4 Şubat Grevi: Hayat Durdu Mu?
23 Ocak’ta Tekel işçilerine dağıttığımız bildiride şu tespitte bulunmuştuk:
“Tayyip Erdoğan, “onlar orada yatsın” derken hala dayanışma grevlerinden bahsetmek, bunu da 27 Ocak’ta görüşülecek bir mevzu olarak ifadelendirmek açıkçası işi savsaklamaktan başka bir şey değildir. Hatırlanırsa Türk-İş Cuma günleri her hafta birer saat arttırmak suretiyle “dayanışma grevi” örgütlüyordu! Şimdi hiçbir tarifi yapılmayan ve görüşmesi bile ertelenen bu dayanışma grevine güvenilebilir mi?”
Süreci ne kadar iyi okuduğumuz 4 Şubat grevinde ne yazık ki ortaya çıktı. Grevi, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’den dinleyelim:
“Açık yüreklilikle söylemek gerekirse bir başlangıç olarak önemli bir adım attık ama iyi bir sınav veremedik, eylemlilik kararının altını tam anlamıyla dolduramadık. Birçok bölgede eyleme katılım gerçekleşse de sendikalar arasında daha iyi işbirliği yapılarak eylemin etkinliği arttırılabilirdi. Ne yazık ki bazı sendikalar eyleme katılma konusunda, diğer sendikaların katılıp katılmamasına göre tavır alıyor. Bütün sendikaların katılmaması da destek veren sendikaların hedef haline gelmesine neden oluyor.”
Türk-İş’in Manipülasyonları
Tekel direnişi, sürecin başlangıcından itibaren işçilerin sendika bürokrasisi üzerinde yarattığı basınçla bu noktaya ulaştı. Türk-İş, işçilerin Ankara’ya geldiği gün geri döneceklerini hesap edip kalacak yer ayarlamamasıyla, Abdi İpekçi saldırısından sonra merkezi önüne taşınan direniş sırasında “burada belli sayıda işçi kalsa yeter, geri kalanlar dönsün” minvalindeki açıklamalarıyla, direnişte dönüm noktası olabilecek yüzbini aşkın emekçinin katıldığı genel mitingde genel grevi ağzına dahi alamayıp hükümete ricacı olmasıyla Tekel direnişinin bir an önce bitip başını ağrıtmamasını istediğini ortaya koymuştu. Bu çerçevede de gerek Türk-İş binasının ve genel mitingde kürsünün işgalinde gerekse işçilerin sloganlarında Türk-İş yönetiminin işçilerin tepkisi üzerine çektiği görünüyordu. Ancak Türk-İş, 28 Şubat’ta hükümetle yapılan görüşme ile başlayıp 2 Şubat’ta görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması süreci içinde işçilerde kendi duruşu ile ilgili bir manipülasyon yaratmış ve işçileri beklenti içine sokmuştu. Görüşmelerden sonuç çıkmayınca sürecin sorumluluğunu üzerinden atmak için tabanın basıncıyla tarihi 3 Şubat olarak belirlenen grevi 4 Şubat’a çekti. Yaratılan ılımlı havada daha öncesinde 15 kişilik Türk Metalci koruma ordusuyla ancak Türk-İş önüne gelebilen, açıklama yaptıktan hemen sonra kaybolan Mustafa Kumlu, tek tek çadırları dolaşacak cesareti kendinde buldu. Türk-İş’in direnişe yönelik tutumunu ifade eden örneklerin de ortaya koyduğu gibi AKP’nin kurucularından Mustafa Kumlu eğer bu grevin gerçekten başarıya ulaşacağını bilse bu grevin örgütleyicisi olur muydu? Elbette ki hayır. Direnişin başında her hafta Cuma bir saat artarak işe geç başlama eylemi nasıl örgütlendiyse bu grev de, “dayanışma grevi” deyin “çalışmama hakkını kullanmama” deyin, aynı şekilde örgütlenmiştir. Kısacası örgütlenmemiştir.
