Ankara Üniversitesi Yemekhane İşçilerinin Mücadele Dersleri: Devrimci Sınıf Tavrı ve Uzlaşmacılık

4 Şubat 2009

Ankara Üniversitesi yemekhanesinde taşerona bağlı olarak çalışan işçilerin üç ayı aşkın bir süre yürüttükleri mücadelesi, emek mücadelesi yürütenlerin gündemine sıkça taşındı. Ramazan bayramından kısa bir süre önce, eylül ayının sonlarında devrimcilerin etkisinin büyük olduğu bir üniversitede başlayan, yüksek potansiyellere sahip bu direniş, içine kattığı yüzden fazla işçinin ve öğrencilerin ortak mücadelesiyle kazanımlar elde ederek ilerlerken bir aşamadan sonra mücadelenin liderliğini ele geçiren uzlaşmacı çizginin egemenliğinde sürekli mevzi kaybederek yenilgiye mahkum edilmiştir. Gelişen bu süreci bu noktaya getiren tutum ve çizgilerin muhasebesini yapmak bir zorunluluktur.

Yaklaşık bir ay önce 17 Aralık'ta sona erdirilen mücadeleyi değerlendiren ve derslerini çıkaran bir yazı yazmak için taşeron şirketle yapılan anlaşma uyarınca işçilerin kademeli olarak işe alınması ve yeni çalışma şartlarını görmek için bir süre daha beklemenin uygun olacağını düşünmüştük. Düşüncemizde haklı olduğumuzu gördük. Mücadele sürerken ve bitirilme kararı verilirken sözel olarak dile getirdiğimiz eleştiri, uyarı ve çağrılarımızın ne kadar haklı olduğunu tekrardan kanıtlayan bu süreci de inceleyerek bu yazımızla bu mücadelenin derslerinin gelecek işçi mücadeleleri için taşıyıcısı olacağız.

Mücadelenin Gelişim Seyri

Taşerona bağlı olarak çalışan Ankara Üniversitesi yemekhane işçilerinin mücadele girişimleri yaklaşık bir yıl önce sendikalaşma çabasıyla başlamıştı. Sendikalaşmayı çeşitli nedenlerle başaramayan işçiler mücadelelerinden vazgeçmediler. Muhalif, devrimci öğrencilerle birlikte taşeron Tadal yöneticileriyle Cebeci'de bir toplantı düzenleyerek şirket üzerinden baskı kurmaya çalıştılar. Bütün bu girişimler ve buna ön ayak olanlar patronların gözünden kaçmamış, öğrencilerin olmadığı yaz aylarında bu işçilerin bir kısmına yol vermişti. Ancak şirket bu işten atmalarla yetinmeye niyetli değildi. Şirket, hem akademisyenlerle hem öğrencilerle iyi ilişkiler geliştiren ve bu bağların sağladığı güvenle mücadele etme potansiyellerini içinde barındıran işçileri yavaş yavaş işten çıkarmayı planlıyordu. Okul başladıktan sonra da ilk olarak 6 işçiyi işten çıkardı.

Ancak bu adımın sonuçları patronların beklediklerinden çok farklı oldu. Boykot, grev, işgalle devam eden bir mücadeleyi tetikledi. Bu süreci daha önceki değerlendirme yazımızda uzun uzun anlatmıştık, bu nedenle burada detaylı olarak ele almayacağız. Ancak süreci özetlersek…

Öncelikle sürecin gelişimini mücadelenin gelişimi açısından iki döneme ayırmak doğru olacaktır. Az sayıda kararlı işçinin Marksist Bakış bürosuna gelmesiyle başlayan ve hızla büyüyen, diğer işçileri de içine katmasıyla kazanımlarla, gelişerek ilerleyen Marksist Bakış öncülüğündeki süreç mücadelenin ilk dönemini oluşturur. Bu dönem mücadelenin çıkışının ana nedeni olan iş güvenliği konusunda hiçbir somut kazanım elde edilmeden, rektörlüğün sözlerine güvenilerek bitirilmesiyle ne yazık ki kapanmış ve mücadelenin uzlaşmacı çizgilerin egemenliği dolayısıyla gerilediği, kaybettiği ikinci dönem başlamıştır. Şimdi bu dönemleri daha ayrıntılı olarak ele alalım.

