Küresel Isınma ve Kapitalizm

Kapitalizm her geçen gün insanlığı daha büyük bir karanlığa sürüklüyor. Yüzyıllardır huzur içinde yaşayan halkları birbirine kırdıran; petrol için savaşlar çıkaran, işgal eden; nükleer silahlarıyla dünyanın sonunu hazırlayan kapitalist sömürü düzeninin kâr için yarattığı yıkıma bir yenisi daha eklendi: küresel ısınma. Aslında yenisi eklendi yerine, ancak bütün ağırlığıyla varlığını hissettirdiği ve yaşamı tehdit ettiğinde "küresel ısınma"dan haberdar edildik desek daha doğru olacak.
Şiddeti artan doğal felaketler (Katrina kasırgası gibi), dünyayı kasıp kavuran yüzyılın sıcakları, farklı bölgelerde farklı şekillerde yaşanan iklim değişiklikleri, artan kuraklık ve su sorunu küresel ısınma kavramını olanca şiddetiyle yaşamımıza bir daha çıkmamacasına (kapitalizm varolduğu sürece) soktu.
Son birkaç yıldır gündem küresel ısınma ile çalkalanıp duruyor. Gün geçmiyor ki küresel ısınma üzerine yeni haberler duymayalım. Artan doğal felaketler, kutuplardaki buzulların erimesi, artan sıcaklıklar, kuraklık... Alttan alta yıllardır ilerleyen bu tehlike, sanki bu durumu yıllarca kamuoyundan saklayanlara, yılların sessizliğine inat kendini herkesçe görünür kılıyor.
Küresel ısınmanın kamuoyunca bilindiği tarih, olgunun ortaya çıkışından o kadar sonra ki şimdi gerekli bütün önlemler alınsa bile bazı açılardan (ortalama sıcaklığın belli bir miktara kadar artması gibi) geri dönülemeyecek bir noktada olduğumuz görülüyor. Bilim insanları, atmosfere salınan sera gazlarındaki artış şu an kesilse bile büyük ihtimalle 2°C bir artışı durdurmak için artık çok geç olduğu görüşündeler.
Küresel ısınmaya neden olan koşulları ve bu koşulları yaratan güdüleri anlamadan bu tehditi bertaraf etmenin yollarını da ortaya koymak mümkün olmayacaktır. Öyleyse yazımıza küresel ısınmayı açıklayarak başlayalım.
Küresel Isınma Nedir?
Dünya kendisi için gerekli olan enerjiyi güneşten gelen ışınlardan elde ediyor. Bu ışınların bir kısmı dünya yüzeyi tarafından soğrulurken büyük bir çoğunluğu tekrar atmosfere yansıtılıyor. Dünya yüzeyine ulaşan güneş enerjisinin yaklaşık yüzde 70'i böylece tekrar uzaya gönderilmiş oluyor. Ancak bazı ışınlar, su buharı, karbondioksit ve metan gazı gibi sera gazlarının dünya üzerinde oluşturduğu doğal örtü tarafından tutuluyor. Bu duruma sera etkisi deniliyor.
Sera etkisi doğal bir süreç ve yeryüzünde yaşamın devam etmesi için gerekli sıcaklığı sağlıyor. Doğal olarak oluşan sera etkisi olmadan küresel sıcaklık şu ankinden 34°C daha soğuk olurdu. Ancak fosil yakıtlarının kullanılması ve ormanların yok edilmesi, bu örtüyü oluşturan gazların atmosferde normalin çok üzerine çıkmasına neden oldu. İnsan tarafından fazla miktarda sera gazlarının atmosfere salınması bu karmaşık dengeyi zedeliyor, güneş ışınlarının daha fazla soğrulmasına ve böylece küresel ısınmaya neden oluyor. 1860'tan günümüze kadar tutulan kayıtlar, ortalama küresel sıcaklığın 0.5 ila 0.8 derece kadar artığını gösteriyor.
