Türk Hava Yolları Grevi
Türk Hava Yollarında Grev Tartışması

12 Eylül darbesiyle başlayan, sermayenin işçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürü aracı haline gelen neoliberal politikalar, uluslararası ve yerli sermayeyle sıkı bir işbirliği içerisine giren AKP iktidarı tarafından olanca hızıya sürdürülmektedir. Bu saldırıların ana eksenini de işçi haklarına yönelik saldırılar ve devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu sosyal hakların gaspedilmesi oluşturmaktadır. Bu uygulamalar emekçilerin sırtına her geçen gün daha büyük sıkıntılar yüklemekte ve yoksulluğu artırmaktadır. Tarihin çeşitli dönemlerinde, burjuva sınıfın sömürü politikalarına karşı işçi sınıfı elinde tuttuğu toplumsal gücü sınıf savaşında bir araca dönüştürerek kendisine yönelen saldırıları bertaraf etmiştir.

Ekonomide sürekli hale gelen çalkantılar ve dış borçlar karşısında büyük sermaye çevreleri çareyi işçinin emekçinin hakkını gaspetmekte bulmaktadır. Bu bataktan çıkışın yolu da neoliberal politikaların daha sıkı bir şekilde uygulanmasında aranmaktadır. AKP hükümetinin neoliberal politikalara olan sadık tavrı, işçi sınıfını haklarını gaspetmeye çalışan bir avuç parababasına karşı militan bir mücadeleye girişmeye zorlamaktadır. Bunun için ilk adım geçtiğimiz günlerde THY işçileri tarafından atıldı ve patronların iktidarla işbirliğinde gerçekleşen baskı ve tehditlerine rağmen grev kararı alındı. THY'nin peşinden Telekom ve tekstil işçileride haklarına karşı yönelen saldırılar karşısında greve gidebileceğinin ilk ışıklarını göstermiştir.

Türkiye'de uçuş sektöründe emekçilerin oldukça kötü şartlar altında çalıştıkları görülmektedir. Hava-İş Genel Sekreteri Mustafa Yağcı “Uluslararası standartlara göre iki uçuş arasındaki dinlenme süresi 12 saat olmalı. Oysa bizde bu süre ana üste 10, diğer meydanlarda 8 saat.” açıklamasıyla çalışma saatlarindeki aksaklığı ortaya koyuyor. Bu durum sivil havacılık terminolojisinde “biriken yorgunluk etkisine” neden olarak uçuş güvenliğini tehlikeye atacak duruma dönüşmektedir. Ayrıca Yağcı'nın dile getirdiği bir başka konu da teknik personelin fazla mesai yoğunluğu ve çalışma saatlerindeki aşırılık. Bu durumda teknik hataların artmasına ve uçuş güvenliğinin tehlikeye girmesine neden olmaktadır.

Hava-İş Sendikası bu durumun sonuçlarını şu şekilde dile getirmiştir:

1) Yönetim zaafiyeti çalışanların özverisi ortadan kalktığı için iyice açığa çıktı. Oluşan sefer aksamaları ve rötarlar bu işveren yönetim zaafiyetinin eseri.

2)Tarife yapısı Ticari Genel Müdür Yardımcılığı'nca günü birlik değiştirilen tarifeli bir havayolunda, her türlü operasyon ve bakım işlemleri koordinasyonsuz hale gelmiş durum.

3)Uçak yedek parçası konusundaki sıkıntılar ise had safhada.

4)Plansızca uygulanan tarife nedeniyle yer hizmet hazırlık süreleri ana üste 45 dakikaya ana üs dışındaki meydanlarda 35 dakikaya sıkıştırılıyor.

5)Maliyet kaygısı nedeniyle daha önce uçak teknisyenlerince yapılan yakıt alma, uçak motoru çalıştırma, çeşitli teknik kontroller, asıl görevleri Harekat Koordinatorlüğü olan yer hizmet memurlarına ve pilotlara yaptırılıyor.

İşverenler her ne kadar aksaklıkları emekçilerin sorumluluğuna yıkmak istesede THY'deki çalışma koşullarının ciddi değişimlere ihtiyacı olduğu gözlenmektedir. Zaten THY çalışanlarının da ücret artışının yanısıra çalışma şartlarının iyileştirilmesi konusunda talepleri var. Talepler şu şekilde sıralanmıştır:

? İlk altı ay için 23.8 ücret artışı, ikinci altı ay için ise enflasyon artı beş puanlık artış

? Pilotların aylık 65 saat, kabin ekibinin 70 saat üzerinden maaş alması

? Uçuş süresinin haftada 30, ayda 110 yerine 100, üç ayda 300 yerine 250 ve yılda 900 saatle sınırlandırılması