Mücadelenin İlk Dönemi

İşten atılan işçiler ve Cebeci kampüsündeki bazı kararlı işçilerin katılımıyla Marksist Bakış örgütleyiciliğinde başlayan mücadele süreci, şirkette çalışmaya devam eden işçilerin işten çıkarılmayı da göze alarak katılımıyla etkisini artırdı. Kısa sürede maaşların ödenmesi, Cebecideki boykotun yüzde yüz başarısı gibi somut başarıların etkisiyle mücadeleye uzak duran farklı kampüslerdeki işçiler de katıldı.

Direnişin bu ilk dönemi işçilerin bilinçlerini geliştiren bir mücadele okulu oldu. Bu sürece damgasını vuran neredeyse tamamının daha önce mücadele, örgütlenme deneyimi olmayan işçilerin işten atılan arkadaşlarıyla dayanışmak, çalışma koşullarını iyileştirmek ve iş güvencesi için kararlılıkları artarak mücadeleye katılmaları, sınıf dayanışmasının geliştirilmesi oldu. Bu süreç işçilerin bilinçlerinde kırılmaların yaşandığı dönem oldu. Bu dönem boyunca sürecin başından beri örgütleyicisi olan bizim büromuzda işçilerin sınıf bilinçlerini geliştirmek için sohbetler, işçi filmleri çerçevesinde eğitim amaçlı toplantılar örgütledik. Bu toplantılarda hem kendi mücadelelerinin durumunu, kazanması için yapılması gerekli olanları konuşuyor hem de işçi sınıfı ve patronlar arasındaki amansız kavgayı ortaya koyarak, meselenin yemekhane direnişinin kazanmasının ötesinde sınıf bilinçli devrimci işçilerin sayısının artmasının ve onların bütün pisliklerin kaynağı olan bu sisteme karşı mücadeleyi örgütlemesi olduğunu anlatıyorduk. İşçilerin bu sohbetlerden, işçi filmlerinden belgesellerden ve hazırladığımız sinevizyonlardan birçok dersler çıkardığını, kendi yaşadıkları deneyimlerle onları özleştirmeye çalıştığını çoğu kez de gördük. Bizim bilinçli çabalarımız dışında da bu ilk süreç boyunca mücadeleci duruşları da onlara birçok şey öğretti. Örneğin Tandoğan'daki işçiler boykotun örgütlendiği öğlen saatlerinden sonra her gün yapılan değerlendirme toplantıları için toplu olarak hareket ediyor, banliyö trenine toplu biniyor, biletçiye biz direnişteki işçileriz diyor ve Cebeci banliyö istasyonundan Cebeci kampüsünün girişine bizim örgütleyiciliğimizde sloganlı yürüyüşler yapıyordu. Birbirine güven, mücadele inancının yüksek olduğu bu dönemde işçilerinden boykotu örgütlemek için Veterinerlik fakültesine giden işçilerin sivil polislerce gözaltı ile tehdit edilip okula alınmaması üzerine özellikle genç işçilerden ertesi gün toplu halde gidelim çağrısı dahi yapılıyordu.

Mücadelenin bu ilk dönemi farklı kılan özellikleri ortaya koyarsak… Bu dönem mücadeleye katılan işçilerin kendi arasında ve devrimci öğrencilerle güven bağlarının hızla geliştiği, işçilerin özgüven kazandığı bir süreç oldu. Mücadele eden işçiler çığ gibi büyüyen pratikten öğreniyorlar ve gerek pratikleriyle gerekse Marksist Bakış bürosunda yaptığımız toplantılarla sınıf bilinçleri gelişiyordu. Bu dönem boyunca mücadelenin salt bir maaş sorunu olarak ele alınmıyor, esas olarak iş güvencesi elde etmek hedefleniyordu. Öğrenciler ve işçilerin ortak karar alma ve eylemini içeren oldukça özgün ve az rastlanır bir örnek olarak mücadelenin etkisi Türkiye'ye yayıldığını da söylemek gerekir.

Uzlaşmacılığın Egemenliğinde 2. Dönem

Peki ne ve nasıl oldu da mücadelenin birinci dönemi olarak nitelendirdiğimiz işçilerin bilinçlerinin geliştiği direnişçi dönemden uzlaşmaların, gerilemenin hakim olduğu ikinci döneme geçildi?

