Karanlıktan Aydınlığa Açılan Bir Kapı: Politeknik Ayaklanması

20. yüzyıl Yunanistan tarihi, devrimci mücadelenin önemli kırılma noktalarıyla, sayısız kahramanlıklarla, devrim ve karşı devrimlerle örülü bir süreçtir. Burjuva rejim neredeyse 40 yıllık süreç içerisinde ne tam olarak ayağa dikilerek istikrarını koruyabilmiş, ne de topluma nüfuz edebilmiştir. Özellikle Yunan İç Savaşı’nda kıyısından dönülen devrimin enerjisi sonraki süreçte uygulanan baskılara karşın soğurulamamıştır. Nitekim Albaylar Cuntası’nın sonunu hazırlayan Politeknik Ayaklanması bu enerjinin artık patlama noktasına ulaştığı bir an olmuştur.

İç Savaştan Albaylar Cuntası’na Yunanistan’ın Durumu

Bu noktada Yunanistan’da 1940’ların ardından yaşanan gelişmeleri incelerken, Yunanistan İç Savaşı’nın üzerinden atlamak imkânsızdır. Yunanistan’da II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen devrimci atılım, Ekim Devrimi sonrasında gelişen dünya devrimi dalgasının Stalin hayattayken ezilen son kırılma noktası oldu. Bu yenilginin bedeli on binlerce komünistin infaz edilmesi ve devrim çanlarının uzun bir süre için susması oldu. Yunanistan’da yaşanan yenilgiyle birlikte burjuva düzen Avrupa çapında restorasyonunu sağladı.

Yunanistan’da ise istikrarın sağlanabilmesi oldukça sancılı bir süreç eşliğinde gerçekleşti. Savaşın bitiminden sonraki 5 yıllık süreçte seçimler birbiri ardına 13 kez yenilenmek zorunda kaldı. Bu istikrarsızlık ülkede devrimci mücadelenin hafızasının silinmesi için her türlü yolu deneyecek olan sıkıyönetimle sona erdirilebildi ve sonrasında, geçtiğimiz yıl toplumsal isyanın öfkesini üzerine çeken eski Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis’in amcası olan Konstantin Karamanlis ve General Papagos’un Milli Radikal Birlik hükümetleriyle birlikte bir istikrar yakalanabildi.  1960’ların başında yükselen toplumsal hoşnutsuzluk, bu hoşnutsuzluğun önünde bir supap işlevi gören ve bu nedenle burjuvazi tarafından desteklenen Yorgo Papandreu’yu iktidara taşıdı. Ancak toplumsal hoşnutsuzluğun burjuva düzeni daha derin önlemler almaya itmesi gecikmedi ve Papandreu da bu süreçte gözden çıkarılarak bir kral darbesiyle iktidardan düşürüldü. 1967’de yapılan genel seçimler öncesi Papandreu’nun seçimleri yeniden kazanma tehlikesi belirince ve asıl olarak toplumsal hoşnutsuzluğun parlamenter bir rejim içerisinde sınırlanamayacağı iyice ortaya çıkınca CİA’nın “Prometheus Planı”nın yol göstericiliğinde bir darbe gerçekleştirildi. Albay Papadopoulos liderliğindeki Albaylar Cuntası iktidara geldi.
Albaylar Cuntası’nın iktidarı ele geçirişiyle birlikte kullandığı dil, muhalefeti bastırmak üzere giriştiği yöntemler, ideolojik olarak yansımasını yoğun bir faşist, ırkçı ve antikomünist söylemde buluyordu. Albaylar tarihsel olarak geçmişin deneyimlerini de göz önüne alıyor ve meşruiyetlerini 1936-1941 yılları arasında Yunanistan’ı faşizmle yönetecek olan Metaksas’ı idol olarak belirleyerek sağlamaya çalışıyorlardı. Öte yandan yaratılan baskı dalgası eşliğinde cuntanın uyguladığı iktisadi politikalar hem burjuva düzenin kendi içindeki gerilimleri tırmandırıyor; hem de asıl sonunu getirecek güç olan emekçi sınıfların yaşamlarını günden güne artan bir sefalete mahkûm ediyordu. Cuntanın iktidara gelişiyle birlikte birçok eski burjuva politikacı, burjuva siyaset sahnesinin dışına itildi. Diğer taraftan cuntanın toplumsal muhalefeti yok etmek ve kendisine yönelik tehditleri bertaraf etmek için örgütlediği askeri istihbarat ordu içerisindeki kimi subaylar tarafından sevilmiyordu. Ancak toplumsal muhalefetin en dinamik unsurları aydınlar ve üniversite öğrencileriydi.