Normalde sera gazları doğal süreçlerle ortaya çıkıyor ve tekrar doğa tarafından soğurularak doğal döngü devam ediyor. Doğadaki organik maddelerin doğal çürümesi 220 milyar ton karbondioksiti (ki doğaya salınan karbondioksitin yüzde 95'i) atmosfere salıyor. Bu karbondioksit okyanuslarda çözünerek ve fotosentez süreciyle yeniden doğal döngüye katılıyor. Karbondioksitin geriye kalan yüzde 5'i insan faaliyetlerinin sonucu üretiliyordu. Ancak insanların ürettiği karbondioksit seviyesi sanayi devrimden bu yana hızla arttı. Doğal çevrimin dışında atmosferdeki karbondioksit seviyesi, son 200 yılda yüzde 30 arttı. Bu karbondioksitin çoğunluğu kömür şeklindeki karbonun ve petrol ürünleri formundaki hidrokarbonun yakılmasıyla salınıyor. Fosil yakıtların yakılması, jeolojik süreçlerin milyonlarca yıllığına içine hapsettiği karbondioksiti doğaya bırakıyor. Böylece milyonlarca yılın birikimi karbondioksit bir anda açığa çıkmış oluyor. Oysa ki okyanuslar ve bit-kiler artan karbondioksiti (CO2 ) soğuracak kapasite de değiller. Bir de bu duruma ormanların yok edilmesi ekleniyor. Buzullar ve denizlerde yapılan araştırmalar son 10 bin yıldır şu anki CO2 seviyesine çok nadir olarak ulaşıldığını gösteriyor.
Bugün için bilim çevrelerinde küresel ısınmadan başat rolün atmosferde karbondioksit oranının artmasına bağlıyorlar. Bunun nedeni, CO2 moleküllerinin hem miktarının çok hem de atmosferdeki ömrünün 50 - 100 yıl gibi çok uzun olması.
Şu an karbondioksitin yarattığı iklim değişikliklerinin kaynağı bugün atmosfere salınan CO2 değil. Karbondioksit salınımının etkileri anında değil, daha uzun vadede kendini hissettiriyor.
10-20 yıl öncesinin CO2 emisyonunun etkilerini yaşıyoruz. Bugünkü salınımın etkilerini de daha uzun vadede yaşayacağız.
Yeryüzünü Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?
Kapitalist sömürü düzeni, onun kar için insanlığı hiçe sayan mantığı iklimi değiştiriyor, hem de jeolojik evrelerde görülmemiş bir hızla değiştiriyor.
Son 50 yıl, buzul kayıtlarına göre son 6 bin yılda gözlenen en sıcak yarım yüzyıl. Okyanus sıcaklık kayıtlarına göre 1950'li yılların ortalarından 1990'ların ortalarına kadar önemli bir ısınma yaşandı. 1860'dan bu yana küresel olarak kaydedilen en sıcak 10 yıldan altısı 1990'larda dördü ise 1980'lerde yaşandı.
Bilim çevreleri bu şekilde devam ederse yüzyılın sonuna kadar küresel sıcaklığın 2(iyimser tahminler) ila 5(kötümser tahminler) artacağını söylüyor. Bazı bilim adamları küresel ısınmanın düşünüldüğünden daha hızlı şekilde gerçekleştiğini ve küresel sıcaklık artışının en kötü senaryodan 2 kat daha fazla olabileceğini ifade ediyorlar. Oxford Üniversitesi çıkışlı bir raporda artışın 10 dereceye kadar yükselebileceği tartışılıyor.
Küresel sıcaklık artışının tartışmalı olması bir yana bilim çevrelerinin ortaklaştığı bir yan var ki her geçen gün geriye dönülmez noktaya doğru yaklaştığımız. Bilim adamları eğer müdahale edilmezse 2040'a kadar gezegenin geri döndürülemez bir mahvolma sürecine gireceğini söylüyorlar. Bir defa eşik aşıldıktan sonra neler olabileceğini kimsenin tahmin edemeyeceği ifade ediliyor.
Küresel Isınmanın Doğaya ve İnsanlığa Etkileri
Buzullarda Erime ve Deniz Seviyesinin Yükselmesi
Yapılan araştırmalara göre, dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyıl boyunca 0,6 ºC kadar arttı, son 40 yıldır atmosferin 8 kilometrelik alt kısmında sıcaklıklar yükselmiş, kar örtüsü ve buzlanma ise %10 civarında azaldı. Kuzey kutbunda ortalama yüzde 0,15 olan yıllık buz erimesi, son iki kışta yüzde 6'ya çıktı, yani 40 kat arttı.
Grönland, her 40 saatte bir, 40 kilometreküp buz kaybediyor. Bu, gelişmiş bir ülkedeki 3-4 milyon nüfuslu bir kentin, örneğin Los Angeles'ın bir yıllık su kullanımına eşit.
