Şoven Dalgaya Ankara 'dan Cevap Geldi

Özgür, Demokratik, Eşitlikçi Türkiye Mitingi'ne ülkenin dört bir yanından 30 bin civarında kişi katıldı. Savaş çığırtkanlığı, şovenizm ve ırkçı-şoven kalkışmanın ülkeye egemen olduğu bir atmosferde düzenlenen miting, beklentilerin üzerinde bir kalabalık ve arzulu bir eylemci kitlesiyle adeta faşizm ve militarizmin yükselişine bir cevap niteliğindeydi.

Bilindiği gibi 3 Kasım mitingi, epey bir zaman önce KESK, TMMOB VE TTB'nin çağrısıyla anayasa tartışmalarında bir taraf olmak ve alternatif yaratmak amacıyla planlanmıştı. Öte yandan bu süre zarfında Kürt bölgelerinde yoğun çatışmalar ve büyük asker kayıpları yaşanınca ülkenin gündemi bir anda değişti. Kuzey Irak'ın işgalinin gündeme gelmesine paralel olarak egemen sınıf burjuva medya eliyle şoven bombardımana başladı. Linç girişimleri, şoven hezeyana kapılmış yığınlar, faşistler ve hızla zemin kazanan bir etnik çatışma ihtimali.

3 Kasım eyleminden iki hafta önce başlayan ve yaklaşık bir hafta süren bu şoven dalga eylemin geleceği konusunda kafalarda soru işareti oluştursa da eylemin düzenleyenler eylemin yapılmasına karar verdiler. Neyse ki verdiler çünkü bu miting öyle bir zamanlamada gerçekleşiyordu ki şoven ortamdan bunalan sınıfın canlı unsurlarının nefes almaya ihtiyacı vardı.

Gerçekten de kitleler bu şoven karanlığa bir ışık tutmak gerektiğine inanarak akın akın Ankara'daki mitinge koştular ülkenin dört bir yanından. Beklenmedik derecede kalabalık geçen mitingin öne çıkan vurgusu şoven dalgaya karşı direnilmesi gerektiği idi. Öyle ki anayasa tartışmaları neredeyse eylem boyunca gündeme çok seyrek olarak geldi.

Eylemci kitle kalabalıklığı yanında politik seviye ve motivasyonunun yüksekliği bakımından da son zamanların en dikkat çekici eylemci kitlesini oluşturdu. KESK, TMMOB vb kitle örgütlerinin son yıllarda düzenlediği çoğu eylem ve mitingin tersine kitlelerde bir canlılık ve yaygın bir tepkisellik mevcuttu.

Nitelik ve nicelikteki bu yükselişin temel dinamosu şoven saldırganlık ve faşizmin yükselişine karşı duyulan tepkiydi. Belli ki esasında kendisinde şoven kalıntılar veya yanlar barındıran kimi çelişkili sol güçler de her ne kadar kendilerinde ulusalcı bir damar bulundursalar da ortamın giderek sağa kaymasından ve faşist güçlerin sokağın kontrolünü tamamen ele geçirmesinden endişe duyarak harekete geçtiler. Mitinge geniş katılım gösteren başta TKP olmak üzere Halkevleri, ÖDP ve EMEP gibi yapılar bunun örneklerini mitingde sergiledirler. TKP, zaten bir süredir ülkeyi böldürmeyeceğinden dem vururken, Halkevleri eylem boyunca attığı sloganlarla bağımsız Türkiye, ülkeye sahip çıkma, ABD-AKP işbirliği temalarını işleyerek egemen sınıfın siyasetlerinden kopamadıklarını sergilediler.

Bu mitingden çıkarılması gereken önemli politik dersler vardır. Bunlardan ilki savaş ve devrim diyalektiğidir. Şoven histeriye esir olmuş kalabalıkların sokakları bir hafta boyunca esir alması ve burjuva medyanın bunu uzun uzun pompalaması sol cenahta büyük bir karamsarlık ve hatta panik havası yaratmıştır. Öte yandan gözden kaçan ve çok önemli olan bir nokta bulunmaktadır: toplum tüm hatlarıyla politikleşmektedir. 12 Eylül sonrasında egemen sınıfın en büyük arzusu ve hedefi apolitik bir gençlik ve toplum yaratmaktı. Bu konuda önemli mesafeler de kaydetmiş bulunmaktaydılar. Öte yandan bu son süreçte geniş halk kitleleri ve gençlik politikleşmektedir.

