Kentsel Dönüşüm, Konut Sorunu ve Gecekondular

Konut sorunu, kapitalist sistemin doğuşundan beri var olan bir sorundur. Sanayinin gelişmesi ve küçük atölyelerin yok olmasıyla birlikte şehirlere başlayan yoğun göç beraberinde barınacak yer sorununu da getirdi. Bu soruna Türkiye'de bulunan çözüm gecekondular oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye hızlı bir kentleşme yaşadı. Yüz binden fazla nüfuslu yerleşmeler kent olarak alınırsa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, yani 1945'te ülke nüfusunun yüzde 18.3'ü kentlerde yaşarken, bu oran 2000 yılında yüzde 60 seviyesine ulaştı. Nüfusun kentlerde hızla yığılmasına karşın, kentlerde bu gelenleri barındıracak koşullar ve altyapı hazırlanmamıştı. Şehre yeni gelenler yaşayacak konut bulamadıklarından dolayı boş buldukları kamu arazilerine gecekondular diktiler. Gecekondular adeta köyü aynen kente taşımıştı. Kente göçenler genellikle kendi köylülerinin bulunduğu semtlere göçüyorlar ve feodal bağlarını hala sıkı bir biçimde koruyorlardı. Böylece yabancısı olduğu büyük şehirde dayanışma yoluyla olanaklarını kurana kadar yaşama şansı buluyorlardı. Feodal bağlar aracılığıyla ayakta kalıyor, şehir yaşamına tutunuyorlardı. Bu da kapitalist toplumun yeşerttiği yalnızlaşmış birey yerine daha çok topluca hareket edebilen insanların bulunduğu bölgeler olmasını sağlıyordu gecekondu semtlerinin. İnsanların son derece sağlıksız koşullarda yaşadığı, hiçbir altyapısı olmayan, ulaşım hizmetlerinden kısıtlı bir biçimde yararlanabilen bu yapıları konut sorununa o an için daha iyi bir çözümü olmayan burjuvazi de bir süre sonra kabullenmek zorunda kaldı. Hatta karlı bile sayılırdı. Gecekondu sakini işçiler hem ev kirası masrafı olmadıklarından hem de köyle ve mahallerinde kurdukları dayanışma bağlarının sağladığı imkanlarla daha düşük ücretlerle yaşayabiliyorlardı.

Kentsel Dönüşüm Projeleri

Bugün kapitalist sistemin gelişmesi ve kentlerin büyümesiyle birlikte gecekondular sermayenin önünde bir engel olmaya başladılar. Şehrin muhtelif yerlerine dikilmiş gecekondularda oturan yoksullar için oturdukları yerler artık “fazla değerli” idi. Gecekonducuların oturdukları yerlerden sürülmelerinin vakti gelmişti. Bu yağma ve talanın adı da “Kentsel Dönüşüm Projeleri” oldu.

Kentsel dönüşüm projelerinde depremsellik, manzara görür olma, temiz hava, yeşil alan, rantıbıl olma gibi kıstaslar özellikle göz önüne alınarak projeler planlanmakta. Mesela İstanbul'da Gülsuyu, Aydos, Alibeyköy, Dağevleri, Derbent, Sarıyer, Zeytinburnu gibi yerleşimlerin tercih edilmesi, ancak benzer yapısal problemleri barındıran Bayrampaşa, Sultanbeyli, Ümraniye, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy vb gibi bölgelerin bu projelere dahil edilmemesinin nedeni bu kıstaslardı. Yani Gülsuyu ve Aydos'un hem deprem açısından güvenli hem de Marmara'yı “ayakları altına almış oksijenli konumu” artık kapitalistler açısından orayı işgal etmiş insanların kullanımı için fazla lüks görünmektedir. Ankara'da da benzer bir durum söz konusudur. Örneğin; kentin büyümesi ile birlikte şehrin neredeyse merkezinde kalmış ve çok büyük bir rant alanı haline gelmiş olan Dikmen, Çukurambar, Yıldız gibi bölgelerde gecekondular kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde yıkılmış yerine lüks konutlar yapılmıştır.

Bu bağlamda, kentsel dönüşüm, aslında yoksulları şehrin dışında bulunan ucube yerlere atmak gerektiği fikrine kapılan sermayenin bulduğu bir çözümdür. Kentsel dönüşüm projeleri çerçevesinde, artık kentlerin içinde bulunan bu gecekondu bölgelerine yeni ve lüks binalar dikilecek ve bu bölgelerin çevresinde de yeni ekonomik rant kapıları oluşacaktır. Böylece aslında sermaye bir taşla birkaç kuş vurmuş olacak, hem durgunlukta olan inşaat sektörüne ve emlak piyasasına yeni bir rant kapısı açmış olacak hem de bu binalarda oturanların etraflarında oluşturacağı ekonomik hareketlilikle diğer pek çok sektör için de canlılık sağlamış olacaktır. Bu program aynı zamanda halihazırda uygulanan neoliberal programın bir ayağı olarak da görülebilir. Kentsel dönüşüm, bir taraftan kent yoksullarına yenilerini katarken, diğer taraftan da onların yaşadıkları bölgeler ise değerli metalara dönüşmektedir. Kentsel dönüşüm, kenti neo-liberal ilkelerle biçimlendirmenin bir aracı olmuştur. Çünkü artık burjuvaların aralarındaki rekabet artmakta ve kentin biçimlendirilmesinde elde edilen karlara ulaşmakta güçlük çekmektedirler. Bunun çözümünü de alt sınıfları kentlerden dışlamakta ve bu insanların daha önce yaşadığı alanları yağmalamakta görmektedirler.

