Polisin Artan Yetkileri

Kapitalizm varolduğu günden beri toplum içerisinde iki ana sınıfın mücadelesi hep varolagelmiştir. Bir yanda emeğin yoğun sömürüsü üzerine kurulu sermaye birikimine yönelen büyük burjuvazi, diğer yanda sömürülen emeği karşılığında sadece yeniden üretimine yetecek kadar ücretlendirilen proleterya. Burjuvazinin proleterya üzerinde sömürüsüne dayanan kapitalist düzen, olanca çarpıklığıyla durmaktadır. Bu çarpıklığın üstü güdük bir demokrasi anlayışıyla örtülmek istenmiştir. Burjuva demokrasisi, bütün sahteliği ve yapaylığıyla sömürü düzeninin meşruluğunu sağlamaya çalışır. Bu şekilde, emeğin sömürüsü sahteliklerle perdelenmiştir.
Lenin burjuva demokrasisinin çarpıklığını ve sahtekarlığını "Proleter Devrim ve Dönek Kautsky" adlı eserinde şu satırlarda dile getirmiştir:
"Burjuva demokrasisi, ortaçağla karşılaştırıldığında büyük bir tarihsel gelişmeye karşılık düşse de, her zaman için sınırlı, güdük, sahte ve ikiyüzlü, zenginler için bir cennet, sömürülenler ve yoksullar için bir tuzak, bir aldatmaca olarak kalır ve kapitalizm altında bu şekilde kalmaya yazgılıdır."
"Hilekarlık, şiddet, çürümüslük, yalancılık, ikiyüzlülük ve yoksulların ezilmesi: Modern burjuva demokrasisinin, uygar bir görünüm ve-rilmiş, cilalanıp parlatılmış dış görüntüsünün ardında gizlenen şeyler bunlardır."
Lenin'in de ifadelerinden yola çıkıldığında burjuva demokrasisi insanlığın sömürüsünün yapay parıltılar ardına gizlenmiş şekli olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bu durumun sınıfsal hareketlerin önüne geçecek ciddi bir engel oluşturamayacağı açıktır. Sınıfsal çelişkilerin yoğunlaştığı bir ortamda toplumun iki ana sınıfının barış içinde yaşaması beklenemez. Bu durum tarihin kimi dönemlerinde kapitalizmin tahtını sallayan sınıf hareketlerine ve bunun sonucunda gerçekleşen sosyalist devrimlere zemin hazırlamıştır. Bu noktada burjuvazi sahip olduğu ayrıcalıkları korumak, sınıf hareketini bastırmak ve kontrol altında tutmak amacıyla düzenli ordu, polis, gizli servisler, kontra yapılanmalar gibi birimleri kendi sigortası haline getirmiştir. Bu yapılanmalar, sınıf hareketinin yükseldiği durumlarda kitleleri terörize etme, baskı ve şiddetle dağıtma yoluna gitmektedirler.
Lenin, her zaman, burjuva demokrasisini göklere çıkaran sosyal demokrasi karşısında bu yanılsamalarla dolu sözde demokratik anlayışa sert eleştiriler yöneltmiştir. Kautsky'nin aşamacı ve reformist yaklaşımı burjuva demokrasisinin ne-lerle dolu olduğunu algılamasına müsade etmi-yordu. Yaklaşılması gereken noktanın sınıfsal özünü Lenin şu şekilde belirtiyordu:
"Çağdaş devletlerin temel yasalarını alın, onların yönetimlerini alın, toplanma ya da basın özgürlüğünü alın, 'yurttaşların yasa karşısında eşitliği'ni alın, burjuva demokrasisinin her dürüst ve bilinçli işçi tarafından iyi bilinen iki-yüzlülüğünü her zaman göreceksiniz.Düzenin bozulması durumunda, ama aslında sömürülen sınıfın kendi kölelik durumunu bozması durumunda ve hele kölece davranmama gibi bir hevesi de varsa bu sınıfın anayasasında burjuvazinin işçilerin üzerine asker sürmesine, sıkıyönetim ilanına vb. izin veren dolambaçlı yollar ya da kısıtlamalar bulunmayan, en demokratı da içinde, hiçbir devlet yoktur. Kautsky burjuva demokrasiyi utanmadan allayıp pulluyor; örneğin en demokrat ve en cumhuriyetçi Amerika ya da İsviçre burjuvalarının, grevdeki işçilere karşı ne yaptıkları üzerine ağzından tek söz çıkmıyor."
