Haiti’de Deprem: Afet Değil Kapitalizmin Felaketi
Batı Yarımkürenin en yoksul ülkesi Haiti’yi vuran 7.0 büyüklüğündeki depremin ardında bıraktığı manzara ibretlik. 3 milyon kişinin yaşamını ciddi ölçüde etkileyen bir deprem karşımızdaki. Yüz binlerin ölümünden, kalan yüz binlerin evsiz, aç, susuz kalmasından söz ediliyor.
Halkın yüzde 80’inin yoksulluk sınırı altında, yüzde 54’ünün ise “sefalet” içinde yaşadığı bir ülke Haiti ve yerle bir olan başkent Port-au-Prince’in 2 milyonluk nüfusunun büyük kısmı gecekondularda yaşıyor. Pek çok hastanenin, kamu binalarının dahi duman olduğu depremde halkın derme çatma evlerinin neredeyse tamamı yıkılmış durumda. Tüm şehirdeki yapıların yüzde yetmiş beşinin moloz yığınına dönüştüğü tahmin ediliyor.
Ölü sayısı her geçen gün yükseliyor, kurtarma çalışmaları zaten çok yetersiz ve kurtarma ümitleri gün geçtikçe sıfıra yaklaşıyor. Şu an 200 bin civarında ölünün olduğundan söz ediliyor; ulaşılan, göçük altından çıkarılan ölü sayısı henüz 50 bin civarında.
Haiti’de depremin ve kapitalizmin yarattığı sorunlar saymakla bitmiyor. Ölülerin ancak çok küçük bir kısmı toplu mezarlara gömülebildi. Kalanı ise henüz ortalıkta, sokaklarda, göçüklerin altında; yardımların ulaşmamasından şikâyetçi, açlıkla, susuzlukla boğuşan kızgın Haiti halkı sokaklarda ceset yığınlarından barikat oluşturuyor. Cesetlerden yayılabilecek hastalıklar ölümleri daha da artırabilir. Salgın hastalıklar her an başlayabilir. Salgın hastalıkların oluşmasını tetikleyici diğer bir unsur da su kıtlığı: kolera ve ishal salgınına yol açma riski var.
Depremden canlı kurtulan Haitililer için ölüm kalım savaşı asıl şimdi başlıyor. Hayatta kalmak hiç de kolay değil. Haiti de can pazarı yaşanıyor 2010 senesinde. Tedavi olmak, ilaç bulmak Haitililer için piyango. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Haiti’de halk günde 1 doların altındaki bir gelirle yaşıyorken, olağan hayat koşulları dahi kötünün de kötüsüyken, deprem ertesi yaşanan sefaleti anlatmak imkânsızlaşıyor.
Zaten yoksulluğun ve gıda yetersizliğinin kol gezdiği Haiti’de, bu büyük felaket, gıda bulmayı iyice güçleştirmiş durumda. Gıda sıkıntısı her an kıtlığa yol açabilir. Böyle büyük afetlerin hemen ardından çok doğal olan yağma görüntülerinin Haiti’de de olması çok normal. İnsanlar gıda, su ve ilaç için birbirlerini öldürmekten dahi çekinmiyorlar.
Uluslararası yardımlar ise başlı başına ayrı bir hikâye. Beklenen uluslararası yardımların ulaşması Haiti’nin yoksul halkı için çoğu zaman bir mucize oluyor. Yardımların zamanında gelmemesi, altyapı yetersizlikleri, ulaşım ağının düzensizliği, yönetim ve organizasyon sorunları, güvenliğin bahane edilmesi vs. sonucu çoğunlukla yardımlar yerine ulaşmıyor. Yardımların zaten ihtiyacı karşılayacağı da şüpheliyken, çok azının ihtiyaç noktalarına ulaşması yağma savaşlarının devam edeceğini gösteriyor.