Şunu belirterek başlamak gerekir ikinci dönem gökten zembille inmedi. Birinci dönem boyunca, sendika bürokratı Mahsun Turan bu süreci örmeye başlamıştı. Bizim etkimiz karşısında dar grupçuluk, rekabetçilik ve uzlaşmacılık çerçevesinde kimi sol gruplarda bu konuda Turan'ın en büyük destekçisi oldular. Mücadelenin ilk döneminde alttan alta işçileri bize karşı konumlandırılmaya çalışıldı. Bu uzlaşmacı eğilim, işçilerin geri bilincine oynanıp korkularını besleyerek boykotun hızla bitirilmesi yönünde büyük çaba gösterdi. Marksist Bakış olarak biz ise uzlaşmacılara karşı boykotun uzun sürebileceği, direngen bir şekilde mücadelemize devam etmemiz gerektiğini sürekli anlattık. Ancak ilk mücadele deneyimlerini yaşayan, parasızlık ve işsiz kalma korkusu içindeki geri bilinçli işçiler üzerinde beslediği korkularla uzlaşmacılar etki kurmayı başardılar. Bu çabaların sonucunda boykot en güçlü döneminde rektörlük tarafından verilen sözlerle bitirilip zafer ilan edildi. Her ne kadar bilinçli işçiler arasında huzursuzluk olsa da neredeyse herkesi kapsayan sanal zafer havası karşısında yapacak bir şey kalmamıştı. Bu durum da uzlaşmacılığın tahrifatının süreci nasıl şekillendirildiğini kanıtlıyordu.

İşçiler verilen sözlere dayanarak tekrar işbaşı yaptılar, ancak rektörlükçe verilen hiçbir söz tutulmadı. Ne yeni sözleşmeye iş güvencesiyle ilgili bir hüküm konuldu ne maaşlar ödendi ne de işçilerin öfkesini üzerinde toplayan müdürler değişti.

Sözlerin tutulmaması üzerine bizim de büyük etkimizle grev kararı alındı. Grev yine çok büyük bir başarıyla gerçekleşti.

Ancak, artık karar alma süreçleri farklı işliyordu. Önceki dönemde meclis toplantılarında kararlar işçiler ve öğrencilerin birlikte tartışması sonucunda alınırken artık rektörlükle yapılan görüşmeler, pazarlıklar kapalı kapılar ardında genel işçi kitlesinden ve özellikle de bizden gizlenerek yürütülüyordu. Meclise konu taşındığında ise aslında yaşanan bir ortaoyunundan başka bir şey olmuyordu. Karar zaten sendikacı ve ortakları uzlaşmacı sol gruplar tarafından oluşturulmuş oluyor ve mecliste de bu gruplar ve sendikacının kullandığı birkaç işçi tarafından manipülasyonla göstermelik olarak tartışılıp kabul ediliyordu. Mahsun Turan'ın bu konudaki en büyük destekçisi olan uzlaşmacı sol grupların başında TKP, Marksist Tutum ve DGH geliyordu.

Başarıyla devam eden grev, bu çizginin dayatmasıyla rektörlüğün maaş ödeme sözüne dayanılarak bitirildi. Mücadelenin başında temel hedef olan iş güvenliği ve çalışma koşullarına dair ise ortada hiçbir şey yoktu.

İşçilerin büyük kısmı grevin devam etmesi yönünde görüş bildirse de bürokratik görüşmelerde rektörlüğe verilen sözler doğrultusunda uzlaşmacı eğilimler ortalığı velveleye vererek grevi bitirme kararını geçirmeyi bildiler. Bu noktada rektörlüğe söz vermesi boyutunda işçilerin çok sevdiği bir aşçıbaşı öne çıkarıldı. Kendisi bu sözün yok sayılarak yola devam edilebileceğini söylese de durum uzlaşmacılarca “aman sözcünüzün lafını çiğnemeyin” bahanesiyle art niyetlice kullanıldı. İşçilerin bir kısmında üzerine oynanan korkular güç kazanıyordu. Bu grevin bitirilmesi, bir an öne maaş almak gibi ekonomik beklentilerin bilincin önüne geçtiği işaretini veren bir dönüm noktasıydı. İş güvenliği için taşeron sistemine karşı verilen kavga artık geride kalmış salt geçmiş maaşların yarım yamalak ödenmesi karşılığında grev bitirilmişti. Marksist Bakış'ın ve ileri işçilerin tüm çabalarına ve toplantılarda verilen tüm kavgalara rağmen bu kararın çıkması engellenemedi.