Muhalefet Cuntayı Çözüyor!

1973 yılına gelindiğinde Albaylar Cuntası’nın ne toplumda ne de burjuva siyasal yaşantısında en ufak bir meşruiyeti kalmamıştı. Cuntaya karşı giderek artan öfke, sadece büyük sermayenin vereceği desteğin onun varlığını devam ettirmeye yetmeyeceğinin sinyallerini veriyordu. Cuntanın bu durumdan duyduğu tedirginlik politikalarına da yansıdı. Kemerleri birazcık gevşetmeye karar verdiler. Bu süreçte politik mahkûmlar serbest bırakıldılar ve sansür kısmi olarak kaldırıldı. Ancak, cuntanın yokuş aşağı yuvarlanışını verdiği bu ödünlerde frenleyemeyecekti. Cuntanın kaçınılmaz sonu yaklaşıyordu.

Cuntaya karşı ilk direnişler 1973 Şubat’ında baş gösterdi. Hukuk öğrencileri Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni işgal ettiler ve cuntaya karşı barikatı yükselttiler. Öğrenciler, polisin acımasız saldırılarına karşı sonuna kadar direndiler. Bu isyan bir yıl sonraki Politeknik Ayaklanması’nın habercisi oldu.

Politeknik Direnişi’nin kıvılcımları 14 Kasım 1974’te çakıldı. Politeknik Üniversitesi öğrencileri cuntaya karşı boykota başladılar ve okulu işgal ettiler. İşgalcilerin sloganları net bir şekilde rejimi hedef alıyordu: “Ekmek, Eğitim, Özgürlük”, “İnsanlar Sizin Zincirlerinizi Kıracak”, “Kahrolsun Cunta”, “ABD Dışarı”, “Özgürlük”, “Bugün Faşizm Gidecek”, “Burası Yeni Tayland Olacak”( 1973 Ekim ayında 4 yıllık bir askeri diktatörlüğün düşüşüne katkısı olan Tayland’daki Temmuz 1973’teki bir öğrenci ayaklanmasına atıfla). Direnişin başlamasında illegal faaliyet yürüten Yunanistan Üniversiteli Öğrenciler Birliği etkin rol oynadı. Politeknik Üniversitesi’ni işgal eden öğrenciler aynı gün aralarından bir işgal komitesi oluşturdular ve komitenin çıkardığı ilk manifesto, işgalin ilk günü kitleler tarafından işgal edilen Patision caddesinde dağıtıldı.  

Politeknik Direnişi’ni başlatan üniversite öğrencileri “Özgür Savaşçılar” ismiyle kurdukları radyo istasyonundan Maria Damanaki’nin ağzından işçilere, emekçilere ve tüm Atina halkına şu çağrıyı yapıyorlardı:

“Burası Politeknik... size, Özgür Savaşçılar konuşmakta… size, çocuklarınız konuşmakta... Kahrolsun cunta. ABD dışarı. Kahrolsun faşizm. Yunanistan halkı, sokağa çıkın ve bizim yanımızda olun. Bu mücadele diktatörlüğe ve cuntaya karşı evrensel bir mücadele! Sadece siz bu kavgayı verebilirsiniz.”

