'Güvenli bir gelecek, kadrolu iş, insanca yaşam'

Eğitim Sen Eylemi: DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN!

Eğitim-Sen 'Güvenli bir gelecek, kadrolu iş, insanca yaşam' sloganıyla sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik ile eğitim emekçileri arasında yaygın olan işsizliğe karşı Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı önünde bir eylem gerçekleştirdi.

Ülkenin dört bir yanından yola çıkarak Kızılay Yüksel Caddesi'nde toplanan yaklaşık bin beş yüz sözleşmeli, ücretli ve işsiz eğitimciler, kortejler halinde Milli Eğitim Bakanlığı önüne yürüdü.

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) üyeleri, "Diplomalı işsiz olmayacağız”, “Öğretmen düşmanı Bakan Çelik istifa" şeklinde sloganlar atarken, sözleşmeli-geçici öğretmenlerin kadroya alınması ve MEB tarafından seçim öncesinde söz verilen 10 bin öğretmen atamasının yapılması talep etti.

İlk bakışta gayet yakıcı bir soruna yerinde ve gerekli bir müdahale yapmasından ötürü Eğitim-Sen'in kutlanması gerektiği sonucu çıkarılabilir. Ama, böylesi bir yorum, olaylara çok yüzeysel bir bakış anlamına gelir.

Bir kere, iş güvencesine ve örgütlülüğe çok büyük bir darbe anlamına gelen sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik yeni uygulamaya sokulmuş değildir. Yani aradan geçen senelerden sonra bu önemli saldırı eğitim emekçileri tarafından kanıksanmıştır. Oysa en başından beri bu konuda tutarlı bir karşı koyuş ortaya konmuş olsaydı emekçiler tarafından da hazmedilmesi oldukça zor olan bu uygulamalara karşı büyük çapta destek sağlanabilirdi. Uygulamara karşı sıcağı sıcağına verilecek tepkilerin başarı şansı çok daha büyük olurdu. Şimdiyse bu saldırılar eğitim emekçisi yığınlar için bir “realite” durumu olarak kavranmaktadır, bu nedenle sözleşmeli ve ücretli öğretmenliğe karşı verilen mücadele, çok gerilerden işe başlamak durumundadır. Bu anlamıyla Eğitim Sen çok ivedi bir konuya yıllarca seyirci kalarak üzerine düşeni yapmamıştır.

Cumartesi günkü eylemse adeta dostlar alışverişte görsün diye yapılmış bir girişimdir. Karşınızda acil ve etkili bir müdahale gerektiren bir problem var, yapılansa çok geç kalınmış ve el yordamıyla kotarılmış bir eylem. Öyle ki eyleme dönük ciddi herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Ne doğru düzgün bir işyeri çalışması, ne de kamuoyuna dönük herhangi bir duyuru ve bilgilendirme çabası... Bırakalım eylemin amacının halk tarafından bilinmesi ve tasvip edilmesi için bir kampanya örgütlenmesini, saldırıların mağduru olan dershane çalışanları, sözleşmeli ve ücretli öğretmenler dahi eylemden çok büyük ölçüde bihaber durumdalar.

Sonuçta Ankara'da düzenlenen bu eyleme tüm ülkeden sadece bin beş yüz civarında eylemci katıldı. Yüzlerce kilometre katederek Adana, İstanbul, Mersin, Diyarbakır, Samsun gibi illerden gelen sebatkar, mücadeleci eğitim emekçileri çok kısa tutulan eylemin ardından bulundukları illere geri döndüler. Böyle bir fiyaskonun ardından eylem boyunca oldukça coşkulu olan genç eğitim emekçilerindeki hakim ruh halinin karamsarlık ve umutsuzluk olması çok muhtemel değil midir? Yüzlerce kilometre yol kat ettikten sonra daha fazlasını beklemek bu insanların hakkıdır. Yıllarca bunun gibi basiret, samimiyet ve ciddiyetsizlik dolu işlerle karamsarlığı bıkkınlık ve yılgınlığa dönüştürenler aynı sendika bürokrasisi değil miydi?

Eylemin Ankara'da düzenlenen ÖDP kongresine denk gelmesi ve her zamankinden farklı olarak kısa tutulması ve işin öğleye kadar “halledilmesi” birçoklarının aklında soru işaretlerinin oluşmasını sağladığı da ayrı bir gerçek. Bu da sendikal bürokrasinin yarattığı güven bunalımının bir ifadesi.

Bugün Eğitim Sen'in üye sayısı hızla gerilemektedir. Zaten yetkiyi de kaybetmiştir. Onlarca yıl süren yoğun mücadelelerin elde ettiği mevziler ciddi bir direniş göstermeksizin terk edilmektedir. Eğitim-Sen'de hakim olan sendikal bürokrasinin saldırılara karşı koyacak ne enerjisi, ne basireti ne de politik kavrayışı vardır.

Cumartesi günkü eylemi ele aldığımızda madolyonun diğer yüzü de gözümüze çarpmalı; o kadar berbat bir eylem örgütlenmesine rağmen 1500 civarında genç eylemci hem de çoğu il dışından olmak üzere Kızılay'da buluşmuş, coşkulu sloganlarla geleceğe umutla bakılması gerektiğini hatırlatmıştır. Bu, eğitim emekçilerinin örgütlülüğünün ölüsünün bile ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Buradan da şunu çıkabiliriz: eğer sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik uygulamalarına karşı, dershane çalışanlarını da işin içine katarak birkaç ayı ya da biraz daha uzun bir süreyi kapsayan yoğun bir kampanya ülke çapında örgütlenmiş olsaydı cumartesi günkü eylem çok daha farklı boyutlara ve anlamlara sahip olacaktı. Eğitim Sen'in oldukça geniş olan insan ve parasal kaynakları ülke çapındaki böyle bir kampanyayı çok rahat kaldıracak düzeydedir. Bu tarz bir mücadele anlayışıyla onbinlerce genç eğitim emekçisi mücadeleye çekilebilir, yüzbinlercesinin sempatisi kazanılabilir.

Egemenlerden icazet almayan fiili mücadele geleneği her zaman sınıf mücadelesinde işçi sınıfının çıkış yolu olmuştur. Eğitim-Sen ve eğitim emekçileri böyle bir çıkışın imkanlarına sınıfın diğer katmanlarından daha fazla sahiptirler. Bu tarz tutarlı etkili mücadelelerin devamı aynı zamanda sınıfın diğer katmanlarını da peşinden sürükleyecektir. Bu da ülke genelinde sosyalist solun yeniden sahne almasına olanak sağlayacaktır.

Öte yandan, bunu, bugün Eğitim Sen'de hakim olan sendikal bürokrasiden beklemek safdillik olur. Uzlaşmacılığı, pasifliği, sınıf merkezli olmaktan uzak oluşlarıyla özünde ömrünü tamamlamış olan bir siyasal projenin uzantıları olan sözkonusu sendikal bürokrasi mücadeleyi tepetaklak düşürmekten başka bir şey yapmamaktadır. En başarılı oldukları konu, diğer “solcu (hatta devrimci) bürokratlarla” bürokratik mevki paylaşımı yapmaktır.

Yani iş başa düşmektedir. Yapılması gereken tabanda mücadeleci, canlı unsurlar arasında birleşme yaratarak sendikal bürokrasiye karşı da mücadele verip sınıf kavgasının önünü açmaktır. Eğitim-Sen son eylemi sınırlılıkları ve potansiyellleri göstermesi anlamında zihin açıcıdır.