Türkiye'de Düzenin İşçi Hareketi, Ezilenler ve Devrimcilere Yönelik Saldırıları
Türkiye kuruluşundan itibaren katı bir militarist anlayışa sahip olarak günümüze gelmiştir. Bakıldığında tarihinde üç tane darbe, bir tanede "postmodern" darbe gören bir devletin devrimci hareketin yükseliş dönemlerinde sıkıştığı anlarda her türlü baskı aracını kullanmaktan çekinmeyeceği aşikardır, deneyimle de sabittir.
Özellikle polis teşkilatı Türkiye'de toplumun değişen koşullarına göre şekil alan bir geçmişe sahiptir. Bilindiği üzere polis özellikle 12 Eylül rejimi tarafından ülkücü-şeriatçı güruhun yuvası haline getirilmiştir. Solcu polislerin örgütü Pol-Der darbeden sonra derhal kapatılmış, derneğe üye polisler tasfiye edilmişlerdir.
12 Eylül rejimine direnen emekçi eylemlikleri karşısında polisin tavrı çok sert olmuştur. 90'lı yılların gelişiyle toplumun ezilen kesimleri üzerinde polis terörü furyası başlamıştır. Devrimcilere, Doğu'da Kürtlere, faşist ideolojik kadrolaşmanın ideolojik etkisinin gözler önüne serildiği en somut durum olan Gazi Mahallesi örneğinde olduğu gibi, polis terörü devletin toplumsal muhalefet üzerindeki baskısının en önemli ayağı olmuştur. Fakat, tarih bu durumu daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Herşey ayan beyan ortadadır: Susurluk'ta Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Sedat Bucak. Bir polis müdürü, üst düzey burjuva siyasetçi ve aynı zamanda aşiret reisi ve kırmızı bültenle aranan faşist bir katil...
Son dönemde Türkiye egemen sınıfları arasındaki çelişkiler ve sistemin aksaklıkları tüm çarpıcılığıyla gözler önüne serilmektedir. Her ne kadar henüz işçi sınıfı henüz sessiz, sınıfın öncüsü devrimci Marksistler henüz zayıf olsalar da sınıf düşmanlarımız korkmaktadır. 1 Mayıs'ta Taksim'de yaşananlar bunun en büyük kanıtıdır. Sosyalistlerin zemin kazanacağı her türlü güçlü etkinliği boğmaya çalışan egemenler dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalışmaktalar. Egemen sınıfların kendilerine yönelen tehdite duyarsız kalacaklarını varsaymak, kapitalist düzenin tarihsel özünü inkar etmek anlamına gelir. Kapitalistler için dikensiz gül bahçesi ise bir ütopyadır. Bunca çelişkinin yaşandığı bozuk düzene muhalefet her zaman olacaktır, mesela işçi sınıfının ve öncünün muhalefet bayrağını yükseltmesi ve düzenin alternatifini yeşertebilmesidir.
Türkiye gibi ekonominin çalkantılarla dolu olduğu, işsizliğin ve bununla beraber gelen yoksulluğun önemli artışlara sahne olduğu ülkelerde toplumsal patlamalar kaçınılmaz olarak yaşanmaktadır. Egemen sınıflar açısından bu potansiyel tehlikeye bir de Kürt hareketinin yarattığı tehdit eklenince Terörle Mücadele Yasası adı altında bir dizi önlemle tehditler bertaraf edilmeye çalışılmıştır . Bu yasayla birlikte polisin toplum üzerindeki baskısı olağanlaştırılmış ve yasal dayanağına kavuşmuştur. Tabii bu işin ayrıntısı olarak kalıyor. Bugüne kadar polisin işlediği cürümlerin hesabı belirsiz. TMY, bunları sadece yasal olarak meşrulaştırmıştır. Polisin yasal haklarının genişletilmesi beraberinde yargısız infazı getirmiştir. Dur ihtarına uymama karşısında ateş açma özgürlüğüne kavuşan polisler 4 kişiyi katletmiş ve 10 kişiyi yaralamıştır. İnfazların artması karşısında geri adım atan Anayasa Mahkemesi'ne rağmen polis infaz yetkisini kullanma konusunda geri adım atmamakta ısrarcı kalmıştır. Yasa taslağının hazırlanması sırasında AKP milletvekili Mehmet Yılmazcan'ın sarfettiği "Bunlara dur demeye bile gerek yok, gerekirse hemen asalım, devletin huzuru her şeyden önemlidir" sözleri polis terörünün meşruiyetinin nerelere dayandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Dünyadaki genel durum incelendiğinde ise polis terörünün sadece Türkiye'ye özgü bir durum olmadığı görülmektedir. Sadece az gelişmiş kapitalist ülkeler ve iyice güdük burjuva demokratik rejimlerde değil, güya demokrasinin beşiği AB ülkelerinde de polis yetkileri toplumsal yaşamın terörize edilmesine neden olmuştur. Örnegin İngiltere'de yaşanan bombalı saldırılar sonrasında sokaklarda adeta Müslüman avı başlatılmıştır. İngiliz polisi, bu "av" sırasında koyu renkli olduğu için Arap'a benzeyen bir Brezilyalı'yı dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle katletmişlerdir. Fransa'da aynı şekilde polisten kaçan iki göçmen gencin elektriğe kapılıp ölmesinden sonra başlayan banliyölerdeki isyan polisin bu bölgelerde şiddetli saldırılara yönelmesine neden olmuştur. Bu seneye bakıyoruz, Almanya'da G8 toplantılarını protesto eden göstericilere yönelik polis terörünü dünya tüm çıplaklığıyla izlemiştir. Bu nedenle polise sınırsız yetkiler tanıyan AB ülkelerinin Türkiye'de çıkarılan terörle mücadele yasalarına muhalefet etmesini beklemek büyük bir yanılgıdır.