? 4 bin kişilik kapsam dışı personel için sosyal hakların artırılması

? İdarede 'politik ayrımcılık' nedeniyle oluşan ücret farkının giderilmesi

Çalışanların taleplerinin durumlarını diğer ülkelerin havayolu şirketlerinin standartlarına çekemeyeceği görülmektedir. Fakat patronlar bu talepleri açgözlülük olarak nitelendirdiler ve bunların kabul edilmeyeceğini işçilere dayattılar. Buna gerekçe olarakta taleplerin getireceği mali yük gösterildi. THY işçilerinin verdikleri emeğe karşılık aldıkları ücretler diğer ulusal havayolu işletmelerine oranla çok çok gerilerdedir. Öyleki THY işçileri Avrupa'da en düşük ücret sıralamasında üçüncü sırada bulunmaktadır. AB ülkelerinin ve ABD'nin ulusal taşıma şirketlerinin maliyet içerisinde ücretlere ayırdıkları paylar, SAS'ta %34, Air France'ta %33, America'da %30, United'de %29, Lufthansa'da %23'tür. THY'de ise bu oran %21'lerde sürünmektedir. Herbir personelin yıllık sosyal maliyeti ise Lufthansa'da 20.800 $, Air France'ta 14.600 $, SAS'ta 14.300 $, Austrian'da 11.300 $, Air Portugal'da 9.100 $ iken THY'de 6.400 $'dır. Ayrıca bir önceki yıla oranla personel başına düşen kişi sayısı %29 oranında artış göstermiştir. Verilere bakıldığında THY'nin çalışma koşulları ve ücretlendirme konusunda oldukça geri kaldığı ortadadır. Fakat bu çarpıklığa rağmen patronlar koşullarda düzeltmeye gitme yerine işçilere sadaka dayatmaktadırlar. İşçilerin taleplerine karşılık olarak sunulan öneriler şunlardır: 

? İlk yıl için yüzde 10 ücret artışı, ikinci yıl için enflasyon oranına göre artış. THY yönetimi ayrıca kademe ilerlemesiyle personelin her yıl yüzde 1.75 zam aldığını da hatırlatıyor

? Pilotların ayda 70 saat, kabin ekibinin 80 saat üzerinden maaş alması

? Kokpit ve kabin personelinden sendika temsilcisi olanların kullandıkları sendikal izin nedeniyle ücretlerinden herhangi bir kesinti yapılmaması

? Askere giden personele işe dönüş garantisi

? Yemek bedelinde artış

Burjuva medya ve işveren temsilcileri yapılacak grevin turizmin yılın en canlı günlerini yaşadığı bir ortamda ülke ekonomisine ağır bir darbe indireceğini belirtmektedirler. Bu yolla çalışanların ve kamuoyunun vatan-millet çıkarlarını gözeteceğini varsayarak grev kırma yoluna gitmektedirler. İşveren kendi menfaatini vatan-millet menfaatine bürüyerek işçilerin birliğini parçalama yoluna gitmektedir. Milliyetçilik gibi burjuva ideolojileri aracılığıyla işçi sınıfı nezdinde yaratılan bölünmüşlük ve işverenin emekçilere saldırıda örgütselliğini daha bütünlüklü bir şekilde ortaya koyması sınıf hareketine ciddi hasar vermektedir. Bunun halk içerisindede yansımaları olacaktır. Grev nedeniyle işleri aksayanlar kendi ezilmişliklerini gözden kaçırarak işçilere karşı işverenin yanında bir tutum takınacaktır. Bunu engellemenin yolu ise işçi sınıfının örgütlü birliğini sağlamaktan geçmektedir.

Ayrıca grevin THY'nin rakibi olan uçuş firmalarına(Lufthansa, Onur Air, Pegasus vs.) yarayacağını dillendirerek, uçuş piyasasında gerilere düşmenin mali külfetini emekçilere yüklemek istemektedirler. İşten çıkartma, ücretleri aşağı çekme gibi tehditler bu saldırıların temellerini oluşturmaktadır. Bakıldığında işçi sınıfının bu noktada kararsızlığa düşmesi kaçınılmazdır. Artan işsizlikle birlikte kendilerinden daha az ücrete çalışacak birilerinin bulunduğunu bilmek emekçilerde zihinlerin bulanmasına neden olmaktadır. İşveren lokavt konusunu ise işçilere karşı ideolojik saldırıların işe yaramadığının farkına vardığında ele alacaktır. Fakat geçmiş bu konuda patronların saldırılarının ne kadar sahte gerekçelere dayandığını gözler önüne seren örneklerle doludur. Daha once greve giden İtalyan Havayolları(Alitalia), İskandinav Havayolları(SAS) ve Hindistan Havayolları batmamıştır. 1998 yılında Fransa'da düzenlenen dünya kupası sırasında greve giden Fransız havayolları(Air France) ülkeye milyonlarca futbolseverin akın etmesine rağmen batmamıştır.