Amerikan Kar ve Buz Verileri Merkezi (NSIDC) ölçümlerine göre, küresel ısınmanın buzullar üzerindeki etkisi şu şekilde oluyor: Antartika'da son 50 yıl içinde hava sıcaklığı 2,5°C artmış ve 7 dev buzul kitlesinin alanı, 1974 yılından bu yana 13500 kilometrekare daralmıştır. Yaklaşık 12 bin yıllık olduğu tahmin edilen 3250 kilometrekarelik, 200 metre derinliğinde, 750 milyon ton ağırlığında buz kütlesi ana parçadan ayrılmış ve binlerce aysberge bölünmüştür. Larsen-B buzulu, son 5 yılda 5700 kilometrekarelik bölümünü kaybetmiştir. İzlanda Üniversitesi profesörlerinden Helgi Björnson, yaptığı araştırmalara dayanarak, İzlanda'nın % 8'ini kaplayan ve kutuplar dışındaki en büyük buzul olan Vatna dev buzulunun, 1930 yılından bu yana en yüksek erime hızına eriştiğini ve küresel ısınmanın böyle devam etmesi halinde, bu dev buzulun 100 yıl sonra yok olacağını ve bütün İzlanda'nın sular altında kalacağını bildirmiştir. Güney Kutbu'ndaki Thwaites büyük buzulundan 3400 kilometre karelik buz kütlesi kopmuştur.
Bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre, Afrika'daki Kilimanjaro buzulu erimeye başladı. Science dergisinde yayımlanan araştırmada, "uydu verilerine bakılırsa, 2020 yılında Kilimanjaro'nun beyaz şapkası yok olacak" deniliyor. Yok olacağından söz edilen Kilimanjaro'nun tepesinde bulunan buz tabakası, şu anda bile susuzluk çeken Tanzanya'nın nehirlerini besleyen ana kaynak. 2025 yılı itibariyle dünya nüfusunun neredeyse yarısının su kıtlığıyla karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. Çünkü eriyen buzullar okyanuslardan sonra dünya üzerindeki ikinci büyük su deposu ve en büyük tatlı su deposudur, tatlı suyun % 98,5'unu oluştururlar.
Sanayi devriminden önce yılda 1 milimetre yükselen deniz suyu seviyesi kutuplardaki buzulların erimesi sonucunda şimdi yılda 3 milimetre yükseliyor. Küresel ısınma konusunda yapılan çalışmalarda deniz seviyesinin son 150 yılda 25 santimetre arttığı belirlendi. Fosil yakıt kullanımı bu hızla devam ederse, deniz seviyesinde önümüzdeki yüzyılda 1 metrelik yükselme olması tahmin ediliyor. Bu durumun önlenememesi durumunda özellikle adalar su altında kalacağa benziyor. Bangladeş, Çin, Mısır ve Nijerya'nın yoğun nüfusa sahip nehir deltalarının tümü deniz seviyesinin altında ve sel riskiyle karşı karşıya. Küresel ısınmanın yarattığı su sorununun ve seller nedeniyle tifo, kolera gibi bulaşıcı hastalıklarda büyük bir artış olacak.
Kuraklık, Bulaşıcı Hastalıklar ve Türlerin Yokoluşu
Leeds Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Chris Thomas tarafından Nature dergisinde yayınlanan bir yazıda "küresel ısınma 2050'ye kadar bitki ve hayvan türlerinin dörtte birini ya da 1 milyondan fazlasını yok edecek" denmektedir. Eğer bir çözüm üretilmezse, türlerin kitlesel tükenişlerinin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşabileceğine dikkat çekiliyor. Okyanuslarda birikmiş olan karbon miktarları yüzünden okyanusların asitliği arttı. Bu, balıkların yaşamını doğrudan etkileyecek bir durum. Hepsi birer karbon emme makinesi olan mercanların yavaş yavaş ortadan kalktığı görülüyor. Böyle bir durum doğadaki karbon zincirinin kırılmasına ve buna bağlı olarak karbondioksit emisyon miktarlarının inanılmaz boyutlarda artmasına sebep olabilir.