Birleşmiş Milletler bünyesinde Haiti’ye gönderilen güvenlik güçleri, yardımların halinden hesap soran depremzedelere ve yağmacı olarak düşündükleri herkese müdahale ediyorlar. Yardımlardan daha çabuk Haiti sokaklarına ulaşan bu güvenlik güçleri, ABD başta olmak üzere, BM’ye bağlı pek çok ülkeden geliyor. Havaalanı denetimini de eline geçiren ABD askerlerinin sayısı 5 bine ulaşmış durumda. Bu denetim görünüş itibariyle ve yaşanan olaylarla daha çok işgale benziyor. Haiti’ye gelen yardımların dahi ABD askeri denetimiyle engellendiği, önceliğin Haiti’ye taşınan ABD askerlerinde olduğu biliniyor.
Güvenlik güçleri acele ediyor; çünkü Haiti’nin iliğini kemiğini sömürenler ve gelecek günlerde de sömürmek isteyenler, kitlelerin isyanından korkuyorlar. Şu anda Haiti’ye hakim olan kaos durumu ABD başta olmak üzere Haiti üzerinde etkili olan ülkelerin canını sıkıyor. Brezilyalı subaylar açıkça Haiti’deki uluslararası güvenlik güçlerinin konumunu etkileyebilecek ayaklanma riskinden söz ediyor. Kaos halinin devam etmesi pek mümkün görünmüyor; eninde sonunda, gerekirse binlerce insanın kellesi pahasına “düzen”i sağlamak BM’ye bağlı “barış” gücünün asli görevi olacak.
Güvenlik güçleri kimin güvenliğini sağlıyor sorusunu cevaplamak gerekiyor bir de. Açlıkla baş etmek için “tek seçeneği” depoları, süpermarketleri, dükkânları “yağmalamak” olan Haiti’nin yoksullarına ateş açılıyor. Televizyon kanalları, her zaman olduğu gibi, bu kokuşmuş düzenin kepazeliklerinin üstünü kapatmak için, günah keçisi olarak “yağmacılar”ı sunuyor önümüze. Haiti’ye gönderilen yardımların “dostlar alışverişte görsün”cü mantığı es geçiliyor tabii ki. Haiti’de süpermarketleri ve depoları yağmalayanları tehlike olarak gösteren televizyonlar pis bir yalanın ortağı oluyorlar. Güvenlik güçlerinin “yağmacılara” açtığı ateş meşrulaştırılıyor. Cılız bir Haitili genci döven, ızbandut gibi BM askeri haklı oluyor dünyanın gözünde, “düzen”i sağlıyor ne de olsa. Yoksul Haitililerin, depremden sağ çıkmış Haitililerin, eline yardım geçmeyen Haitililerin payına düşen, yağmacılıkla suçlanıp, düzeni sağlamak adına gelenlerce öldürülmek oluyor en nihayetinde. Oysa asıl yağmayı milyonlarca emekçiyi sömürüp, halkın ihtiyacı olan malları depolayan, yüksek karlarla satan kapitalistler yapıyor. Kapitalizmin suçlarının cezası, yoksul Haitilinin o gün karnını doyurmak için yaptığı “yağma”ya çıkarılıyor.
Üstelik kapitalizmin Haiti’deki yağması bununla da kalmıyor. Güvenlik güçleri, hem Haiti’nin “düzenini” sağlıyorlar, hem de ileriki günlerde ülkenin yerle bir olmasını yeni bir pazar olarak değerlendirmek isteyen kapitalistlerin güvenliğini. Gönderdiği yardımlarla övünenlerden, “ABD Başkanı Barack Obama’yla Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Brezilya, Kanada ve diğer ülkelerle birlikte, Haiti’nin yeniden kalkınması ve imarı için vakit geçirmeksizin uluslararası bir konferans” planlamayı da ihmal etmiyorlar.