Patronların lokavt tehditine rağmen THY emekçilerinin grev konusunda gösterdikleri kararlılık AKP iktidarını ve onun arkasındaki patronlar kulübünü tedirginliğe itmiştir. Zira emekçi sınıfların en ufak bir kıpırtısı toplum üzerinde ciddi dalgalanmalara neden olacaktır. İşsizlik, yoksulluk ve antidemokratik yönetimler altında ezilmiş Türkiye halkları toplumsal patlama için oldukça elverişli bir zemin üzerinde durmaktadır. Bunu gözeten iktidar THY yönetimini bu sorunu en kısa zamanda halletmesi konusunda uyarmış ve bakanları aracılığıyla patronlara destek vermiştir. Ancak son günlerde işçi sınıfı üzerindeki baskıların grevlerin önünü tıkama konusunda işlevsizliği bir kez daha kanıtlanmıştır. Telekom işçilerinin ve tekstil emekçilerinin grev kararları bu sürecin dahada derinleşeceğini göstermektedir.

20000 üyesi adına toplu iş sözleşmesi görüşmelerini yöneten TEKSİF'in anlaşma sağlayamaması tekstil sektöründe 17 işyerinde grev kararı alınmasına neden oldu. Haber-İş ise işverenlerle görüşmeleri sürdürmektedir. Fakat işverenin işçiler üzerindeki dayatmacı anlayışı görüşmeleri tıkanma noktasına getirmiştir. Öneriler arasında ücret zammı, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının azaltılması, Cumartesi günlerinin hafta tatili olmaktan çıkarılması bulunmaktadır. Görüldüğü üzere önerilerin işçiler açısında kabul edilebilecek tarafı bulunmamaktadır.

İşveren ve işçiler arasında köprü görevi gören ve görüşmeleri sürdüren sendikalar hakkında ayrı bir paragraf açmak faydalı olacaktır. Günümüzde sendikal faaliyet kapitalist düzenin sınıf hareketi üzerindeki en önemli silahlarından biri haline gelmiştir. Sendikalar işçi sınıfının taleplerini düzen sınırları içerisine sıkıştırarak, emekçilerin kapitalist düzenle hesaplaşmasına engel olmaktadırlar. Geçmiş deneyimler kitlelerin hafızalarında hala canlılığını korumaktadır. Bugünse yaşanan kaos içerisinde işverenin işçilerin örgütlenme haklarına ve maddi kazançlarına yönelik saldırılarına devrimci(!) sendikalarından tepki çıkmamaktadır. Gerçi seçim dönemlerinde düzen partilerine oy çağrısı yaparak işçi düşmanlığını açık bir şekilde gösteren sendikalardan sınıf hareketi adına fayda beklemek hayalperestlik olacaktır. Onlar şu an için hükümete ve para babalarına sadakatlarını göstererek uzlaşı arayışı içindeler. Bunu değiştirmenin yolu ise sendikalar içerisinde her daim kendi çıkarını gözeten bürokratik kasta karşı taban iradesini örgütlemek ve harekete geçirmekten geçer. Ayrıca sendikaların işçi sınıfı hareketi önünde engel teşkil etmesine neden olan sınıf uzlaşmacılığına karşı ideolojik savaşım vermek zorunludur. Troçki, “Kitleleri sadece burjuvaziye değil, fakat aynı zamanda sendikaların kendi içindeki totaliter rejimlere ve bu rejimi yürüten yöneticilere karşı da seferber edebilmek için, kendimizi her ülkenin sendikalarında geçerli olan somut koşullara uyarlamamız gerekir. Bu mücadelede temel slogan şudur: kapitalist devlet karşısında sendikaların tam ve koşulsuz bağımsızlığı . Bu, sendikaları işçi aristokrasisinin organları olmaktan çıkarıp, geniş sömürülen kitlelerin organları haline getirmeye yönelik bir mücadele vermek anlamına gelmektedir.” sözleriyle sendikaların sınıf hareketinde işçiler lehine bir silaha dönüştürülmesinin yöntemini ortaya koymaktadır.

İşçilerin hak arayışlarını devrimci kanallara aktarması gerekliliği kaçınılmaz bir gerçekliktir. Günümüzde kendini sosyalist adleden pekçok yapılanma ya sınıf siyaseti yerine küçük burjuva bir çizgi benimsemekte ya da düzenle içiçe girerek sınıf hareketinin kırıcılığına soyunmaktadır. Devrimci Marksistlerin bu noktada sorumlulukları bir kez daha kendini göstermektedir.Amacımız insanlığın kurtuluşunu hazırlayan ve kapitalist düzeni tarihin çöplüğüne gönderecek olan sınıf mücadelesine Marksist bir önderlik oluşturmaktır. Bunun gerekliliği olarak işçi sınıfının hak arama mücadelelerinin her daim arkasında olacağız.