Bu işçi direnişini sendikal kariyerinde yıldızını parlatma aracı olarak gören sendika bürokratı Mahsun Turan, bu nedenle başlangıçta bir işçi direnişine “önderlik” yapma isteğiyle mücadeleci bir profil çizmiş, ancak süreç içinde kendi tekelinden çıkma potansiyelleri taşıyan bizim örgütlediğimiz mücadeleci çizgi karşısında uzlaşmacı, bürokrat kimliğini defalarca ispatlamıştır. Sürekli patronla, rektörlükle “diyalog” çağrısı yapan Turan, uzlaşmacı çizgisini egemen kılmak için fiili mücadele savunucuları bizlerin işçilerin içindeki desteği ve etkisini kırmak amacıyla türlü ayak oyunları, iftiralar ve saldırılar örgütlemekten geri durmamıştır. Mahsun Turan bunun için çevresine topladığı birkaç işçiyi kullanmaktan geri kalmadı. Siyasal programları nedeniyle uzlaşmacı reformist siyasal grupların da bu konuda Mahsun Turan ile işbirliği içinde davrandıklarını söylemeden geçmeyelim.

Mahsun Turan mücadele içinde kişisel etkisini sürekli arttırmaya çalışmış, bu yolda da uzlaşmacı eğilimlerden büyük destek almıştır. Bu kesimler, boykotta bile uzlaşmacı tavır almışlar, taşeron sisteminin temel dayanağı olan rektörlükle sürekli dostane ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Mücadeleye adeta taşeronlar ve rektörlükle girişilen “diyaloglar” yön vermiştir. Oysa devrimciler olarak bizler defalarca aldatıcı sözlere güvenilmemesi gerektiğini kazanımların fiili meşru güç çerçevesinde mümkün olabileceğini belirtmiş, bu diyalog çabasını mahkum etmiştik.

Bütün bu uzlaşmacılıkları uygulamak için işçileri öğrencilerin etkisinden çıkarma taktiğine gidilmiştir. İşçilerle öğrenciler el eleyken mücadeleyi birlikte başlatmış birlikte örgütlemişlerken sendika bürokrasisi olayı kendi tekeline almak için daha doğrusu devrimci öğrencilerin, özellikle bizim etkimizi kırmak için işçileri ayırmış, öğrencileri toplantılara almamışlardır. Buna karşı çıkan devrimcilere çirkin tavırlarla yaklaşılmıştır. Bir yandan devrimci öğrenciler dışlanırken diğer yandan karar alma mekanizması tamamen bürokratikleştirilmiştir. Ancak Turan, uzlaşmacılıkta ortaklaştığı sol gruplarla görüşüp kararlara onları katmaya devam etmiştir. Sadece Marksist Bakış olarak biz süreçten uzak tutulmadık, Marksist Bakış'la paralel görüşleri savunan, büromuza düzenli olarak gelip giden ileri işçiler de dışlanmıştır.

Mahsun Turan'ın mücadele sürecinde kendi uzlaşmacı çizgisinin tekelini kurmak önünde engel olarak gördüğü bize karşı ayak oyunları bunlarla da sınırlı değildir. Yaygın bir dedikodu kampanyası örgütlenmiş, sağ görüşlü bir işçiye bizim için “Marksistler” seni takip ettiriyorlar diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Mahsun Turan, bize karşı giriştiği mücadelesinde kimi işçileri de kullanmaktan geri kalmamıştır. Bu işçiler aracılığıyla bizimle diyalogu güçlü işçilere ve özellikle de daha direnişçi genç işçilere yönelik “Marksistlerle sizin ne işiniz var?” gibi sorularla kafa karıştırmaya çalışmıştır. Bu çabasının etkisiz olduğu unsurları da süreçten dışlamaya çalışmıştır. Mahsun Turan, daha mücadeleci duran bir kısım genç işçilerle içki masalarında “dostluk” geliştirerek bu işçilerin “kendisini ezip geçmemelerini” sağlama almış, uzlaşmacı çizgisine onları yedeklemiştir.

Yeni Şirket İşten Çıkarmalara, İşçiler İşgale Başlıyor

Grevin salt maaşların ödeneceği sözüyle bitirilmesinin ardından kısa bir süre sonra taşeron Tadal iflasını gösterdi. Yapılan yeni ihaleyle taşeron Tam Sofra şirketi yemek çıkarma işini devraldı. Taşeron ve rektörlükle “diyalog”u öne çıkaran uzlaşmacı çizgi, Tadal'ın çekilmesi üzerine yeni gelen Tam Sofra şirketiyle anlaşmak için işçilerden taleplerini yumuşatmasını istemiştir. Ancak Tam Sofra ile yapılan görüşmeler ardından mücadeleci işçi istemediği hemen belli edip işçileri işe almayı reddetti.