Bugünse polis yasası üzerine yapılan yeni değişiklikleri konuşuyoruz. Burjuva düzenin kendine has demokrasi anlayışında sınır tanımadığını Haziran ayı başında yasalaştırdığı tasarıdan açıkça anlıyoruz.
TMY ile birlikte polislerin genişletilen yetkileri, yeni polis yasası ile birlikte
katlanarak artırılmıştır ve toplumsal muhalefete uygulanacak her türlü baskı yasal zemine oturtulmuştur.
Yeni Polis Yasası Ne Getiriyor?
Çıkarılan yasayla polislere toplumsal yaşama istediği şekilde müdahale etme yetkisi verilerek, toplumun muhalif ve ezilen katmanlarına yönelik saldırıların önü açılmıştır. Gözaltına alma, izinsiz arama yapma, insanları fişleme gibi her türlü anti-demokratik uygulama meşru hale getirilmiştir.
Polis yasasının içeriği şu şekilde düzenlenmiştir:
1) Polis pasaport, sürücü belgesi, vize, silah ruhsatı, vatandaşlık başvurusu yapanlar ve gözaltına alınanlardan parmak izi alacak. Alınan parmak izleri 80 yıl boyunca kayıt altında tutulacak. İstatistikçiler bu yolla 30 milyona yakın kişinin parmak izinin alınacağını ve kayıt altında tutulacağını vurguluyor.
2) Polis, üniversitelere ve okullara rektör ve dekandan izin almaksızın girebilecek, özerk bir yapıya sahip olması gereken üniversitelerde izinsiz üst araması yapabilecek, güvenlik tedbirleri alabilecek.
3) Polis şüpheli gördüğü şahıslardan kimlik ve bulundurması gereken belgelerin ibrazını talep edebilecek, şüphelendiği konu hakkında soru yöneltebilecek.
4) Polis ihtarda bulunmadan -gerek gördüğü takdirde(!)- zor kullanabilecek, arabalarda, dükkanlarda izinsiz arama ve kimlik kontrolü yapabilecek, kağıt, evrak ve her türlü yazılı belgeyi de inceleyebilecek. Özel kanunlar aracılığıyla aranmazlar listesinde bulunanlardan, en başta avukatlar olmak üzere, tümünü arayabilecek.
5) Polis görevini yaparken direnişle karşılaşırsa zor kullanabilecek. Derecesini amirinin talimatıyla artırabilecek.
6) Polis 'dur' ihtarına uymayarak kaçanlara önce uyarı amacıyla, kaçmaya devam ederse de yakalanmasını sağlayacak şekilde doğrudan ateş edebilecek. Kendisine ateş edilmesi halinde 'etki, ölçü ve oranını' kendisi belirleyerek duraksamadan ateş etme yetkisine sahip olacak.
7) Kimlikleri olmayanlar gözaltına alınıp tutuklanabilecek. Kimliklerini kanıtladıklarında serbest kalabilecekler.