Türk-İş’in konfederasyonuna bağlı sendikalara 2 Şubat’ta gönderdiği şu metin yeterince manidardır:
“Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, Kamu-Sen ve KESK Genel Başkanı ve temsilcileri, 2 Şubat 2010 tarihinde yaptıkları toplantıda TEKEL işçilerine destek amacıyla 3 Şubat 2010 tarihinde yapmayı kararlaştırdıkları eylemi, hazırlıkların daha iyi yapılabilmesi için 4 Şubat 2010 Perşembe gününe erteleme kararı almışlardır.
4 Şubat günü yapılacak eylem saat 08:00-17:00 arasında gerçekleştirilecek ve bu süre zarfında çalışanlar üretimden gelen güçlerini kullanacaklardır.
Konfederasyonlar 4 Şubat 2010 Perşembe günü yapacakları eylemin biçimini kendileri münferit olarak belirleyeceklerdir.
Türk-İş ve Türk-İş’e bağlı sendikalara üye işçiler ise Anayasa’nın çalışma hakkı ve ödevi ile ilgili düzenlemede tanınan çalışmama hakkını kullanarak 4 Şubat 2010 Perşembe günü saat 08:00-17:00 arasında kendilerini izinli sayacaklardır.”
Bir yanda dayanışma grevi ilan edip diğer yandan da yapacakları eylemin biçimini belirleme hakkının konfederasyonların tercihine bırakılması yapılan çalışmanın ciddiyetini ortaya koymaktadır koymasına, bir de buna Türkiye çapında bir grevi örgütlemenin iki günden az bir süre kala başlanmasını ekleyin. 2 Şubat’ta görüşmelerin sonuçsuz kalacağının netleşmesine kadar alınan grev kararını rafa kaldıran Türk-İş, işçilerin basıncı nedeniyle içi boş bir grev çağrısı yapmıştır. Türk-İş’in üyelerine bürokratik şekilde iş bıraktıracağı varsayılsa bile, ki olmamıştır, kamu çalışanlarının 25 Kasım grevini haftalar öncesinden kamuoyuna duyurduğu, örgütlenmesi için çalıştığı düşünüldüğünde soruşturma, uzaklaştırma teröründen yeni çıkmış kamu çalışanlarının 2 gün içinde bir grev örgütlemesinin imkânsız olduğu açıktır. Kaldı ki KESK’e bağlı sendikalar böyle bir çabaya giriştikleri yerlerde Kamu-Sen ve Türk-İş’e bağlı sendikaların destek ve birlikte hareket etme çabalarıyla desteklenmemişlerdir.
25 Kasım’da grevin en vurucu yeri olan demiryollarında bu defa KESK’e bağlı BTS kimi yerlerde iş bıraksa da diğer sendikaların desteği olmadığından ulaşımı durduramadı. Ankara tren garında BTS üyeleri işbaşı yapmazken Türk-İş’e bağlı Demir Yol-İş Sendikası üyeleri makinistler şehirlerarası ve şehir içi banliyö tren seferlerini yaptı.
Benzer şekilde Türk Metal Sen de DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’in eylemlerine destek vermedi. Bu konuda Birleşik Metal-İş Sendikası Kocaeli Şube Başkanı Hami Baltacı şunları söylemektedir:
"Hem çalıştığımız iş kolumuzda örgütlü Türk Metal Sendikası, hem de Türk-İş'e bağlı sendikalar, bırakın genel grevi bir tepki dahi ortaya koymadı. Buna rağmen biz örgütlü olduğumuz her iş yerinde genel merkezimizin almış olduğu grev kararını hayata geçirmeye çalıştık. Kocaeli'de bir saat iş bırakma eylemi gerçekleştirdik. Bursa ve Gebze'de maalesef yalnız kaldığımız için üretimi bir saat de olsa durduramadık."
