı bürokratların yerine bugün, üniversiteleri sermayenin rant kapılarına çeviren, öğrenci gençliği sermayenin ucuz işgücü ve beyin takımı olarak yetiştirmeyi amaçlayan, özgürlük vaadi altında paralı eğitimi dillendiren sermayenin yeminli kuklaları geldi. Baskın basanındır misali, Baskın Oran'da bu kuklaların oturtmaya çalıştığı sistemin sözcülüğünü üstlendi ve neoliberalizme “sol”dan yamanmaya çalışarak ulusalcı bürokrasiyle hesaplaşma çabaları içine girdi. “Şimdiye kadar üniversite, tüm YÖK başkanları karşısında dut yemiş bülbül kesilip el pençe divan durmuştu. Şimdi gençleri Sümeroloji yerine yüksek meslek okullarına yönlendirerek kısa yoldan üretici yapacak ve üniversiteleri ferahlatacak bir öneri gelince, başkan AKP tarafından atanmıştır diye aniden bülbülleşti. CHP sendromudur. İbretle seyrediyorum.” Bu ifade son dönemlerde iki egemen sınıf arasında yükselen savaşta Baskın Oran'ın liberal cephenin ideolojik çizgisini ifade etmede nasıl bir rol oynadığını göstermektedir.
Kimi “sosyalist” kesimler hala Baskın Oran'ın seçimlerde nasıl kaybettiğine yanıp dursunlar. Ortada tek bir gerçek var; sınıf siyaseti izlemenin yolu olaylara her koşulda emekçi katmanların çıkarları açısından yaklaşmaktan geçer. Emekçilerin çıkarları ise ne liberal burjuvazinin sözcüsü Baskın Oran'ın “Ezber bozucu”luğuyla ne de ordunun ve sivil bürokrasinin vatan-millet nutuklarıyla savunulur. Emekçilerin ve yoksul halkın çıkarları, ancak işçi sınıfının devrimci enternasyonalist çizgisi temelinde savunulabilir.