Elbette ki bu politizasyon sağa doğru gerçekleşmekte, geniş kitleler şoven kampın kucağına itilmektedir. Ne var ki her zaman olduğu gibi hayat bu konuda da anti tezi yaratmaktadır. Karşı kampa göre oldukça zayıf kalsa da geniş kesimler etnik çatışma ortamına, faşist dalgaya ve militarizme tepki duyarak sola doğru politikleşmektedir. Son miting bunun en iyi göstergesidir. Şovenist mitinglere katılan birçok kişi faşistlerin baskın olduğu ortamdan rahatsızlık duymuştur.

Toplumsal, siyasi ve ekonomik kriz durumları bir çok ani değişikliğe ve radikalizme açık anlardır. Egemen sınıfın kriz durumlarını iyi yönetememesi ve olaylara hakim olamamasına paralel olarak devrimcilerin önünde yeni olanaklar ortaya çıkacaktır. Emperyalist savaş ve devrim diyalektiği tarihin her anında kendisini göstermiştir, devrimciler çelişkileri gözler önüne serdikleri sürece bu Türkiye'de de gayet mümkündür.

Şoven sis bulutunun ardında egemen sınıf pis işler çevirmektedir. Emekçiler yaygın bir saldırı dalgasına maruz bırakılmaktadır, kapitalistler toz dumanın arasında sessiz sedasız işlerini yürütmenin telaşındalar. Ekmeğe, sigaraya, benzin ve mazota ulaşıma seri şekilde zamlar yapılıyor şu günlerde. Sosyal güvenlik yasası, nükleer yasa vb'leri meclisten geçiriliyor, kısacası sınıf düşmanımız boş durmuyor, tıpkı Irak'ın işgalinden sonra başta Kuzey Irak'ta olmak üzere Irak'ın yağmalanmasından pay kapmak konusunda boş durmadığı gibi.

Bu eksende yani sınıf mücadelesi ekseninde yürütülecek bir mücadele şovenizmin panzehiri olacaktır. Devrimci Marksistler 3 Kasım mitinginde “Şovenizmin İlacı Sınıf Kavgası” pankartıyla bunu vurgulamışlardır. Çelişkiler, ikiyüzlülük ve art niyet bu süreç boyunca gözler önüne serilmelidir. Egemen sınıfın Türk-Kürt kutuplaşması yerine sınıfsal kutuplaşmayı hakim kılmaya çalışmamız gerekmektedir. Bunun için Türkiye'de sonsuz derecede bir materyal zenginliği bulunmaktadır.

Değinilmesi gereken bir nokta da 3 Kasım mitinginin altının doldurulması gerektiğidir. Çok sınırlı bir duyuruya rağmen geniş kitleler meydanlarda buluşmuştur. Ama bu mitingin arkası getirilmelidir. Emek örgütleri ve sol sosyalist güçler en başta metropollerin ana arterlerini tutmalıdırlar. Sınıf merkezli belirli kampanyalarla sınıf mücadelesini ön plana çıkarıp direniş hatları örmelidirler. Bunun için bir birleşik cephenin örülmesi zorunludur, zira ancak arkasında durulan bir çaba böyle bir ortamda ayakta kalabilir. Şoven karanlığı yaran bir ışık demeti olacak bu gibi çabalar, moral üstünlüğün tamamen egemen sınıfa geçmesini engelleyecektir. Metropollerin merkezleri, belirli varoşlar ve işçi semtleri ile üniversiteler böyle bir eylem birliğinin rahatlıkla etkinlik gösterip başarılı olabileceği alanlardır. Bu gibi noktalar faşist yükselişin dalgakıranı rolünü oynayabilirler. Özellikle krizin ağırlaşması durumlarında muhalif sesin ayakta kalması ve sesini duyurması hayati önem taşıyacaktır.

Emek örgütlerinde ve sol-sosyalist güçlerde hakim olan öznelerin bu süreci işletebilecek ne ideolojik ne de örgütsel donanımları mevcuttur. Bu anlamıyla pek iç açıcı bir tabloyla karşı karşıya değiliz. Öte yandan tek çıkış yolu da budur. Devrimci Marksistlerin görevi sola doğru politikleşen unsurlarla örgütlenmek ve umudu yükseltmektir. Bu süreci kaldırabilecek yegane güç devrimci Marksizmdir. Öyleyse görevimiz bu bayrağı daha yukarılara taşımaktır.