Tam Sofra'nın işçileri almamak konusundaki ısrarı karşısında sendika bürokratı Mahsun Turan ve ortak hareket ettiği uzlaşmacı siyasal gruplarla birlikte temel çağrısı yine rektörlükle diyalogla sorunları çözmek olmuştur. Bu kanat tarafından sorunların çözümü olarak sürekli “diyalog” vurgusu öne çıkarılırken Marksist Bakış olarak rektörlüğe güvenilmemesi gerektiğini, sınıf bilincinin bir parçası olarak makama saygının geri bilincin ifadesi olduğunu düzenli olarak belirttik. Bizlerin söylediği aslında sınıf mücadelesi tarihinin defalarca gösterdiği temel kurallardan biri idi. Zaten rektörlüğün sermaye yanlılığı mücadele boyunca defalarca kanıtlandı. Yeni şirket ile anlaşamayan işçiler rektörün emri ile okullara alınmadı. Daha sonra ise rektör Cebeci kampüsüne polisi çağırarak direnen işçi ve öğrencilerin üzerine saldırtmıştır.

Marksist Bakış olarak bizim yoğun baskımız sonucunda okullara sokulmayan, toplu olarak işten çıkarılan işçilerin direnişinin yemekhane işgalleriyle devam etmesi kararı alındı. Ancak işgal gibi radikal bir mücadele aracının bile uzlaşmacı bir hatta sokulması başarıldı. Biz, yemekhane işgalinin tek başına kalmaması gerektiğini söyleyip işçilerin yemekhaneyi fiilen işletmesini önerdik. Böylelikle üretenler yemekhane düzeyinde yönetenler de olabileceklerini göstermiş olacaklardı. Bunun için bütün alt yapı da hazırdı. Ucuz yemek isteyen öğrencilerin sorununu da böylelikle mücadeleci işçiler çözmüş olacaklardı. Tüm ülkede yankılanacak bu hamle, aynı zamanda taşeron sisteminin gereksizliğini, salt işverene rant aktarımı olduğunu gösterecek bir yandan da rektörlük üzerindeki baskının olağanüstü artmasını sağlayacaktı. Bu çağrılarımız ısrarla kulak ardı edilmeye çalışıldı. Yenilginin hazırlayıcısı sendika bürokrasisi, işi, kendisini deşifre eden, bu yüzden çok çekindiği Marksist Bakış'ın kimi sözcülerini (ne işçi ne de öğrenci olmama bahanesiyle) toplantılara almamaya kadar vardırmak istedi, ama işçiler mücadelenin en başından beri yanlarında olan bu kişilerin toplantılardan çıkarılmasını söz konusu dahi etmediler. Ne var ki işgalin üretimin ele alınarak devam etmesi fikrine karşı “gaspa girer” türünden saçmalıklar devreye sokuldu ve tartışmalar bir kez daha hasır altı edildi.

Sendika bürokratı daha önce de sıkılıkla yaptığı üzere işçilerin geri bilincine ve korkularına oynayarak, yemek üretimi için gerekli olan malzemelerin bulunduğu depoların kilidini kırıp malzemeleri almanın gaspa gireceği argümanlarını tartışmış ve işçilerin bilincini sürekli geriye taşımıştır. Başlatılan işyeri işgali ise işçilerin üretime başlaması engellenince salt konaklamaya dönüştürülmüştür. Mücadelenin ilk döneminin aksine işgal süresince çok elverişli olan koşullara rağmen işçilere ne bir etkinlik ne de bir eğitim çalışması düzenlenmiştir. İşlerin sınıf mücadelesinin yükseltilmesi için tüm koşullar uygun olduğu halde Marksist Bakış bürosunda yapılanlar dışında hiçbir etkinlik düzenlenmemiştir. Aksine sınıf bilinci, sürekli takip edilen uzlaşmacı çizgi ve korkulara hitap etme nedeniyle düzenli olarak geri götürülmüştür. Dayanışma ve özgüven bağları süreç içerisinde yok edilmiştir.

