Fransa'da Grev Dalgası
Fransa 1995, 2003 ve 2006 grev dalgasının ardından bir kez daha geniş grev dalgasıyla sarsılıyor. Fransa'da proletaryanın en militan kesimlerinden ulaşım işçileri, gaz ve elektrik işçilerinin grevine önümüzdeki günlerde hastane ve yerel yönetim çalışanları ile posta ve telekomünikasyon işçilerinin de katılması bekleniyor. Sürmekte olan grev daha ikinci gününde sistemi felce uğratırken, işçi haklarının azılı düşmanı Sarkozy grev karşısında köşeye sıkışmışa benziyor. 21 Kasımı kamu çalışanları, 29 kasımı da yargı çalışanları ulusal eylem günü ilan ederek harekete geçeceklerini duyurdular. Öğrenci sendikaları, halihazırda başlamış olan üniversite işgallerini bir hafta içinde ülke geneline yayacaklarını ilan ettiler.
Kapitalistlerin Britanya'daki Demir Lady'si Thatcher'ı andıran politikalarıyla Fransız sermayesinin şahin cumhurbaşkanı olan Nikolas Sarkozy işçi sınıfından gelen ilk büyük direnişle karlı karşıya. Sınıf kardeşlerinin daha önce başaramadığı emeklilik reformunu hayata geçirmeye çalışırken kendi kariyeri açısından da hayli riskli bir hezimetle karşı karşıya. Öte yandan emekçilere yönelik sonraki saldırıların geleceği açısından da bu kavga belirleyici olacaktır. Eğer bu mücadele dalgası başarılı olamazsa sınıfa yönelik çok güçlü bir taarruz başlayacaktır. Bu nedenle Sarkozy ve arkasındaki sermayedarların her ne pahasına olursa olsun son direnç noktasına kadar mücadeleyi sürdürmelerini beklemek gerekiyor. Dolayısıyla ulaşım işçilerinin başını çektiği bu son kavga Fransa'daki ve hatta Avrupa'daki sınıf mücadelesi açısından çok daha geniş anlamlara sahip.
Hükümetin, 19'uncu yüzyılın sonlarından bu yana avantajlı emeklilik hakkına sahip bazı iş sektörleri için hazırlamakta olduğu emeklilik reformu projesi son grev dalgasını tetikledi. Bu proje çerçevesinde, söz konusu sektörlerde çalışanların emeklilik primi ödeme süresi 37,5 yıldan 40 yıla çıkarılmak isteniyor. Bu saldırı Fransa'da ve genel olarak Avrupa'da emekçilere yönelik artan saldırılardan sadece birisi.
Sözde “refah devletinin” hakim olduğu Avrupa'da işçi sınıfı yoğun saldırı altında. İşçi ailelerinin yanı sıra, işsizler, emekliler ve fiziksel engellilerin yaşam standardı kapitalistler tarafından hızla aşağı çekiliyor. Bu konuda sosyal demokrat olsun, sağcı olsun tüm iktidarlar büyük çaba içerisindeler.
Neoliberal ajandayı geri teptirmek aslında sistemin sınırlarını aşmak anlamına geliyor. Kapitalist sistem çeyrek asrı aşan bir süredir yapısal dönüşüm geçirerek eski “ritmini” tasfiye etmeye çalışıyor. Tek dayanakları olan yeni “ritmin” özü ise neoliberalizm. Bu, kazanılmış tüm emekçi haklarını yok ederek emeğin sömürüsünü uluslararası düzeyde kuralsızlaştırmayı ve böylelikle sınırsızlaştırmayı, buna karşı direnç odakları olabilecek tüm işçi örgütlerini ise ya ajanlaştırmayı ya da tamamen tasfiyeyi öngörüyor. Sistemin emekçilere yönelik sözkonusu azgın saldırganlığının yetmediği durumlarda Afganistan, Irak ve Lübnan'da olduğu gibi emperyalist savaşlar yaratılıyor.
Kısacası neoliberal saldırganlık kapitalizm için hayatta kalma sorunudur. Bu nedendendir ki düzenle bağlarını tümden kopartmamış bir liderliğin olmaması durumunda neoliberalizme karşı işçilerin ve gençliğin mücadelesi amacına ulaşamaz. Bir zamanlar, reformist partiler ve sendikalar, işçilerle kapitalistler arasında “makul” bir uzlaşma için çaba gösterir, böylelikle bir yandan muhalefeti sistem içinde tutarken diğer yandan da sistemin meşruluğunu sağlarlardı. O günler geride kaldı, çünkü artık sistemin sendikalara vereceği herhangi bir taviz yok. Bu nedenledir ki artık reformist partiler ve sendikal bürokrasi dolaylı ve üstü örtülü düşmanlar olmaktan çıkmış emekçilerin açıktan ve doğrudan karşıtları haline gelmişlerdir. Reformistliği sözde kalan sosyal demokrat partiler en azılı işçi düşmanı hükümet pratiklerini ortaya koymuşlardır. Blair, Schröder, Prodi, Lula vb bu durumun en bilindik örnekleridir.
Sendikaları ve sendikal bürokrasiyi var eden işçilerdir. Geçmişte sendikalar taban basıncıyla öne doğru atılganlaşabiliyor ve ancak eylemlilik süreci sınırları aşmaya başladığında dalgakıran vazifesi görüyorken şimdilerde sendikal bürokrasi tabanda gelişen her dinamiği nasıl boğarım diye düşünmektedir. Sendikaların en çok korktukları şey ise bugün Fransa'da yaşandığı gibi olayların kontrolünü yitirmek, işçi eylemleri ve grevlerinin birleşmesi ve hareketin politikleşerek hükümeti ve giderek sistemi hedef alması. Stalinist Fransız Komünist Partisi'nin denetimindeki ve ikinci büyük sendikal konfederasyon olan CGT sendikasının
tren yolları kolunun başkanı meseleyi liderler düzeyinde çözebileceklerini belirtirken ulusal bir yuvarlak masaya duyulan ihtiyacı vurguluyor. Sosyalist Parti'ye bağlı CFDT sendikasının lideri son grev dalgasının öğrencilerle, kamu çalışanlarıyla ya da başka diğer şeylerle ilgili olmadığını belirtiyor ve olayların bu tarz tehlikeli bir karışıma gitmesi halinde grevden çekilebileceklerini söylemeyi ihmal etmiyor. Ortadaki Fransa'da sendikal bürokrasi mücadeleyi en kaypak ve en ucuz uzlaşmayla sona erdirmek niyetinde.
Fransa'daki son durum sendikal bürokrasinin tarihsel eğilimine bir örnektir. İşçi sınıfının sendikal bürokrasi ve reformizmin liderliği altında başarı şansı yoktur. Eğitim, sağlık, emeklilik vb sosyal haklar ancak işçi sınıfının tüm sektörleriyle ayağa kalkarak sosyalist bir proje etrafında birleşmesiyle savunulabilir. Hayat hiçbir şekilde ara çözümlere varolma hakkı tanımamaktadır. Bunun bir diğer anlamı da işçi sınıfı ve gençliğin en atılgan kesimlerinin devrimci Marksist ve enternasyonalist bir temelde örgütlenmiş bir işçi partisini yaratmak zorunda oluşlarıdır.