Burjuvazinin konutlarından atılacak olanlara önerdiği çözüm yollarından birisi “mortgage” yani ipotekli kredi sistemidir. Mortgage uzun yıllara yayılan banka kredileriyle, kişinin kira öder gibi ev satın alması, ama taksitler bitene kadar evin bankanın ipoteği altında olması sistemidir.

Görünüşte soruna bir çözüm getirecek gibi duran bu sistem aslında emekçileri sermayenin acımasız kollarına teslim etmekten başka yaptığı bir şey yok. Çünkü, ödemeler çok uzun vadelerle yapılınca insan hayatı da bu vadelere göre şekillenmek zorunda kalıyor. İpotekli evinin elinden alınması ihtimali karşısında işçi, aldığı kredinin aylık ödemelerini sorunsuz yapmak için işini kaybetme korkusunu hissedecektir. Gerekirse daha uzun çalışacak, haksızlıklara ses çıkarmayacak, hak arama mücadelelerinden uzak duracaktır.

Görece bir refahın yaşandığı dönemlerinde kapitalizm, işçileri bu sistemle ev sahibi yapıyor ve belli bir süre boyunca işçi pek bir ödeme zorluğu çekmiyor. Ancak kapitalizmin kaçınılmaz krizlerinden biri gelip çattığında iflâslar birbirini kovalıyor ve kapitalistlerin ilk yaptıkları şey üretimi kısmak ve işçi atmak oluyor. İşsiz kalan işçi, belki aylarca hiçbir iş bulamayabiliyor. Bu sırada eldeki avuçtaki tükenmiş, satılabilecek eşyalar satılmış, ama kredinin geri ödemesinin sürdürülmesine o da yetmemiştir. Eşyalara konan hacizlerin ardından, banka bir kuzgun gibi eve de el koymuştur. Sonunda işçi, ailesiyle birlikte sokak kalacaktır.

Gecekondular

Gecekondular gibi sağlıksız barınma koşullarının bulunduğu, altyapının yetersiz olduğu sosyal ve kültürel imkanları olmayan mekanlar elbette ki konut sorununa bir çözüm teşkil etmezler. Ancak d üzenin bunun dışında ciddi bir çözüm alternatifi olmaması da emekçileri çoğunlukla gecekondularını savunmaya itiyor. Burada da genellikle gecekondu sahipleri, ki özellikle şehrin merkezinde kalmış gecekondu sahipleri, ile gecekondu kiracıları arasında farklı çıkarlar ve buna dayalı olarak farklı duruşlar ortaya çıkıyor

Gecekondu sahiplerine genel olarak gecekonduları karşılığında bu kondunun yerine yapılacak olan binadan belli bir pay veyahut para veriliyor. Kendilerinin de sınıf atlamasına neden olacak bu rant kapısını kullanırken talep edilen miktarın artması için de pazarlıkta elini kuvvetlendirmek adına yıkımlara direniş gösteriyorlar. Böyle bir durum karşısında devrimcilerin tutumu elbette ki bu tip kişilerin pazarlıkta elini güçlendirme çalışmalarına payanda olmak olmamalıdır. Bu durum özellikle şehir merkezlerinde kalmış, çok değerli bölgelerdeki gecekondu sahipleri için geçerli. Ancak çeşitli nedenlerle gecekondu sahiplerini, yıkılan evi yerine yeni birisini elde edemeyecek koşulları kabule zorlayan durumları ilk örneklerimiz aynı şekilde değerlendirmek haksızlık olacaktır. Şehrin göbeğindeki karlı alanların dışında kalan gecekondu sahipleri işgalci muamelesi görmekte, enkaz bedellerine evlerini boşlatmaya zorlanmaktadır. Ancak teklif edilen cüzi paraların üstüne taksitle yıllarca borçlanarak gösterilen evlere geçme şansı tanınmaktadır. Verilecek enkaz bedelinden bir de yıkım bedeli kesilmemesi için bu insanlar evlerini bile kendileri yıkmaya zorlanmaktadır.