Grevin Ülke Çapındaki Etkisi
Grev, büyükşehirlerden İstanbul ve Ankara’da yaşamı sekteye uğratmazken İzmir’de günlük yaşamı etkilemiştir. Bu farkı yaratan da CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı çalışan sendikalı otobüs şoförlerinin iş bırakması sonucunda grevin ulaşımı sekteye uğratması olmuştur. Belediye otobüsleri çalışmadığı için işyerlerine ulaşmakta zorlanan çalışanlar diğer işyerlerinde de çalışmaların aksamasına neden olmuştur. Tekel direnişini AKP’yi zayıflatan bir araç olarak gören CHP’nin kendisine ait belediyelerde eyleme destek vermesi bu sonucu yaratan temel neden oldu. Ülke çapındaki grev de eylemlerde de en güçlü katılımın belediyelerde örgütlü Türk-İş’e bağlı Belediye İş ve DİSK’e bağlı Genel-İş’ten gelmesinin nedeni de aynıdır. Ayrıca İzmir’de Balatçık’taki Tekel fabrikasında 600 işçinin tamamı üretimi durdurarak Konak’ta yapılan mitingde yerini almıştır.
Grevin daha güçlü geçtiği yerlerden bir diğeri de Zonguldak maden ocakları oldu, greve yüzde yüz katılım sağlandı. 10 bin madenci üretimi durdurdu ve şehir merkezinde bir eylem örgütlediler. Tuzla’da çalışan deri işçileri de greve yüzde yüz katılımla destek verdiler. Tuzla Deri Organize Sanayi'nde çalışan yaklaşık 800 Deri-İş üyesi, 10 yıl sonra ilk defa 6 km'lik yürüyüş yaptılar. Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ'da DSİ ve elektrik kurumlarında çalışan, Türk-İş’e bağlı sendikaların üyesi 1070 işçi işbaşı yapmazken, Trakya bölgesinde Petrol İş Sendikası’nda örgütlü 1200 işçi işe gitmedi.
Batman’da ise Petrol İş’te örgütlü TPAO ve TÜPRAŞ işçileri işe bir saat geç başlama eylemi yaptı. Kocaeli’de Türk Harb-İş Sendikası'na üye işçiler, iş yavaşlatma eylemi yaptı ve Gölcük İlçesi'nde yaklaşık 3 bin askeri tersane işçisi öğle yemeğine girmeyerek ilçe merkezine yürüyüş yaptılar. Bileşik Metal-İş Sendikasına bağlı metal işçileri Marmara bölgesinde sadece İstanbul ve Kocaeli’nde eylem yaparken Türk Metal iş’in yoğun olduğu Bursa ve Gebze'de ise Türk Metal Sendikası'nın tutumu nedeniyle eylem yapılmadı. Kocaeli Organize Sanayi'nde sendikalı bin 300 işçi bir saat üretimi durdurdu.
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) üyesi Anadolu Ajansı çalışanları ise greve bir saat iş bırakarak destek verdiler. Susurluk’ta Şeker-İş’in şeker fabrikası, Bandırma’da Liman-İş’in limandaki Burhaniye’de Tek Gıda-İş’in Ant Gıda’daki eylemine katılım tam oldu. Manisa’da ise Türk- İş’e bağlı Yol- İş’li işçilerin bulunduğu Karayolları, Bayındırlık İl Müdürlüğü, Özel İdare ve Devlet Su İşleri’nde çalışan yaklaşık 800 işçi iş bıraktı. Milas'taki Yeniköy ve Kemerköy termik santralleriyle, GELİ Linyit İşletmeleri'nde yaklaşık 700 enerji işçisi işe gelmedi. Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden İşçileri Sendikası ise Emet Bor İşletmesinde çalışan 400’e yakın işçinin, işbaşı yapmayarak eyleme destek verdiğini açıkladı. Havayolu taşımacılığı, haberleşme alanlarında ise grevin etkisi hiç hissedilmedi.
İş bırakma eylemlerinin yanı sıra Türkiye çapında çok sayıda ilde mitingler düzenlendi. Bu eylemlerin en büyükleri İzmir, İstanbul ve Ankara’da olmak üzere Samsun’dan Denizli’ye, Diyarbakır’dan Kırklareli’ne eylemler gerçekleşti.