Görüldüğü üzere yasalar kişisel hak ve özgürlükleri gasp etmenin aracı olarak düşünülmüş ve sınırsız yetkilerle donatılan polise insanların özel yaşamına istediği şekilde müdahale hakkı verilmiştir. Fakat bizler biliyoruz ki bu saldırıların odağında zaten söz söyleme hakkı kısıtlı olan emekçiler, ezilenler ve devrimciler olacaktır. Bunu algılamak için kahin olmaya gerek yok. Yasanın çıktığı andan itibaren devrimci mücadeleye yönelik artan polis baskısı egemen sınıfların yasalarla neyi amaçladığını açıkça ortaya koymaktadır. Son günlerde Ankara'da yaşanan iki örnek polisin gelecekte yöneleceği saldırıların habercisi olarak görülmelidir. Seçim öncesinde Meclis önünde basın açıklaması yapmak isteyen HÖC'lülere çevik kuvvet saldırmış ve gözaltına almıştır. Aynı şekilde Sıhhiye'de afişleme yapan bir devrimci polisler tarafından kaçırılarak işkenceye maruz kalmış ve ıssız bir alanda terkedilmiştir. Yasanın özellikle "Şüpheli bir kişi kimliği açık bir şekilde belirleninceye kadar gözaltına alınacak ve gerekirse tutuklanacaktır." maddesi bu tarz kaçırma ve kaybetme saldırılarını sıklaştıracaktır.

Çıkarılan yasa polise 'gerekli gördüğü hallerde', sulh idare mahkemesi kararı, kararın gecikmesi halinde ise mülki idare amirinin özel emriyle kişilerin üstleri, araçları, evrak ve eşyaları ile birlikte ev ve işyerlerini de arayabilecek olması polis baskınlarının mazeret belirtmeden sıklıkla yaşanacağını göstermektedir. Bu uygulamanın polis terörünü şahlandıracağında kuşku yoktur. Bir başka değişiklik ise polise, toplantı ve gösterilere ihtar yapmadan saldırabilme, üniversitelere izinsiz girebilme, kurum ve kuruluşlarda herkesin (avukat, hakim, savcı dahil) üstünü ve aracını arama yetkisi verilmesidir.
Değişiklikler incelendiğinde bunun bize hiç yabancı gelmeyen durumlar olduğunu görmekteyiz. Geçtiğimiz sene tüm yurttan öğretmenlerin, emekçilerin ve devrimcilerin aktif katılımıyla gerçekleşen Eğitim-Sen eylemlerinde polisin uyguladığı şiddet, egemen sınıfların emekçilerin hak aramaları karşısında gösterecekleri daimi tepkiyi ortaya koymaktadır. Eylem öncesinde emekçileri Ankara'ya sokmayan, her türlü engellemeye girişen devlet, gerekli gördüğü durumlarda kolluk kuvvetlerinin terör uygulamasına açık çek vermiştir. Keza aynı şekilde 2007 1 Mayıs'ı da düzenin gözüdönmüşlüğünü bir kez daha göstermiştir. Bir gün boyunca İstanbul'u karış karış esir alan polis ayırdetmeksizin tüm İstanbul'u şiddete boğmuştur. Öyle ki bir gün içinde tüm gaz bombası stoklarını tüketilmiştir. Gösterdikleri şiddetle gerektiğinde toplumu çekinmeden terörize edebileceklerini ispatlamaya çalışmışlardır. Çıkarılan yeni yasa ile birlikte polisin bu tavrıyla sıklıkla karşılaşmamız kaçınılmaz bir sonuçtur.

Ayrıca üniversitelere izinsiz girebilme yetkisi, özerk bir yapıya sahip olması gereken üniversitelerin polis terörüne sıklıkla maruz kalacağını göstermektedir. Sol geleneğin güçlü olduğu alanlarda bu saldırılar son dönemlerde valilik, rektörlük ve emniyet işbirliği içerisinde artmaktadır. Birçok üniversitede alternatif şenlikler polisin ve üniversite yönetiminin saldırılarına maruz kalmıştır. İstanbul Üniversitesi'nde gitar çalmak, yemekhaneye ekmek sokmak gibi uyduruk gerekçelerle solcu ögrenciler okullarından uzaklaştırılmıştır. Bu tür örneklerle incelendiğinde çıkan yasanın sadece polisin kanuni meşruiyetini sağlama yönünde olduğunu açıkça görüyoruz.

Sonuç

Yasa tasarısının hazırlanışı ve kanunlaşma süreci açık bir şekilde göstermiştir ki AKP'sinden CHP'sine 'demokrat' Sezer'inden, Büyükanıt'a kadar egemen sınıfların bütün temsilcileri, kendi çıkar kavgalarını bir kenara bırakıp devrimcilere ve emekçilere yönelik sal