Kentsel dönüşüm projesi kapsamındaki yıkımların en büyük mağdurlarının gecekondu kiracıları olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır. Belediye kondu sahiplerine iyi kötü bir yer göstermiş, karşılık olarak bir ev vermişse de kiracılar için herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Çoğu kez kiracılara yıkım tarihi bile haber verilmemiş ve eşyaları polis zoruyla boşaltılmıştır. Düşük kiralı ev bulmak zorunda olan bu kesimin İstanbul'un, Ankara'nın ya da başka bir büyük şehirin en az 300 ytl kiralık konutlarına güç yetirmesi mümkün değildir. Onlara dayatılan şehrin en ücra köşelerinde yaşamak, akrabalarının yanına yerleşmek ya da geldiği köyüne geri dönmesinden başka bir şey değildir. Birçok sefer gördüğümüz gibi sokakta yaşamaya bırakılan gecekondu kiracıları belediyeye ait otobüs duraklarına "yerleşmiş" orada yaşamaya çabalıp yıkım ekiplerine direnmektedirler.

2 sene önce Güzeltepe semtinde bunun bir örneği görülmüştür. Belediyenin kiracıların hiçbir talebine karşılık vermeyip üzerlerine yıkım ekipleri ve çevik kuvveti göndermesi sonucunda günler süren çatışmalar çıkmış, barikatlar kurulmuştu. En sonunda uyguladığı terörle emekçilerin evlerini yıkmayı başaran polis halkı otobüs duraklarına sığınmaya ve direnişi oradan sürdürmeye mahkum etmişti.

Gecekonduları Savunmak Gerekir Mi?

Biz Marksistler de gecekonduların sunduğu yaşam kalitesinin yüksek olmadığının farkındayız. İsteğimiz toplumdaki her bireyin daha nitelikte konutlarda oturması. Küçük burjuva devrimcilerinden farklı olarak Devrimci Marksistler olarak gecekondulara yüce anlamlar biçiyor değiliz. Ancak bildiğimiz bir şey var ki bugün her gecekondu yıkımı sınıf savaşımında bir yere oturuyor. Gecekonduların, mücadeleleri ile daha nitelikli konutlar elde edenler tarafından değil de rant için ağzı sulanan sermayedarların zoruyla boşaltıldığı her seferinde de durum böyle olacak. Gecekonduların tasfiyesi egemen sınıf karşısında yoksul halkın yenilgileri hanesine yazılacak. Hepimiz biliriz ki mücadele moral, motivasyon işidir. Egemen sınıf karşısında güçsüz ve kaybetmeye yazgılı hissedenlerin kazanma şansı yoktur. Öyleyse bırakalım gecekonduları yıkılsın, daha kötü koşullara mahkum kalınca mücadele etmek zorunda kalırlar, kira ödeyince asgari ücretle geçinemezler nasıl olsa mücadele ederler lafları bir iddia olmanın ötesine geçmediği sanırız ki son 5-10 yıllık Türkiye sınıf mücadelesi tarihi göstermeye yeter. Kazanabileceğine inancını kaybeden kitleler elinde olanla yetinmeye ya da başka çıkış yolları (ek iş gibi) bulmaya çalışacaktır. Zorlaşan koşullar kitleleri mücadeleye itmeye yetseydi sanırız ki Afrika'da onlarca kez devrim olurdu. Ancak barınma hakkı için direnen, onu savunabilen ve bu uğurda kazanımlar elde edebilenler gelecek mücadelelere umutla bakıp onların neferleri olacaktır.

Sonuç

Sırf İstanbul'da Kentsel Dönüşüm projesi çerçevesinde şimdiye kadar bin 600'den fazla bina yıkıldı. 100 bin binanın daha yıkılması hedefleniyor. Bu da demek oluyor ki yüzbinlerce ailenin, en azından kiracı olanların, daha barınma hakkına saldırılmış olunacak.

Neoliberal program çerçevesinde gecekondu semtlerini daha büyük kârlar sağlamak adına yıkıp halkın en temel barınma hakkına bile saldıran kentsel dönüşüm projesinin karşısında yer almak ve onlara karşı mücadeleye destek verilmeli. Ancak sorunun kapitalist düzende çözülemeyeceğini de net bir biçimde görmek gerekiyor.

Engels'in İngiliz kapitalistlerin işçiler için barınma koşullarını değiştirmesini değerlendiren şu sözleri bugüne de ışık tutuyor:

“Kapitalist üretim biçiminin işçilerimizi gün be gün hapsettiği mikrop yuvaları, korkunç kovuklar ve mahzenler kaldırılmamış sadece yer değiştirmiştir. Bu konutları başlangıçta yaratan iktisadi zorunluluk, yer değiştirildiğinde dahi, bundan farklı konutlar yaratmıyacaktır. Kapitalist üretim biçimi devam ettiği sürece, konut sorununun tek başına çözülebileceğini, ya da işçilerin kaderini etkileyebilecek herhangi bir başka toplumsal soruna çözüm yolu bulacağını sanmak budalalıktır.”(Engels, F., Konut Sorunu, Odak Yayınları, Haziran 1974, s.96)

Kârını katlamaktan başka birşey düşünmeyen kapitalistlerin bu sorunu çözebileceği umudu boş bir hayalden öte bir anlam taşımaz. Özellikle böyle bir dönemde kapitalist toplumda konut sorununun çözüleceği iddiasıyla gecekonduların yıkılmasını savunmak da egemen sınıfın değirmenine su taşımak anlamına gelir.

Marksist Bakış'ın 12. Sayısından Alınmıştır