Geçtiğimiz yılın eylül ayında Ankara yemekhanesinde çalışan 6 işçinin büromuza gelmesi 3 ay sürecek olan derslerle dolu büyük bir mücadelenin başlangıcı olacaktı. Bahsi geçen 6 işçinin harekete geçmeden büromuza gelmesi boşuna değildi. Üniversitedeki yoldaşlarımız faaliyetlerini her zaman sınıf perspektifiyle ördükleri için üniversitedeki emekçilere özel önem veriyorlardı, bunun neticesinde işçilerin yoldaşlarımıza duyduğu güven tamdı.
İşçileri mücadeleye acil olarak zorlayan şey eski işçilerin (ki bunlar ileri işçilerdi) işten çıkarılmaya başlamasıydı. Oturduk, meseleyi anladıktan sonra işçilerle nasıl bir mücadele rotası izleyeceğimizi uzun uzun tartıştık. Ve ilk işçi seminerlerini daha ilk anlardan itibaren devreye sokarak işçilerin sınıf ve tarih bilinci kazanmaları sürecini hızlandırmaya çalıştık, böylece mücadeleye daha donanımlı girmeleri mümkün olacaktı. En başından beri mücadelenin uzun ve çetin bir yol olduğu temasını işledik ve öyle de oldu.
Mücadele başlamıştı. Hedef ileri tutulmuş, taşeron çalıştırma sistemi hedef alınmıştı. İşçiler, üniversitenin kadrolu personeli olana dek mücadele sürecekti. Ülkenin başkentinin göbeğindeki kampüslerde öğrenci muhalefetinin görece kazanılmış mevzilerinin olduğu okullarda oldukça avantajlı koşullarda mücadeleye giriliyordu. Bu hedeflere ulaşılmadan mücadelenin bitirilmeyeceği kararlılığı yaratıldı. İlk etapta başlayan duyurularla birlikte öğrencilerin yemekhane işçilerine destek için boykota gitmeleri kararlaştırıldı. Bunun için üniversitedeki diğer sol yapıların desteği şarttı. Bu birliğin mücadelenin büyütülmesi için önemi ortada idi ama ileride ortaya çıkabilecek problemleri de baştan biliyorduk. Nitekim sendikal bürokrasi ile uzlaşmacı sol eğilimlerin kaynaşması ileride mücadelenin başına sağlam çoraplar örecekti.
Boykotun da devreye girmesiyle işçilerin güvenleri iyice arttı. Başlangıçta azınlıkta olan mücadeleci işçiler, giderek genişledi, 6 işçinin başlattığı direniş 100’ü aşkın işçinin katılımını sağlamayı başardı. Ankara’nın dört bir yanına dağılmış farklı farklı fakültelerdeki işçiler biraraya geliyor, yürüyüşler düzenliyor ve en önemlisi direnişin nasıl ilerlemesi gerektiği üzerine uzun tartışmalara giriyor, aralıksız toplantılar düzenleniyordu.
A.Ü yemekhane işçilerinin mücadelesinin en özgün yanı, işçilerin gerçek birer özne olmalarıdır. İşçi direnişleri, normal dönemlerde hakim sendikal bürokrasinin tek yanlı yönlendiriciliğinde (ki çoğu zaman uzlaşmacılıkları ile yenilgiye giden yolun taşlarını bizzat döşerler), işçilerin salt dinleyici-uygulayıcı oldukları bir süreç olarak cereyan ederken, A.Ü’ne bağlı kampus ve fakültelerde bu, böyle olmadı. İşçiler, en başından itibaren hem eylem bazında hem de karar bazında söz sahipleri olarak aktiftiler. Bunu mümkün kılan, işçi ve öğrencilerden oluşan mücadele “meclis”inin sürecin tartışıldığı ve kararların alındığı bir organ olarak ortaya çıkmasıydı. Bu, biz İşçinin Yolu yoldaşlarının önerdiği ve bulduğu bir yoldu. Bu yöntemin işçilerin gelişimini olağanüstü hızlandırması bir yana, bu yöntem sayesinde kapalı kapılar ardındaki bürokratik ayak oyunlarına karşı da müthiş bir savunma geliştirilmiş olunuyordu. Çünkü meseleler açıktan tartışılıyor ve özgür fikir ortamı mücadelenin önündeki bürokratik ve uzlaşmacı eğilimleri baştan büyük oranda geriletiyordu. İşçiler bu konuya hemen uyum sağladılar ve karar alma süreçlerinde belirleyici rol oynadılar. Meclis işleyişi, mücadelenin sonlarına doğru olayların müthiş baskısı altında sendikal bürokrasi ve sol uzlaşmacıların basıncı ile belirli ölçülerde dejenere olduysa da sınıf mücadelesinde çok özgün bir deneyim olarak hafızalara kazındı. Devrimci öğrencilerle işçilerin mücadelede birarada bulundukları üniversitelerde işçilerin doğrudan ikincil bir pozisyona itildikleri oldukça fazla örnek mevcuttur. Ama buradaki fark mücadelenin başını çeken İşçinin Yolu yoldaşlarının proleter devrimciler olmasıydı.