Haiti’deki yağma kapitalizmin yağmasıdır. İnsanları karınlarını doyurmak için birbirlerini öldürmek zorunda bırakan kapitalizmin ta kendisidir yağmacı olan. Haiti’yi kaplayan gömülememiş cesetlerin kokusu, kapitalist düzenin kokusudur. Kızılhaç temsilcisi, “Erzak elde edebilmenin yağmalamadan başka yolu yok. Paranız olsa da erzak birkaç gün içinde tamamen bitecek” diyerek çaresizliği özetlerken; erzak peşinde koşanları yağmacı diye öldüren güvenlik güçleri, katil kapitalizmin, kanlı ellerini ve ideolojik çarpıtmalarını özetliyor.
İstanbul, İkitelli’de dört ay önce yaşanan sel felaketinden sonra da yoksul insanların, işçi, emekçi sınıfların, geri çevresel koşullarda, sağlıksız barınaklarda, sefil bir kentsel düzende yaşamaya mahkûm edildiklerini söylemiştik. Suçlu kapitalizmdir demiştik. Bugün Haiti’de binlerce insanın canına, milyonlarcasının evsiz kalmasına neden olan şey doğal afetin ötesinde bir şeydir. Yaşanan felaket bu kadar büyükse, kurtarma adı altında oynanan oyun kimseyi güldürmüyorsa bunun bir tek nedeni var: bu köhne kapitalist düzen.
Haiti’deki cehennemin suçu doğaya bırakılıp kaçılamaz. İnsanoğlunun son on beş bin yıllık tarihi, onun doğaya, içinde bulunduğu çevre koşullarına, yaşadığı coğrafyaya karşı mücadelesinin tarihi. İnsanın attığı her ilerleme adımı, onun doğa karşısında bir zaferidir aynı zamanda. Doğanın kendisine sunduğuyla yetinen avcı/yiyecek toplayıcı insandan, toprağı işlemek için demirden saban kullanan ve öküzü evcilleştiren insana, oradan da denizlere, göklere hâkim olan insana her tarihsel ilerleme, insanın doğayla mücadelesinde bir adımdır. Şurası kesin ki doğanın kendine özgü yasaları var ve insanoğlu bunların büyük çoğuna müdahale edemiyor; ancak insan, doğayı, kendi varlığını devam ettirebileceği bir şekle büründürebiliyor. Sel, deprem, salgın hastalıklar, kar, tipi, kuraklık, heyelan, fırtına, kasırga vs. gibi felaketler hep oldu tarih boyunca. İnsanlığın kapitalizmle eriştiği teknolojik ve bilimsel ilerleme bütün bu felaketlerin çok çok öncelerden tahmin edilmesine, daha güçlü ekipmanlarla önlenebilmesine, olaylara daha hızlı müdahale edilebilmesine olanak tanıyor. Peki bu olanaklar ne ölçüde kullanılıyor?
Bilim adamlarının, 2008 yılında Haitili yetkilileri, ülkede büyük bir deprem olacağı yönünde uyardıkları ortaya çıktı. İyi de bu neye yarar, neyi değiştirir? İstanbul’da büyük bir deprem beklendiği söyleniyor yıllardır. Bugüne kadar ne yapıldı, ne yapılabilirdi ki? Haiti depreminden birilerinin ders çıkarıp, İstanbul’un bütün yapılarını elden geçirmesini mi bekleyeceksiniz?
Kapitalizm elindeki teknik olanakları insanlık için kullanmıyor, kullanamaz da. Dünyanın süper gücü ABD, New Orleans’taki kasırga felaketini günler öncesinden bilmiyor muydu? Ne yapıldı insanları kurtarmak için? Koca bir hiç. Süper teknolojiler yalnızca yaşanan felaketlerden sonra düzeni sağlamak için kullanılıyor, 17 Ağustos’tan sonra deprem bölgesine önce düzeni sağlamak için gelen TSK’nın yaptığı gibi. Bunlar kapitalizmin acı-kanlı gerçekleri. İnsanlığın ceset kokusu üzerinden yükselen kapitalist uygarlık işte bu.
Cihan Esmersoy