Sonuç Olarak
Sonuç olarak söylemek gerekir ki Türk-İş sendika ağalığının grevin içini boşaltması nedeniyle çok etkili bir tehdit unsuru olabilecek bir eylem fırsatı boşa harcanmıştır. Türk-İş aynı süreci genel miting sırasında işletmiş ve hükümete önemli bir uyarı olabilecek yüz bini aşkın emekçinin katıldığı miting ricacı bir söylemle bitirilmiştir. Böylece direniş açısından dönüm noktası olabilecek iki eylem heba edilmiştir. Böylece en önemli güç olabilecek silahlar hedefi ıskalamış ve boşa çıkmıştır. Erdoğan da bunun bilinciyle grev sonrasında pervasızca “Artık buradan 1 adım daha oynamaz. Bu iş bitmiştir.” diyebilmektedir. Erdoğan bir yandan da işçilerin 4-C’ye başvuru süresinin bitimi olan ay sonunda direnişe polis müdahalesi yapılacağının sinyallerini vermekten çekinmemektedir. Yine hükümet cephesinden Ömer Dinçer, eylemi şöyle değerlendirebilmektedir: "Öncelikle sağduyu hâkim oldu çok vakur bir eylem oldu. Bu eylemin hukuki olup olmadığı tartışılabilir ama süreç itibariyle kamu hizmetleri aksamadı ve her şey yerinde olmuştur. Ben bundan çok memnun olduğumu ifade etmek istiyorum."
Hükümet cephesinin geri adım atmayacağını vurgulayan saldırgan söylemlerine karşın Türk-İş’in şu yumuşak açıklaması durumu yeterince özetlemektedir:
“TÜRK-İŞ, Hükümetten bu eylemin mesajını iyi almasını ve gereğini yerine getirmesini istemekte, TEKEL işçilerinin sorununun bir an önce çözülmesinin toplumsal vicdan açısından gereğine işaret etmektedir.”
Bütün bunlara rağmen hala geç değil! Yeter ki işçiler artık ipleri kendi ellerine alarak ses getirecek, gündeme oturarak AKP’yi zora sokacak eylemler örgütlemeyi bilsinler. AKP ile bozulan hesapları nedeniyle ters düşen medyanın bir kısmının bu süreçte AKP karşıtlığı üzerinden eyleme verdiği dolaylı destek işleri daha da kolaylaştırmaktadır. Medyanın da geniş yer vermesiyle bu tarz etkili eylemler gündemi kaplayacaktır. Yeter ki süreç işçiler tarafından militan eylemlerle örülmeye başlansın. Tekel direnişiyle birlikte toplumda etkisini gösteren AKP’ye karşı sınıf merkezli kutuplaşma böylece daha da derinleşecek ve direniş diğer işçi direnişlerini, emek düşmanı politikaların mağdurlarını da kapsayarak genişleyecektir.
Bu çerçevede daha önce de ortaya koyduğumuz yapılması gerekenleri tekrar özetleyip altlarını çizmek gerekiyor:
- Tekel direnişinde zafer elde edilmesi için taban inisiyatifinin belirleyici olması gerekmektedir. İşçiler aralarında il il kendi temsilcilerini seçmek suretiyle bir işçi komitesi oluşturmalı ve bu komite direnişin kaderinde doğrudan söz sahibi olmalıdır.
- Sonuç almak için yapılacak daha birçok sonuç alıcı eylem bulunmaktadır. Her şekilde seferber edilecek binlerce kararlı insana sahip olan Tekel direnişi, müthiş bir eylem zenginliğine sahipken salt genel grevi beklemek doğru değildir. Etkili, militan, ses getirecek eylem pratikleri örgütlenmelidir.
- Acilen yeni bir eylem takvimi ve genel bir mücadele stratejisi hazırlanmalıdır. Mücadele asla beklemeye ya da belirsizliğe teslim edilemez.
- AKP hükümetini sıkıştırmanın en iyi yolu direnişi genelleştirmek ve ülke sathına yayarak genel bir emek mücadelesine dönüştürmektir. Bu anlamda ataması yapılmayan öğretmenler, emekli örgütleri, işsizler ve diğer emek örgütleri aktif desteğe, kendi çadırlarını açmaya davet edilmelidir. Direnişçi Tekel işçileri, aktif bildiri dağıtımı ve sloganlarla Kızılay’ın her yerini aktif bir eylem alanına dönüştürülmelidir.