Aşırı kuraklıktan etkilenen bölge oranının 2100 yılında bugünkü yüzde 3'ten yüzde 30'a çıkacağı düşünülüyor. Uluslararası Pirinç Enstitüsü ve diğer bilim enstitüleri 1°C lik bir sıcaklı artışının pirinç, buğday ve diğer temel tahıl ürünlerinde yüzde 10'luk bir azalmaya yol açacağını hesaplıyorlar. Bu verilere bile bakıldığında küresel ısınmanın üretimi ve beslenmesi daha çok tahıla dayalı yoksul ülkeleri daha çok vuracağı görülüyor.
Kyoto protokolü küresel ısınmaya çözüm olabilir mi?
Küresel ısınmanın durdurulmasında burjuva medya tarafından önemli bir adım olarak lanse edilen Kyoto Protokolü, 141 ülkenin katılımı ile 1997 yılında imzalansa da yürürlüğe ancak 2005 Şubatı'nda girdi. Bu protokol, atmosfere karıştıklarında sera etkisi yaratan gazların salımını engelleyecek ya da azaltacak koşulları içeriyor.
Protokole göre atmosfere salınan sera gazı miktarı %5'e çekilecek, endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek, daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak, atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek, fosil yakıtlar yerine örneğin bio dizel yakıt kullanılacak, çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek, termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokulacak, güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak, fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacaktır.
Protokolün imzalandığı dönemde "pazar ekonomisine" yeni geçmiş olan ülkeler (eski SSCB coğrafyası) karbondioksit emisyonlarını 1990 dışındaki bir yıla dayanarak indirme hakkına sahipler. Bu ülkelere 1990 seviyesine göre artış yapma hakkı bile tanındı. Bu durum aşikardır ki karbondioksit emisyon miktarının azalmasına değil, artmasına hizmet etmektedir.
Anlaşma başka esnekliklere de sahip. Örneğin, Kyoto Protokolü emisyon transferine olanak veriyor. Buna göre emisyon miktarı fazla olan ülkeler kullanım hakkından daha az emisyon yapan ülkelerden kalan emisyon miktarını satın alabilecek. Ayrıca anlaşma, firmalara yarattıkları kirliliği başka bir alanda sera gazlarını azaltan projelere para aktararak çözme imkanı tanıyor. Böylece küresel ısınmanın ana kaynağı olan fosil yakıtların kullanımı ile uğraşmaktan kurtulunmuş olunuyor!
Çin, Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler ise sanayileşme süreçlerine hızlanarak girdiklerinden fosil yakıt kullanımı kısıtlayacak, maliyetleri artıracak Kyoto Protokolü gibi herhangi bir yaptırımın parçası olmaya niyetleri yok. Güçlü petrol, otomotiv lobilerinin hegemonyasındaki ABD yönetimi ise oldukça güdük bir adım olan Kyoto Protokolüne imza atmaya bile yanaşmıyor.
Bilim adamları küresel ısınma sorunu çözebilmek için 1990 emisyonu düzeyinin yüzde 60-80 altına düşürmek gerektiğini söylüyorlar. Aksine 1990 emisyon düzeylerinin üstüne çıkıyoruz. 1990 düzeyinin yüzde 5'ine bile tekabül etmeyen emisyon düşüşü öngören Kyoto protokolü anlaşılacağı üzere çok küçük bir adım. Ki bu adım da ülkelerin anlaşmadan sapan emisyon oranlarından, fosil yakıtlarının kullanımı kaynaklı CO2'in yüzde 25'ini salan ABD'nin imzalamaya yanaşmamasından işe yaramaz ve güdük bir hal almış durumda. Kyoto hakkında koparılan onca tantanaya rağmen bu protokolün ciddiye alınmasını gerektiren bir yan yok.
Kyoto protokolünün yanı sıra küresel ısınmayı engellemek konusunda bireysel çabalara da değinmek gerekiyor. BM'nin yaptığı araştırmalara göre, atmosferde biriken karbon kökenli gazların yüzde 80'i ulaşım, ısınma ve sanayide fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklanıyor. Bu veri incelendiğinde bile bireylerin küresel ısınmayı durdurmaya çok küçük katkılarının olabileceği açığa çıkıyor. Herkes evini güneş enerjisiyle donatacak zenginlikte değil. Ya da ABD gibi toplu taşımanın bu kadar güdük olduğu bir ülkede otomobile bağımlı olmaktan başka seçenek kalmıyor insanlarda.