Israrla takip edilen pasifist çizginin sonucunda kesin bir hal alan umutsuzluk ve aylarca süren sıkıntı ve parasızlığın etkisiyle işçilerde çözülmeler başladı. 17 gün süren işgal boyunca yaratılan umutsuzluk ve karamsarlık havasının etkisiyle işçilerin motivasyonu kırılmış ve işçiler arasında güven bunalımı açığa çıkmıştır. Gemisini kurtarana kaptan gözüyle bakılma noktasına gelinen bu atmosferde zor durumda olan işçilerin bir kısmı direnişten umudu kesip yeni işler bulmaya başlamıştır. İşgale devam edenler arasında da adeta polis müdahalesiyle işgalin bitişi beklenmeye başlanmıştır. Mücadeleyi yöneten sendika bürokratı ve reformist unsurlar da ellerini kollarını bağlamış rektörden ya da işverenden gelecek “güzel haberleri” ya da polis müdahalesiyle bu işin bitmesini beklemeye başlamışlardır. Direnişteki kırılma polis operasyonunda alınanların arasında sadece 8 işçinin olmasından da bellidir. Son gün bile rektör bize şöyle olumlu şeyler söyledi türünden uzlaşmacılıklara devam edilmiş ama aynı gece rektörlük polisi müdahaleye çağırmıştır.

Yeni Taşeron Şirketle Anlaşma: Direniş Bitiriliyor

Polis operasyonundan sonra bırakın yeniden işgali, kampüslere işçilerin girmesi dahi mümkün olmamıştır. Yeniden mücadele edilmesi ise neredeyse imkansız kabul edilerek işverene avuç açılmıştır. Artık sendika bürokratı ve uzlaşmacı diğer eğilimler araya milletvekili sokma türünden boş inançlara sarılmaktadır. Gerçekten de işçilerde yeniden mücadele başlatacak bir azim yoktu ama bu hiç de şaşırtıcı değildir. Sürekli korkulara oynanan bu süreçte gözaltıların, polis müdahalelerinin olduğu bir ortamda işçilerin bütün bunlara göğüs görmesi elbette ki mümkün olamazdı. Uzlaşmacı eğilimler şimdi de kendi eserleri olan bu nesnel durumun arkasına saklanıyorlardı.

İşverene avuç açılması yeni şirketin acil yetişmiş eleman ihtiyacı nedeniyle mümkün oldu. Ama işverenin kesin otorite sayıldığı bir ortamda yapılan anlaşma işçiler için tam bir kıyıma dönüştü. Kamuoyuna ‘3 işçi dışında herkes işine alındı denerek' taşeronla yapılan bu geri anlaşma bir “zafer” olarak yutturulmaya çalışılmıştır. Gerçekte durum bambaşkadır. Birincisi, iş kaybı yaşayan işçilerin sayısı şu an itibari ile 20'e yaklaşmaktadır. Ayrıca, taşeron şirket, aşçı ve aşçı başlarını işe almayı reddetmiştir. Bunun sebebi aşçı ve aşçı başlarının üretimde oynadığı belirleyici roldür. Patron, aşçı ve aşçı başları benim istediğim kişiler olursa iş disiplinini onlar üzerinden sağlarım, istemediğim dik başlı personeli onların vasıtasıyla zamanla saf dışı bırakırım hesabındadır. Diğer taraftan taşeron şirket mücadelede sivrilen işçileri de özellikle istememiş ve bu işçiler de işsiz kalanlar arasına katılmıştır. Geri kalan işçiler ise en azından patron kendi kadrosunu oluşturana dek mecburiyetten işe alınmıştır.

Bu işçiler dışında, ısrarla takip edilen uzlaşmacı ve pasifist tavırların ve perspektifsizliğin etkisiyle umutsuzluğa kapılan ve mücadelenin son dönemecinde açlığın ve çaresizliğin sonucunda kendi yoluna gitmek durumunda kalan mücadeleci çok sayıda işçi, taşeronun belirli bir sayı vermesi üzerine dışarıda bırakılmışlardır. Bir yanda mücadeleye daha başta ihanet eden ya da kırıcı rol oynayan çok sayıda işçi işe alınırken mücadeleyi yönetenlerin yarattığı umutsuzluk ortamında son anda canının derdine düşüp mücadeleyi bırakan işçilerin üzerinin çizilmesi vicdanlarda derin yaralar bırakmıştır. Taşeronun açıkladığı sayının içine girmek için işçiler arasında adeta “insan insanın kurdudur” durumu yaratılmıştır. İşe alınmayan işçilerinin önemli bir kısmının uzlaşmacı çizgiye muhalif yaklaşan ve tüm ayak oyunları karşısında son süreçte küskün kalan işçiler olduğu da hemen göze çarpmaktadır.