Öğrencilerin üniversite işgaliyle birlikte Atina sokakları insan akınına uğradı. İşçiler, emekçiler ve cuntaya karşı nefret besleyen herkes üniversite öğrencilerinin çaktığı kıvılcımı tutuşturmak için sokaklara döküldüler. Kitleler, Politeknik işgalcilerine desteklerini göstermek için 15 Kasım gecesi boyunca orada kaldılar.
İşgalin etkisi şehrin sınırlarını aşmış, ülke çapında cunta düşmanlarının desteğini kazanmıştı.  Topraklarına el konulmasını protesto eden Megara’dan bir köylü komitesi, Politeknik işgalini desteklerini bildirmek için ziyarete geliyorlardı. Radyo şu sözlerle duyuruyordu bu desteği: “Megara halkı öğrenciler ve işçiler yanında ayağa kalkıp savaşacaklarına söz veriyorlar… Bu ortak bir kavga… Kendi yaşamlarını belirlemek isteyen Yunanistan halkı için. İlerleme yolunda yürümek için. Temel gereksinim diktatörlüğü devirip demokrasiyi kurmak.”
Cunta 16 Kasım’da, Genelkurmay binasının önünde eylem yapan on binlerce insanın üzerine tanklarını sürdü ve 20 kişiyi katletti. 17 Kasım’da Politeknik Üniversitesi’ne ilk müdahale başladı ve tanklar üniversitenin duvarlarını yıkarak içeri girdiler. Radyodan erlere yönelik şu çağrı yapılıyordu: “Askerler, biz sizin kardeşleriniziz. Katillere dönüşmeyin!” Onlarca üniversite öğrencisi tank paletleri arasında ölümsüzleşti. Cuntanın müdahalelerinde toplam 75 kişi katledildi.
Bu olayların ardından cuntanın ayakta kalabilmesi artık mucizelere bağlıydı. Nitekim onlar da bu mucizeyi yeni maceralara girişmekte aradılar. Albaylar Cuntası Kıbrıs’ta “Enosis”i gerçekleştirmek amacıyla kurdurduğu EOKA-B adlı faşist örgütlenmenin liderlerinden Nikos Samson’u Makarios’u devirerek iktidara taşıdı. Bu darbe Rum faşizminin deli gömleğini giymeyi reddeden Rum halkının büyük tepkisiyle karşılaştı. Diğer yandan Türkiye de bu darbeyi bahane ederek 1974 yılında adayı işgale girişti. Cunta Türkiye’nin işgaline karşılık vermek istiyordu, ancak ordu içerisinde de cuntaya olan bağlılığın kırılması bunu engelledi. Nitekim cuntanın kendini kurtarmak için giriştiği bu macera kendi sonunu hazırlayan bir girişim oldu ve cunta yıkıldı. Cunta üyeleri yargılanarak idama mahkûm edildiler.

Sonuç Olarak

Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın çözülüşü, Avrupa’da süregiden benzer süreçlerin bir parçasıydı. Nitekim aynı dönemde Avrupa’nın yaşayan son faşist diktatörlükleri Portekiz’de ve İspanya’da çözülüş sürecine girmişti. Ayrıca, Portekiz ve Yunanistan’da benzer bir şekilde diktatörlükler tabandan gelen basınçla yıkılıyorlardı. Portekiz’de Karanfil Devrimi olarak anılan bir hareketle ordu içerisindeki alt rütbeli subayların ve muhaliflerin başlattığı isyanla Salazar devrildi. Yunanistan’da ise bu sürecin öznesi direnişi başlatan üniversite öğrencileri ve onlara eşlik eden emekçi kitleler oldu.

Politeknik Direnişi’nin üzerinden 33 yıl geçmiş durumda. Tarih her geçen gün eskimektedir, ancak ondan çıkaracağımız sonuçlar mücadelemiz boyunca bizlere ışık tutmaya şüphesiz devam edecektir. Özellikle Türkiye gibi siyasi tarihinde ve sınıf mücadelelerin yaşadığı kırılma anlarında askeri darbelerin özel bir yere sahip olduğu bir ülkede darbelere karşı direnişin nasıl olması gerektiği konusunda Politeknik Direnişi’ne özel önem verilmelidir. Biliyoruz ki, Türkiye devrimci geleneği 12 Eylül askeri darbesi karşısında, kısmi direnişleri bir kenara ayırırsak, genel olarak direnemeden dağılıp gitmiştir. Darbe karşısında 70’li yıllar boyunca sokakları, alanları dolduran emekçi sınıflar seferber edilememiş, sınıf mücadelesini yükseltmek yerine seçilen yöntemler ya direnişi bırakıp cuntanın baskılarına ve dayatmalarına teslim olmak ya da sınıf mücadelesinin reddi üzerine kurulan mücadele yöntemleri üzerinden şekillenmiştir. Askeri darbenin baskıları karşısında kahramanlaşan birçok devrimci ölümsüzleşerek mücadele geleneğimizin bir parçası olmuşlardır, ancak darbeye karşı topyekûn bir direniş örgütlenememiştir.
Gelecekte sınıf mücadelesinin yükseldiği zamanlarda burjuvazinin yeniden tercihini vahşi baskı rejimlerinden yana kullanacağından eminiz. Sadece bu yüzden bile Politeknik Direnişi her daim hafızamızda olacaktır. Böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında kurşunlar altında can verme, tank paletleri altında ezilme pahasına da olsa direnmek ve emekçileri mücadele saflarına kazanmak devrimcilerin başat görevi olacaktır. Nitekim iktidarı fethetmenin yolunun ancak böylesi bir direnişin yaratacağı zaferle açılacağını biliyoruz. Bu yolda Politeknik Direnişi’nin mimarı olan her bir “Özgür Savaşçı”nın korkusuzluğu ve kararlılığı bizlerin ışığı olacaktır.