3 ay süren mücadeledeki sayısız dersten en önemlilerinden birisi, proleter devrimcilerin sendikal bürokrasi karşısındaki mücadelesi ile ilgilidir. İşçilerin ilk defa karşılarına çıkan proleter devrimciler karşısındaki konumlanışı doğal olarak tereddütlüdür. Mücadele deneyimi olmayan işçiler, proleter devrimcilerin kendilerine olan ilgisi karşısında refleksif biçimde bu insanların kendilerinden ne gibi bir çıkarları olduğunu düşünmeye başlar. Ardından, egemen sınıfın pompaladığı “terörist”, “bölücü” vb psikolojik saldırı harekâtının etkileri kendisini gösterir. Bunların kırılması zaman alır, gerektiği kadar emek harcandığında mutlaka bu ön yargı ve korkular kırılacaktır. Ne var ki burada çoğu kez sendikal bürokrasi devreye girer. Sendikal bürokrasi, proleter devrimcileri sevmez, hele hele mücadeleye müdahil olmalarından nefret eder. En sol versiyonunda bile uzlaşmaya hevesli sendikal bürokrasi proleter devrimcilerde “bela” görür, başına bir şey açılmasından ve işçilerin devrimcilerin etkisinde kalmasından korkar. Mücadelede deneyimsiz işçiler sendikal bürokrasiden ürkmez, onu bu işin doğal sahibi olarak görürler. Sendikal bürokrasi de bu avantajı kullanarak deneyimsiz işçileri proleter devrimcilere karşı alttan alta ya da duruma göre açıktan kışkırtır.
A.Ü yemekhane işçilerinin direnişinde de bunlar yaşandı. Sendikal bürokrasi yanına aldığı uzlaşmacı sol eğilimlerin de desteğiyle işçilerin korkularına oynadı. Şöyle yaparsanız böyle olur türünden korkutmalar mücadelenin ilerleyen aşamalarında işçilerdeki moral üstünlüğü zayıflatırken uzayan mücadele süreci bir an evvel bir sonuca ulaşma isteğini ve sabırsızlığı güçlendirdi, bu da uzlaşmacılığın zemin kazanmasını sağladı. Bunun anlamı, sendikal bürokrasinin uzlaşmacı sol eğilimlerin de desteğiyle mücadelenin son dönemlerinde ipleri eline geçirmesiydi. Grev ve boykotlar uzlaşmacı eğilimlerle rektörlüğün sözüne güvenilerek bitirilirken aynı rektörlük polisi eyleme müdahaleye çağıracaktı. Mücadele motivasyonunun düşmesi ve yaygınlaşan umutsuzluk, proleter devrimcilerin etki alanının daralmasına yol açtı. Direnişin başından beri en tutarlı mücadele anlayışını ortaya koymuş işçiler salt biz proleter devrimcilerle yakın ilişki içerisinde olduğu gerekçesiyle süreçten dışlandı, ki bu dönem meclis usulünün dejenere olduğu bir döneme denk geldi. İşçinin Yolu yoldaşlarını meclisten çıkarmaya dahi cüret edebildiler, amaç bizi susturmaktı, ama bir kez daha meclisten yemekhaneyi işgal kararı çıkartmayı başardığımızda bu sefer de sendikal bürokrasi ve yandaşı sol gruplar bu işgali pasif bir konaklamaya indirgemeyi başardılar. Bizler işgali işgal gibi yapmayı ve işgal edilen yemekhane üretime geçmeyi önersek de sürekli sabote edilen bu öneriler yaratılan motivasyonsuzluğun da etkisiyle gerçekleşmedi. Neticede 2 haftayı geçen işgal hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı bir ortamda polisin baskını sonucu bitti. Sendikal bürokrasi de böylelikle rahat bir nefes aldı.
Polisin baskını sabaha karşı dörtte, tam tekmil vaziyette, ellerinde kameralarla gerçekleştirmesi ve adını da “Şafak Operasyonu” koyması, sınıf düşmanlarımızın bu direnişten ne denli ürktüğü ve meseleyi ne denli ciddiye aldığını gösteriyor. Maalesef korktukları başlarına gelmedi. Baskın karşısında bir direniş ya da ülkede yankılanacak bir olay yaşanmadı, çünkü sendikal bürokrasi ve uzlaşmacı eğilimler bunun zeminini ortadan kaldırmıştı.
A.Ü yemekhane işçilerinin direnişinin hafızası bugün de çok canlıdır. İşçiler o günlerin bilinciyle işyerinde patrona karşı belki de hiçbir yerde olmayan bir özgüvene, iç disipline ve otoriteye sahipler. Bunlar, mücadelenin kazanımlarıdır. Diğer taraftan bu tarihi fırsatın kaçırıldığı gerçeğini de değiştirmiyor.
Geriye bakıldığında gerçeğe ve işçi sınıfının evrensel devrimci çıkarlarına her daim sadık kalan bizler vicdanlarda sağlamlığın ifadesi olarak yükseldik. İleri işçilerin önemli kısmıyla ilişkilerimiz yoldaşça boyutlara ulaştı ve devam ediyor. Bu deneyimin sayısız dersleri ve deneyimleri ile her zaman işçi direnişlerinin içinde olacağız ve mücadeleyi proleter devrimleri başarana dek devam edeceğiz.