Mücadele tüm uzlaşmacılığın sonucunda bir yenilgi anlaşması ile sona erdiği ortaya çıktığında ise sendika bürokratı Mahsun Turan, gerçeğin ortaya çıkması ve kendi reklamcı kariyerizminin yaldızlarının sökülmesinden duyduğu endişe ile mücadelenin sonuçlarının çıkarılmasına karşın bir çeşit sansür çağrısı yapmıştır. Bunun için, çevresinde yedeklediği bir işçiye “kimse bu anlaşmayı bir zafer olmadığını söylemeye kalkmasın yoksa karşısında beni bulur” türünden bir tehdidi bile kışkırtmıştır. Ne dediğinin farkında olmayan bu işçi gerçekte kullanıldığının farkında bile değildir.

Mahsun Turan tam da bu tavra uygun şekilde muhalif bir yapıya telefonla arayıp sözlü saldırıda bulunmuştur, gerekçesi bu yapının internet sitesinde anlaşmanın aslında bir yenilgi olduğuna dair çıkan haberdir.

Devrimcilere yönelik saldırısı bununla da kalmamış 22 Aralık gecesinde yapılan dayanışma gecesinde devrimci gruplara saygısızca verip veriştirmiştir. Mahsun Turan, devrimci grupları işçileri tanımamakla suçlamış, sendikaları ve sendikal yasaları bilmemekle sonra da kalkıp sloganlarla afaki konuşmalara dalmakla itham etmiştir. Gerçekte durum tam tersidir. A.Ü yemekhane direnişi kendisinin katıldığı ilk direniştir. Başka da bir mücadele deneyimi yoktur Mahsun Turan'ın. Devrimci yapılarsa tüm ülkedeki sayısız işçi direnişinin içinde yer almış ve bunların bilgi birikimini ve deneyimini muhafaza etmiş ve bunları geleceğe aktarmışlardır. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Mahsun Turan'ın sendikal kanunlar ve uygulamalar konusundaki bilgisizlik iddiasına gelince asıl kendisinin bu konularda ne kadar bilgisiz (ki kendisi profesyonel sendikacıdır yani kazancını bu işten elde etmektedir) olduğuna mücadeledeki herkes tanık olmuştur.

Bununla da kalmamış, Turan, klasik bir sendika bürokratı tutumuyla işçi sınıfını da küçümsemiştir. “İşçi sadece ekmeğini bilir, markist narkist felan anlamaz” diyebilmiştir. “İşçinin asgari ücret vb için polisle çatışmasını beklemek, o ancak kitaplarda yazar” türünden laflar edebilmiştir.

İşçi sınıfına karşı sendika bürokrasine yakışır şekilde küçümseyici ve kendini beğenmiştir Mahsun Turan.Oysa sınıf mücadeleleri tarihini okuyan herkes görecektir ki sınıf kendi içerisinden nice komünist ve Marksist çıkarmıştır, çıkarmaktadır ve çıkaracaktır. İşçilerin polisle çatışacağını ise tartışmaya ya da örnek göstermeye gerek dahi yoktur. Diğer taraftan Mahsun Turan ve diğer uzlaşmacılar mücadele sırasında sürekli işçilerin korkularına ve tereddütlerine oynamışlar sonra da kalkıp kendi iradesizliklerini işçilerin sırtına yüklemişlerdir.

Dayanışma gecesinde Mahsun Turan'ın hiç utanmadan devrimcilere verip veriştirmesine Marksist Bakış dışında bir tepki gelmemesi de sosyalist grupların durumu hakkında birçok şeyi anlatmaktadır.

Çıkarılması Gereken Dersler ve Sonuçlar

Şirketle anlaşılmasının üzerinden bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen, alınacağı söylenen işçilerin bir kısmı da daha işe başlatılmamıştır. İşe başlayanların bir kısmı ise ironiye bakın ki kesinlikle çalışmayı reddettikleri askeriyeye bağlı yemekhanelere gönderilmiştir. Alınacaklar listesindeki işçilerden biri, bir türlü işe başlatılmamaları üzerine müdürle yaptığı görüşmede boykottan söz edince şirketin müdürü bu işçiyi hiçbir şekilde çalıştırmayacağını söylemektedir.

Mücadelenin başını çeken ve ilk günden bu yana büyük fedakarlıklarla mücadeleye omuz veren Cebeci kampüsündeki işçiler ya süreçten koparılmış, ya da dağıtılmıştır. Patronların başından beri dedikleri olmuştur: “Orası dağıtılacak!” İşçilerin hafızalarına canla başla mücadele edenlerin süreçten dışlandığı, işsiz kaldığı kazınmıştır. Bu, gelecek mücadeleleri zedeleyen çok önemi bir durumdur.

Bu işçi mücadelesi koşulların dayatmasıyla bilinçli öncü işçilerin uzun ve sistemli bir hazırlık sürecinin sonucunda gelişen bir süreç olmadı. İşten atılmalar nedeniyle direniş kararını hızla almak, direnişe hızla başlamak gerekti. İşçilerin çok azının bir mücadele deneyimi vardı, hemen hemen tamamının hayatındaki ilk eylemliliğiydi. Mücadeleye hem bilinç anlamında hem de örgütlülük olarak hazır başlamamışlardı. Mücadele içinde gelişme gösterseler de birçok açıdan bir direniş deneyimiyle, hele hele bu direniş uzlaşmacı sendikacı ve siyasal grupların çabalarıyla dar kalıplara sıkıştırıldıysa, burjuva toplumun değer yargılarını kırıp sınıf bilinciyle hareket etmelerini beklemek doğru olmayacaktır. Mücadele deneyiminin yokluğu işçileri uzlaşmacıların manipülasyonları karşısında savunmasız bıraktı. Olayların ilerleyişi karşısında ileri işçiler de ayaklarının altındaki zeminin hızla kaydığını gördüler. Muhalefetlerini devrimci bir tarzda örgütlemeye henüz hazır değillerdi, öte yandan uzlaşmacılara karşı ancak bu temelde bir karşı koyuş başarıyı getirirdi. Sonuçta onlar da bir kenara konulmaktan kurtulamadılar. Uzlaşmacıların ayak oyunları işçilerin içinden püskürtülemedi. İşçilerin, özellikle daha geri bilinçli işçilerin korkularına seslenilerek onları yönlendirmek çok da zor olmadı.

Marksist Bakış'ın neden mücadelenin liderliğini kaybettiği sorusunun cevabı budur. Mücadele öncesinde bir hazırlık aşaması yaşanmış olsaydı durum elbette ki çok farklı olurdu. İşçiler içindeki radikal unsurlar devrimcileştirilebilir bir çok unsur da manipülasyonlara karşı dayanıklı hale getirilebilirdi. Ama böyle bir fırsat hiç olmadı.

Diğer taraftan çok sayıda işçi ile devrimci öncü arasında güçlü bağlar kurulmuş, gelecek mücadelelerin zemini döşenmiştir. Hem işçiler hem de bizler açısından çok önemli deneyimler anlamına gelen bu direnişin dersleri sayesinde devrimci öncü güçlenerek olgunlaşarak işçiler arasındaki etkinliğini her şeye rağmen arttırarak yoluna devam etmesini bilmiştir.

İşçiler mücadele deneyiminden yoksun olsalar da, direniş öncesinden bir örgütlülük çerçevesinde gelişmese de devrimcilerin büyük oranda belirleyici olduğu bir üniversitede yaşanan mücadele çok farklı şekilde sonuçlanma potansiyellerini içinde taşıyordu.

Bütün bu başarısızlığın sorumlusu işçileri ve mücadeleyi sürekli olarak uzlaşmacı, geri bir noktaya hapseden uzlaşmacı çizgidir. Sendikal bürokrasinin sol geçinenlerinin bile aslında genel misyonu mücadeleleri ekonomik sınırlar çerçevesinde tutmak, sistemle uzlaşı sağlamak ve işçileri devrimcilerden ayrıştırmaktır. Bu tavır bu direnişe özgü değildir. Biz devrimcilerin misyonu ise bu çizgiyle mücadele etmektir. Uzlaşmacı eğilime karşı mücadele çok daha etkili biçimde sürdüreceğiz. Bolşevik saflar büyüdükçe kavgaların sayısı artacak, zafere giden yol bizim olacaktır.